Şeyh Said’in Kimliği ve ‘Kıyam’ın Sosyolojik Boyutları

Bahadır Kurbanoğlu

1922 yılının Şubat ayında Meclis’te görüşülen ve 373 oya karşı 64 oyla kabul edilen Kürdistan’ın Muhtariyetine Dair Kanun Tasarısı, 72 Kürt mebusun çoğunluğunun muhalefetine rağmen kabul edilmişti. Bugünle kıyaslandığında (o gün için de geçerli) hayli liberal sayılabilecek maddeler içeren1 bu kanun Mustafa Kemal ve arkadaşlarının çok da memnun kalacağı türden olmamış olmakla birlikte, Müslüman Kürt ileri gelenlerinin de o gün açısından tasvip edemeyeceği türden bir merkeziliği içermekteydi. Kürt mebus ve bürokratlarının da hoşnutsuzluğu bundan ileri gelmekteydi. Ancak, Lozan sonrası Kürt unsurlar açısından daha da kötüleşen şartlar, bu maddeleri bile aratır hale gelmişti.2 Şeyh Said isyanı öncesi bölgeye yönelik genel rahatsızlıklar ve Azadî3 teşkilatının kurulma sebeplerini oluşturan şu genel şikâyetler öne çıkmıştı:

1-Azınlıklara ilişkin yeni bir kanun hâlihazırda Hıristiyanlar için uygulanmıştır. Türk hükümetinin niyeti, Doğu vilayetlerindeki bütün Kürt nüfusu Batı Anadolu’ya nakletmek, yerlerine göçmenleri ve Türk ırkından olanları yerleştirmek, böylece Akdeniz ve Anadolu, Kafkasya ve Hazar-ötesinden Türkistan’a uzanan geniş Turan bölgesindeki kesintiyi ortadan kaldırmaktır.

2-Türk hükümetince hilafetin kaldırılması. Türkler ve Kürtler arasındaki çok az bağdan biri koparılmıştır.

3-Mahkemelerde ve okullarda dilin Türkçe ile sınırlandırılması ve okullarda Kürtçenin öğretilmesinin yasaklanması. Bu tedbirlerin Kürtler arasında eğitimi fiiliyatta tamamen sona erdirmiş olduğu ifade edilmektedir. Türkler, Kürtlerin halen tek eğitim kaynağı olan tekke ve medreseleri de kapatmıştır. (Bu baskıcı uygulamalara rağmen, bir eğitim vergisi hâlâ bütün Kürdistan’da toplanmaktadır.)

4-“Kürdistan” kelimesi bütün eğitim kitaplarından çıkartılmıştır ve bütün ülkedeki Kürtçe coğrafi isimler kademeli olarak Türkçe isimlerle değiştirilmeye başlanmıştır.

5-Türkiye Kürdistanı’ndaki bütün üst düzey yöneticiler, yani vekiller ve mutasarrıflar, uygulamada tamamen Türklerdendir ve kaymakamların yarısı Türk ve yarısı Kürt’tür. Küçük memurların çoğunluğunun Kürt olmasına rağmen Türkler, kimi istihdam ettikleri hususunda aşırı dikkatlidir ve bütün şüpheli Kürt milliyetçilerini dışlamaktadırlar. (Kürtler, Türkiye Kürdistanı’nın Erzurum, Erzincan, Bitlis, Van, Diyarbakır ve Harput vilayetlerinden oluştuğunu düşünürler ve hiç şüphesiz buna Hakkâri vilayeti de eklenmelidir.)

6-Vergilerin, yılda birden çok kez toplanmasına rağmen, ödenen vergilerden yarar sağlanamamaktadır.

7-Hükümetin Kürdistan vilayetlerinde Türkiye Millet Meclisi mebus seçimine müdahale etmesi. Sonuçta bütün mebuslar halkın serbest oyuyla değil Türk hükümetinin emirleri doğrultusunda “seçilmişlerdir”.

8-Hükümetin siyasi karar ve uygulamalarına karşı bir direniş kudreti manasına da gelebilecek olan Kürtlerin birliğini engellemek maksadıyla sürekli olarak bir Kürt aşiretini bir diğerine karşı kışkırtmaya yönelik Türk politikası.

9-Hayvanların götürülmesi ve el konulan şeylerin karşılığının verilmemesi, Kürt köylerinin askerlerce yağmalanması.

10-Orduda Kürt askerlerinin ve zabitlerinin rütbelerinin düşük tutulması ve onları zor ve hoş olmayan görevlere seçme alışkanlığı.

11-Türk hükümetinin, Alman sermayesi yardımıyla Kürtlerin maden zenginliklerini sömürme girişimleri.4

Azadî teşkilatının tüm gizlilik çabasına rağmen, Türk istihbaratı tarafından önde gelenlerinin izlendiği ve bunun neticesinde bazı adımları atmazdan evvel engellenmeye çalışıldığı tarihî kayıtlarda mevcuttur. 1924 yazında Mustafa Kemal’in Erzurum’da Kürt İleri gelenleriyle yapmayı tasarladığı toplantıdan önce, onlar üzerinde etkili olduğunu iyi bildiği Cibranlı Halit Bey’e sunduğu siyasi rüşvetin kabul görmemesi ve aşiret önderlerine toplantıda hangi meseleleri tavizsizce gündemleştirmeleri gerektiği konusunda akıl veren Cibranlı’nın Mustafa Kemal’in Ankara’ya dönüşünün ardından tutuklanmasının kararlaştırılmasıyla birlikte Lozan sonrası yepyeni bir sürece adım atılmış oluyordu. Bitlis eski Mebusu Yusuf Ziya Bey’in de tevkif edilmesi ve ardından Şeyh Said’in ifade vermeye çağırılması,5 bu sürecin köşe taşlarını oluşturuyordu. Şeyh Said, rahatsızlığını bahane ederek ifadesini onların istediği yerde vermedi ve meşhur Piran hadisesinin6 ardından ok yaydan fırladı.

Şeyh Said’in Kimliği ve Siyasi Nüfuzu

1865 yılında Palu’da doğan Şeyh Said, babası Şeyh Ali’nin Erzurum’un kazası olan Hınıs’a yerleşmesinin ardından, burada Kur’an-ı Kerim ve fıkıh ilimleri tahsil etmişti. Babasının ölümü üzerine ailenin ve tekkelerin reisi rütbesine kavuştu. 1907 gibi erken bir tarihte Doğu vilayetlerini gezerek Hamidiye Alaylarını oluşturan aşiretlerin reisleriyle tanıştı. El-Hariri ve Bediüzzaman Hamadani’nin şiirlerini ezbere okumasıyla da ünlenmişti.7

Kardeşleri arasında da şeyhler bulunduğu gibi aile mensuplarından bir kısmı daha sonra çeşitli cemiyet ve siyasi partiler içerisinde de görev almışlardı. Şeyh, geleneğe uyarak kızlarını ve biraderlerinin kızlarını, ailenin nüfuzuna katkı sağlayacak şeyhler ve aşiret reisleriyle nikâhlamıştı. Kendisi de nüfuzunu Zaza bölgesinin dışına doğru genişletebilmek amacıyla Cibran aşiretlerinden bir Kurmanci kızını nikâhına almıştı. Azadî teşkilatının kurucusu Cibranlı Halit Bey’le akrabalığı böylelikle oluşmuştu.

Şeyh’in büyük koyun sürüleri vardı. Emrinde yüzden fazla çoban çalışmaktaydı. Sürülerinin Palu ve Hınıs arasındaki geniş meralarda yayılması bir yana, satılmak üzere götürdüğü Diyarbakır ve Halep’te de namı bilinmekteydi. Böylelikle Şeyh’in ya da kardeşlerinin yaptıkları ticari yolculuklar, aynı zamanda kendilerine siyasi bir nüfuz da kazandırmış bulunmaktaydı. Kıyamın başlangıcında kullanılacak silahların finansının da oğlu Ali Rıza’nın Halep’e götürdüğü sürülerin gelirlerinden oluşturulmuş olması da hem ailenin zenginliği hem de nüfuzuna bir delil olarak görülebilir.8

Halkın Haklarının ve Değerlerinin İstismarına Tahammülsüz Bir Şeyh

Şeyh Said kıyamının sosyolojik yapısını detaylı bir çalışmaya konu etmiş olan Martin Van Bruinessen, bölgeye yaptığı yolculuğu esnasında onu yakından tanıdığını ifade ettiği Mela Hesen ile görüştüğünü ve kendisine Şeyh’in yılmaz bir milliyetçi olduğu ve istismara da karşı olduğunu belirttiğini aktarmıştır. Bruinessen’in “Şeyh Said isyanındaki milliyetçi köklere dayalı” kendi tezlerini güçlendirmek amacıyla abarttığını düşündürten Mela Hesen’in Bruinessen’e aktarımları arasında bizlere hem bölge hakkında, hem Şeyh’in tarikatlara bakışıyla ilgili hem de kişiliğine dair şu ilginç notlar da bulunmakta: Şeyh, kendi tarikatına mensup olan ve milliyetçilerle hiçbir ilişki kurmayarak kendi menfaatlerinden başka hiçbir şey düşünmeyen diğer şeyhleri tenkit etmekteydi… Kürdistan’daki Nakşibendî şeyhlerinin dinî bir tarikattan ziyade, bir haydut çetesi görünümü arz etmekte olduklarını ifade ediyordu.9

Mela Hesen’in bu “yılmaz milliyetçilik” vurgusunu hangi kelimelerle ifade ettiğini ve ne kastettiğini bilemiyoruz. Ama Bruinessen ve Olson gibi şarkiyatçıların ısrarla Şeyh’i “ateşli bir milliyetçi” gibi gösterme çabaları da anlaşılmaz değil. Dinin tek başına bir sosyolojik vakanın gelişimi için yeterli görülemeyeceği anlayışı ve dönemin Batılı tahsil görmüş, iyi eğitimli milliyetçilerinin Şeyh’i etkilemiş olabilecekleri ve Şeyh’in de Azadî’nin önde gelen şahıslarından biri olduğu tezlerine dayanarak bu “dindarlık-milliyetçilik dayanışmasının Şeyh’in kimliğinde buluşmuş olması” öngörüsünü sürekli ispata çalıştıkları da bir vakıa. Şeyh’in hem ticari-siyasi geziler, hem bildiği lisanlar -ki içinde az seviyede İngilizce ve Fransızcanın da olduğu Farsça, Arapça gibi- hem takip ettiği matbuat ve ilişkide olduğu siyasi figürler hesaba katıldığında bölgedeki diğer şeyhlere benzemediği, içlerinde okuma-yazma bilmeyenlerin bile olduğu bir vasatta, Şeyh’in bu vasıflarıyla çokça öne çıktığı başka bilgilerimizle birleştirdiğimizde anlaşılır bir durumdur. Mela Hesen’in kastettiği -belki de Bruinessen’in öyle anlamak istediği- “milliyetçilik” hali ise sanırız bölgenin Müslüman halkının, müritlerinin, tebaasının içine düştüğü acziyet, mazlumiyet haline tahammülsüzlük, uğradığı haksızlıklara, zulümlere -Mela’nın deyimiyle istismara- İslami kimliğiyle karşı koyma zorunluluğunun kendisinde yarattığı ruh hali olmalı.

Kıyam Boyunca Şeyh Said’in Çektiği Sıkıntılar

Aktarımlarda öne çıkan diğer husus, Şeyh’in Nakşibendî şeyhleriyle ilgili ifadeleridir. Nitekim Şeyh’in tarikatlar içerisindeki yozlaşmalardan şikâyetçi olduğu ve bir ıslah çabası da güttüğü onun kimliğinin bugüne dek pek tartışılmayan bir yönüne işaret etmektedir. Olson, araştırmasında onun özellikle Nakşibendî tarikatını ıslah çabası güttüğünden de bahsetmektedir.10 Mahkeme zabıtlarında da Şeyh’in “Maksadım bu dine hizmet etmekti ve şimdi anladım ki muvaffak olsaydık bu ahali ile bir şey olmazdı… Ahaliden sıtkım sıyrıldı, şeriata razı olan ahali kalmamıştır.”11 dediği bilinmektedir. Şeyh’in bu sözleri bölge halkının ve ileri gelen şeyhlerin ahvalini gösterdiği gibi, aynı zamanda yaşanılan tecrübelerin ardından ifade edilmiş itiraflar olduğu gibi onun kişiliği hakkında da gösterge niteliğindedir. Yaşanılan tecrübeler, kıyam boyunca yaşanan şeriat dışı uygulamalar,12 dinlenmeyen emirler, kontrolü sağlanamayan olaylar, hükümetin engellenemeyen istihbari oyunları,13 ihanetler ve mahkemeler sürecinde yaşananlardan oluşmaktadır.

Mesela Kürt ulusalcısı şair Cegerxwin (Ciğerhun), Hayat Hikayem’de şunları aktarmakta:

“Şeyh Abdurrahim, Şeyh Said’in kardeşiydi. Ama o bile ağabeyinin liderliğini hiçe sayıp, Türk askerlerine pusu kurdu ve onları öldürdü. Ameré Faro da Şeyh’i dinlemedi ve Diyarbakır kuşatmasından vazgeçmedi.

Elazığ kentinde oturanların çoğunluğu Türkçe konuşuyordu. İsyancıların Halifeliği ve Şeriatı geri getirecekleri düşüncesiyle onlara yardımcı oldular ve kenti isyancılara teslim ettiler. Kürt isyancıların yağmacılığa başlamaları bu durumu değiştirdi. Eşraf ve halk, bu kez devlet güçleriyle işbirliği yapıp Elazığ’ı geri aldı.”14

Şeyh Said, 15 Mart 1925 tarihli, kardeşi Şeyh Abdurrahim’e yazdığı mektupta şu talimatları verir:

“Mücahidlere İslam şeriatının sınırları içerisinde hareket etmelerini tavsiye ederim. Müslümanların mallarını talan etmekten kesinlikle uzak dursunlar. Eğer zaruret hali olur, zor durumda kalınırsa, ödeme vesikası vermek şartıyla ambarlardan gerekli erzak alınabilir. Daha sonra alınan miktar kadar mal ya da karşılığı olan para o kimselere ödenir.”15

Savcı Ahmet Süreyya Örgeevren’in Şeyh Said’in Kişiliğine Dair İtirafları

Bu noktada Şeyh’in muhakemeler boyunca sürdürdüğü basiretli ve dirayetli tutumun da onun şahsiyetini ortaya koyan önemli amiller arasında görülmesi gerektiğini vurgulamak gerekir. Ahmet Süreyya Örgeevren gibi taraf durumunda olan ve savcılık makamında bulunan bir şahsiyetin, mahkemeler boyunca diğer bazı şeyhlerle ilgili ‘yalancı’, ‘kaba’, ‘cahil’, ‘inkârcı’ gibi ithamlarda bulunmasına rağmen, Şeyh Said ile ilgili hem mahkemede hem de Dünya gazetesinde 1957 yılında yazdığı anılarında kelimeleri seçerek kullanması manidardır. Mahkeme dışı özel sohbetlerde de bulunduğu Şeyh Said hakkındaki şu tespitleri ne demek istediğimizi açıklar mahiyettedir:

“Şeyhin büyük bir inat ve ısrarla inkâr veya saklamakta devam ettiği iki hakikat vardı:

1-Kürtlük dâvası gütmediği.

2-(Piran) ziyaretinden evvel, başkumandanlığını yaptığı isyanın ‘musammem ve mürettep’ olmadığı hususları.16

Gerçi Şeyh Said’den önce idam edilen Seyyid Abdülkadir ile birlikte muhakeme edilmiş ve onunla beraber asılmış olanlardan Kör Sadi ve Kemal Fevzi ile, idam sehpası altında ‘Yaşasın Kürtlük mefkuresi, yaşasın Kürt hükûmeti!..’ diye bağıran Diyarbakırlı Hacı Ahti namı diğer Mehmet Tevfik de isyanın Kürtlük ve Kürt hükûmeti dâvası olduğunu açıkça söylemişlerdi. Fakat Şeyh Said, isyan harekâtına dair hemen her şeyi bilindiği gibi söylemekten çekinmediği halde, biraz evvel bahsi geçen iki nokta hakkında gayet ketum olmayı bir an terk etmiyordu.

Bunun sebebi ne idi? Kanlı, müthiş, geniş bir sahaya şâmil, aylarca, inatla sürmüş bir isyan olmuştu. Şeyh efendi onun başında ve diğer reisler onun emrinde harp (!) ediyordu; şehirler, kasabalar zapt ve işgal olunuyor, devlet askerine ‘düşman askeri’ deniliyor, işgal edilen şehir ve kasabalara memurlar, kumandanlar, müftüler nasb ve tayin ediliyor, esirler (!) alınıyor, hapisler ve tevkifler yapılıyor ve bunların hepsi de Şeyh Said’in emir ve tasvibiyle oluyordu!.

Fakat bütün bunları ifade ve itiraftan çekinmeyen Şeyh Said, o iki hakikati ne için açıklamamakta idi?

Benim kat’i kanaatime göre bunun sebebi şundan ibaretti:

Şeyh Said nasıl olsa mahkûm olacaktı. Kanunun çarpacağı ceza da idamdan başka olmazdı. Ancak, o iki nokta, iki hakikat mahkemece kat’î olarak tespit edilemezse belki -zayıf bir ihtimal de olsa- idam cezasından kurtulurdu ve belki de idama mahkûm edildikten sonra bir ‘merhamete ve âtifete mazhar olarak’ cezası değiştirilir ve hafifletilirdi. Nitekim bu yoldaki arzusunu bana şahsen -müddeiumumiliğim sıfatıyla- ve mahkeme âzasından Ali Saip (Ursavaş)’a söyleyip durmuştu Şeyh Said.17

Bundan başka, bir ihtimal, bir düşünce daha hatıra geliyordu; o da, Şeyhin büyük bir komitacı ve ihtilâlci, idealine sadık bir adam olması keyfiyeti idi…”18

Bu son cümle, ne demek istediğimizi anlatır mahiyettedir. Şeyh, gerek mahkeme savunmalarında gerekse özel sohbetlerinde Ahmet Süreyya Örgeevren üzerinde ciddi bir tesir bırakmıştır. Hatta şer’i meselelerde de Örgeevren’in Şeyh ile özel münazaraları olmuştur.19 Örgeevren, anılarında bu fikir teatilerinin detaylarından kısmen bahsetmektedir. Mahkemelerdeki başkaca şahıslar hakkında kimi zaman müstehzi, kimi zaman hakaretamiz ifadelerde bulunan Şark İstiklâl Mahkemeleri gibi bir kurumun savcısı üzerinde bıraktığı bu tesir de Şeyh’in şahsiyeti ile ilgili ciddi bir fikir vermektedir.

Kıyamın İki Öncüsü: Şeyh’in Oğlu Ali Rıza Efendi ve Hanili Salih

Altan Tan, Kürt Sorunu20 kitabında Şeyh ile birlikte kıyamda öncü rol oynayan iki şahsiyetin öneminden hassaten bahsetmektedir. Şeyh’in oğlu Ali Rıza Efendi21 ve Hanili Salih. Özellikle ikincisinin, Ziya Gökalp’la birlikte erken dönemlerden bu yana tanışıklığı olduğundan bahisle ve Gökalp’taki değişimlerin ardından kendisi ve şiirleriyle ilgili hicivleri olduğunu aktarmaktadır. Tan, bu hicivlerden birkaçını da kitabına eklemiştir.22

Hanili Salih Bey, kökenleri Abbasiler dönemine kadar uzanan, bölgede beylik yapmış olan bir ailenin çok iyi eğitim almış olan bir ferdidir.23 Türkçe, Kürtçe, Arapça, Farsça, Zazaca, Fransızca ve İngilizce bilen, dönemin fikrî ve edebi tartışmalarını yakından takip eden, Ziya Gökalp’ın yakın arkadaşı olup, onun Türkçü ve Turancı fikirler benimsemesinin ardından yolunu ayırarak şiddetli tartışmalara girmiş olan bir şahsiyettir.24

Ahmet Süreyya Örgeevren’in mahkemedeki geniş ifadelerine yer vermediği Hanili Salih’in kıyamın gerekçesi ile ilgili şahitliğini ve tespitlerini Şevket Beyanoğlu’nun Diyarbakır Tarihi adlı eserinden takip edelim:25

“Maksat bizim bu havalide dinden ibarettir. Evvel emirde medreselerin seddi (kapatılması) ahalinin zihnini hırpaladı. Bizim bu havalide her köyde bir medrese bulunur, iaşe ederler, beş on talebe de bulunur. Medarisin Seddi emri verilince, her tarafta sui tesir yaptı. Dinlerini öğretmek men olunca teessür başladı. Hukuk-u Aile Kanunu (Medeni Kanun) ve ila ahir değişti. Galeyan arttı… Başka bir saik katiyen yoktur. Bu teessür bende daha ziyade idi. Hükümet dine ait şeylere müsaadekâr bulunsun diyordum.”

Şeyh Said’in Mahkemedeki Beyanları

Şeyh Said de 8 Şubat günü Piran’daki kalabalığa yaptığı konuşmada aynı hususlara değiniyordu:

“Medreseler kapandı. Şer’iyye ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı. Medreseler Milli Eğitim’e bağlandı. Gazetelerde bir kısım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, Peygamberimize dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben bugün elimden gelse bizzat cihada başlar, dinin yükselmesine gayret ederim.”26

Şikâyetler belirgin ve ortak olmasına karşın, bu durum, Şeyh’in ve çevresindekilerin, -bazı kaynaklarda alınmış karar olarak tarihçeleri bile verilen- bir kıyamı çok önceden planlayıp hazırlamış ve örgütlemiş olduklarına karine teşkil etmez. Nitekim Şeyh bunu mahkemelerde açıkça dile getirip “Önce uyarı görevimizi ifa etmek istiyorduk.” mealindeki savunmalarıyla ortaya koymuştur. Yani Hanili Salih ve Şeyh’in şikâyet ettiği sosyo-politik ve hukuki durumlarda değişikliğe gidilmesi için öncelikle hükümetin uyarılması, mümkünse bu konularda münazarada bulunulması talep edilecekti. Nitekim Şeyh’in mahkeme zabıtlarında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF)’den umut besledikleri, TCF’nin tüzüğünde yer alan “Fırka, fikirlere ve akaidi diniyyeye hürmetkârdır.” cümlesinin kendilerinde memnuniyet oluşturduğuna dair düşüncelerinden bahsetmektedir.27

Örgeevren’in kitabından Şeyh Said’in mahkeme zabıtlarındaki sözlerini takip edelim:

“Evvel, ahir söylediğim gibi ben sadece din ve şeriat ahkâmının terk edilmiş olmasından müteessirdim. Onun tatbikini isterdim. Ne etmeli diye düşünürdüm her vakit.” (s. 12)

“Benim maksadım bu dine hizmet etmekti. Bu çeşit (kıyamı kastediyor. -B.K.-) niyetim de yoktu. Allahu Tealânın kaderi beni bu çeşide düşürdü. Muvaffak olamadık…” (s. 183)

“Şeriat meselesi. Bir de Sebilürreşad’ın yazdıkları hiddetimizi artırıyordu, bizi teşvik ediyordu. Biz bu fikri yazı ile halletmek için gidip münakaşa-i ilmiye yapayım dedim ve bazı rüfeka bulmak istiyordum. Fakat kaderi ilahi beni Piran’a sürükledi.” (s. 187)

Mahkeme heyetinin “İsyan harekâtını nasıl düşündünüz, nasıl buldunuz, sizi teşvik edenler var mıydı? Yoksa ilham mı vaki oldu?” sorusuna karşın Şeyh, şöyle cevap veriyordu:

“Hâşâ ilham… İlham vaki olmadı. Kitaplarda gördük. İmam ne vakit şeriatın ahkâmını icra etmezse üzerine kıyam vaciptir. Hükümete şeriat meselesini anlatmak istedik. Hiç olmazsa bir kısmının icrasını talep edecektik. Allah’ın kaderi beni bu işe düşürdü…” (s. 187)

Yine mahkeme heyetinin “Piran’a gelmezden evvel de din meselesinden dolayı kıyamı tasavvur ediyordunuz değil mi?” şeklindeki tuzak sorusuna da Şeyh, şu şekilde cevap veriyor:

“Kalbimde tasavvur ediyordum, lâkin muharebe suretiyle değil. Risale yazıp şeriat ahkâmını tasrih edip kanunları da şer’a mutabık bir şekilde talep etmek istedik. Meclisi Mebusan’a göndermek istedim.”

Burada birkaç noktaya dikkatleri çekmek gerek: Şeyh ve çevresinin hilafetin ve medreselerin kaldırılmasından da önce; bölgeye yönelik gerçekleştirilecek birtakım politikaların Meclis’teki bazı gizli oturumlarda görüşüldüğünden haberdar olduğunu biliyoruz. Özellikle İstanbul’daki bazı ulemanın bu politikalara karşı harekete geçilmesi mahiyetinde bir beyanname hazırladıkları iddialarını da.28 Ancak şunu da biliyoruz ki, Şeyh’in verdiği bütün fetvalar ve yazdığı mektuplar Piran hadisesinden sonraki gelişmelerle ilgilidir.29 Yani kılıç kınından çıktıktan, kıyam başladıktan sonra ortaya konmuş icraatlardır. Nitekim kıyamdan haberdar olmayan aşiretlerden tutun, kıyam sürecinde katılmaya davet edilenlere kadar, ortada insiyaki bir gelişme olduğu çok açıktır. Bu meyanda Şeyh’in mahkeme zabıtlarına yansıyan sözlerinin doğruluk derecesini sürece nasıl hazırlıksız yakalandıklarına dair ortaya konan ifadelerden, Kürtçü aşiretlerin önde gelenlerinin o dönemki ifadeleri ve yazdıkları hatıratlardan ve Azadî ile ilgili ortaya konan çelişik ifadelerden anlayabilmek mümkündür.

Milliyetçi, Zorlama ve Anakronik Tezler

Zaten, özellikle Cibranlı Halit ile olan akrabalığı ve Azadî teşkilatıyla var olduğu iddia edilen yoğun ilişkisi dolayısıyla ortaya atılan tez; Azadî’nin önde gelenlerinin yakalanması neticesinde kıyamın öncülüğünün Şeyh’e geçtiği ve daha geç planlanmış olan bir isyanın Piran provokasyonu vesilesiyle mecburen öne alınmış olduğuna dairdir.

Peki, acaba tablo bu kadar net midir? Birbirleriyle tanışan, Sevr, Lozan ve Beytüşşebap hadiseleri vesilesiyle safları sıklaştırdıkları ifade edilen şahıs ve çevrelerin mefkûreleri aynı doğrultuda, olabildiğince gizli ve aynı saflarda mı seyretmekteydi?

Şeyh’in de akrabası olan Cibranlı Halit Bey ve eski Bitlis mebusu Yusuf Ziya’nın tevkif edilmelerinin ardından işaret fişeğinin yakıldığı şeklinde yıllardır dile getirilen milliyetçi iddialar ne kadar doğru? Önceden planlı ve organizeli bir kalkışmanın mecburen şeyhlerin elinde yürüyeceği bu işaret fişeğinin fitili, acaba Azadî teşkilatı tarafından mı, yoksa bizatihi Mustafa Kemal tarafından mı tutuşturuldu?

İlk elde şunu ifade etmek gerekir ki, hücre yöntemleriyle çok gizli örgütlendiği ifade edilen Azadî cemiyeti hakkında belgeli, mesnetli ciddi vesikalara sahip değiliz. Bu konulardaki malumatların çoğu dönemi yaşayanların sözlü şahitliklerine dayanmakla birlikte, özellikle ulusalcı kesimlerin bu şahitliklerde Şeyh Said’den Şeyh Selahaddin’e, Ali Rıza’dan Cibranlı Halit’e kadar anakronik bir tarzda cemi cümlesini “yurtseverlik” ve “milliyetçilik” kavramları altında Kürt ulusunun ya da kurulacak bağımsız bir Kürdistan’ın çıkarlarına odaklanmış kişilikler gibi sunma çabaları ortaya koydukları gözlemlenmektedir. Dindar kişilikleri siyasi becerileriyle birleşmiş şahsiyetlere “Milliyeti olmayanın dini de olmaz!” gibi sözler söyleterek ya da daha 1918’de içine girdikleri siyasi faaliyetleri örnek göstererek ömrünü Kürdistan davasına adamış bugünkü yurtseverlerin ataları muamelesine tabi tuttukları gözlemlenmektedir. Mesela İslami kimliği ve hedefleri inkâr edilemeyen Şeyh Said’le ilgili bir sözlü anlatıma örnek:

“Zinar Şîro, yine Fehmi Efendi’ye30soruyor:

‘Amca, Şeyh Sait’in çok dindar olduğu söyleniyor, tüm amacı dini nedenlere dayanıyordu, bunlar doğru mu?’ Kızarak yanıtladı:

- Bunları senden duymamalıydım. Anlaşılıyor ki, sen de düşmanların söylediklerine kanmışsın.

- Kim ne derse desin, bunlar sakız şeklinde çiğnenen sözlerdir. Kimileri bilmeyerek ve kimileri de bilinçli olarak, kabahatlarını örtmek için böyle diyor.

- Evet, Şeyh Sait çok dindar bir şeyhti. Ancak bununla birlikte yurtseverliği dindarlığından önde geliyordu. Şeyh Sait büyük bir milliyetçi ve vatanseverdi. Şeyh Sait milliyetçi olmasaydı, beni nasıl kendisine kâtip yapardı? Ben halk arasında, farmason, dinsiz ve Allah tanımaz olarak tanınıyordum. Hareket başlamadan önce ölümsüz Şeyh Sait hazırlıklar yapıyordu. Bir gece Korxa köyünde, Abdüssamed’in evinde kısaca şöyle dedi:

‘İnsan milliyetçi ve yurtsever olmazsa, dindar da olamaz; benliğine sahip olmayan insanların hiçbir dinde yeri yoktur. Allah özgür insanlar için dini buyurmuş.’ Bu söylediklerini ayet ve hadislerle dile getirdi. Ardından ekledi; ‘millet duvar ve din onun sıvasıdır’, yani önce insanın milliyeti ve sonra dini olmalı, eğer insanların milliyeti olmazsa dinin bir yararı olmaz.

Doğrudur tüm sloganlar dinseldi. Bunlar Şeyh Sait’in kendi başına belirlediği sloganlar değildi. Bunları Azadî Örgütü, 1924 yılında kararlaştırmıştı. O dönemde de bunlar doğruydu. Acaba istemler dinsel olmasaydı, Şeyh Sait çevresinde bu kadar insanı bulabilir miydi? Birkaç yurtsever dışında, kimler gelirdi? Ancak Şeyh Sait’in programında, Diyarbakır’ın alınmasından sonra, bu slogan ve istemlerin değişimi vardı.”31

Aslında Fehmi Bilal’e söylettirilen bu sözler32 Kürt milliyetçi tezlerinin özetini oluşturmaktadır: Şeyh milliyetçidir. Milliyetçiliğini dindarlığa öncelemektedir. Milliyet olmadan dinin bir işe yaramayacağını söylemektedir. Dinî söylemlerde bulunmasaydı halk bu kadar etrafına toplanmazdı. Bu söylemler taktiksel olarak Azadî teşkilatınca belirlenmiştir ve Diyarbakır alındıktan sonra yine taktiksel olarak bu sloganlar ve istemler değişime uğrayacaktı. Yani tamamen milliyetçi talepler haline dönüşecekti.

Oysa mesela ünlü Kürt şairi Cegerxwin aynı Liceli Fehmi Bilal’le ilgili olarak, Şeyh’in oğlu olan ve siyasi basireti, İslami kimliği ve âlimliğiyle nam salmış Ali Rıza Efendi ile birlikte, kıyamın bitişinin ardından uzun süre misafir kaldıkları Irak’ta (II. Seyyid Taha’nın yanında) yaşadıkları bir anekdotu aktarıyor ve şöyle diyor:

“İlk günler geçtikten sonra yemekler sıradanlaştı. Bu durumdan şikâyet eden Fehmi Bilal; ‘Neden hep mercimek çorbası veriyorlar?’ diye şikâyet edince, Ali Rıza Efendi; ‘Yıllardır buradayız, her gün bizi misafir gibi ağırlayamazlar’ diye azarladı. Bunun üzerine Fehmi Bilal; ‘Zaten senle babanın sofiliği bizi bu hale koydu. Üzerimizde uçaklar dolaşırken baban; haydi kalkın namazımızı cemaatle kılalım derdi.’ diyerek Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza Efendi’ye tepki gösterdi.”33

Öte yandan yukarıda sözünü ettiğimiz milliyetçi çabaların ne kadar beyhude, anakronik ve Kemalistlerin tarih çarpıtmalarına benzer olduğuna dair birkaç örnek üzerinden değinmeye çalışalım.

Azadî Başkanı Cibranlı Halit İle Şeyh Said İlişkisi

Araştırmacı Naci Kutlay, 21. Yüzyıla Girerken Kürtler adlı çalışmasında Mustafa Kemal’in Nutuk’ta Azadî Örgütü Başkanı Cibranlı Miralay Halit ile TCF sorumlularından birinin mektuplaşmasından bahsettiğini belirtir. Elbette Mustafa Kemal’in derdi başkadır. Bu ilişkinin kesinlikle var olduğu ve TCF’nin başına gelenleri hak ettiğini ispat sadedinde bu mektubu konu eder. M. Kemal mektubun içeriğini “dinî taassubu galeyana getirerek”, “irticai” gibi ifadelerle niteler. Naci Kutlay ise buradan yola çıkarak özellikle Halit Bey’i tanıyanların onun nasıl dindar ve dinî meseleleri iyi bilen birisi olduğunu kendisine aktardıklarını belirtir. Yani gizlenmek istenilen bir gerçeğe de parmak basmış olur ki, bu da Şeyh Said’in akrabası olan Miralay Cibranlı Halit’in dindarlığı meselesidir.34

Ama Naci Kutlay, konumuzla ilintili olarak Cibranlılarla ve Cibranlı Halit ile ilgili daha fazla şey aktarıyor. Ailenin son kuşağından iki isimle35 ayrı ayrı yaptığı özel görüşmeler ve bunlara ek olarak Abdülmelik Fırat’la gerçekleştirdiği söyleşilerde tuttuğu notlar.

Aile fertlerinin birbirlerini suçladıklarını, birbirlerine kırgın olduklarını ve aralarında soğukluk olduğunu hissettiğini ifade eden Kutlay, bu görüşmelerle ilgili şu önemli bilgileri aktarıyor:

“Cibranlı Halit’in politik sorunları en fazla konuştuğu arkadaşı Hasananlı Miralay Halit Bey’dir. Hem okumuş hem de bu konulara sıcak bakan bir kimse. Şeyh Said ise Halit Bey kadar olayların yakınında değil. Ancak Şeyh büyük dinsel nüfuza sahiptir. Ne var ki, bölgede Kürt medreselerinin bilinen kıskançlıkları ve erk çekişmelerinden dolayı Norşin, Küfrevi ve Hizan şeyhleri, Şeyh Said’e tabi olmayı düşünmüyorlar. Şeyh isyana başladığında Muş ve Bitlis şeyhleri karşıt konum aldılar…”36

Ailenin aktardığına göre, isyana başta Cibranlılar da katılmamışlardı. Karlıova yöresindeki Cibran köylerine devlet askerlerinin ve Hormek aşiret milislerinin silahlı saldırıları söz konusu olunca katılım gösteriyorlar.37

Bu çok önemli aktarıma ek olarak, Cibranlı Halit’i ayaklanmayı bizzat başlatan olarak gösteren ulusalcı yaklaşımların aksine,38 Cibranlı Halit’in hapishaneden Cibranlılara ve diğer aşiretlere gönderdiği mesajın silahlı bir harekete girişmemek şeklinde olduğudur. Cibranlı, bu mesajda “Aman bir yanlışlık yapmayın!” der. O, isyandan ziyade taciz hareketlerini düşünmekte, hazırlıksız bir isyanın göğüslenemeyeceğini vurgulamakta ve tahliye edileceğine inanmaktadır.39

Hem Cibranlı ailesine hem de Abdülmelik Fırat’a göre o dönemde iki zaaf aşılamamıştır. Bunlardan ilki; Cibranlı Halit Bey’in yakalanmadan önce, “Erzurum’dan çıkıp halkın arasında örgütlen.” önerisinde bulunan Şeyh Said’e “Hele günü gelsin, her şey olur!” gibi bir tavırla yanıt vermesi ve Şeyh’in uyarılarına rağmen başına gelecek akıbeti önceden sezememesi; diğeri ise Şeyh Said’in kendisine hiç güvenmemesine ve komutanlığı içine sinmemesine rağmen, Melekanlı Şeyh Abdullah’ın Binbaşı Kasım’a40 ikna olması ve onun üzerine yaptığı politik-askerî tasarımlardır.

Bu arada Kutlay, Azadî azası olduğu halde Kör Hüseyin Paşa’nın Cibranlı Halit’i bile isteye kurtarmamasının arka planından da bahsettiği aktarımlarında yine bir sözlü şahitliğe dayanarak, Cibranlı Kasım Demiralp’in ifadeleriyle, Şeyh Said’in Azadî’nin yönetim kurulunda olduğunun da altını çizer.

Azadî’nin ele geçirilen gizli listelerinde bu bilginin aksi iddialar söz konusudur. Yani bu listelerde Şeyh’in adı yoktur. Ama bu spekülasyonlar çok da önemli değildir. Şeyh’in Cibranlı ve diğerleriyle ilişkisi zaten bilinmektedir. Önemli olan konu bu ilişkilerin ve Azadî’nin örgütlülük ve disiplinlilik hususundaki gücünün abartılmasıdır. Bu husus, hakkında çok az somut bilgi bulunan bu örgüte her şeyin yüklenmek istenmesiyle alakalıdır. Oysa üyeleri olduğu iddia edilen şahısların hem bölge politikalarına, hem isyan meselesine hem de geleceğe ilişkin tasavvurlarında birçok değişken olduğu gibi, aralarındaki güven ve irtibat meselesi de olaylar karşısında alınan tavırlara göre değişmektedir. Çok gizli, çok hücreli, hiyerarşisi belirgin, somut hedefleri olan bir yapı gibi lanse edilen Azadî’ye biçilen bu konum hakkında ancak, ilişkili olduğu ifade edilen kişi, aşiret ve ailelerin açıklamaları, hatırat kitapları ve bazı siyasi anekdotlar üzerinden kanaat bildirmek mümkündür.

Mesela 1924 yazında Erzurum’da Kürt bey ve ağalarıyla yapacağı toplantı öncesi Mustafa Kemal’in kendisine siyasi rüşvet teklif ettiği Erzurum Müstahkem Mevki Kumandanı Miralay Cibranlı Halit Bey’in; “Halit’in boynu ipinize hazırdır!” cümlesini sarf ettiği mesele; toplantıya katılacak aşiretlere “Mustafa Kemal Paşa’yı destekleyin, ama koşullarınızı da dile getirin. Kürt hakları ve geniş selahiyetli yerel yönetimler kabul edilmelidir, bu koşullar üzerinde ciddiyetle durun.”41 önerisidir.

Ulusalcı Yaklaşımların Temel Tezi

Binbaşı Kasım’ın Mahkeme İfadelerine Dayanmakta

Halk arasında Mustafa Kemal’in adamı/ajanı olarak bilinen ve Şeyh Said’in yakalanmasında da işbirliğinden istifade edilen Binbaşı Kasım’ın mahkemede verdiği ifadeler, Azadî’nin temel hedefi, hiyerarşisi ve Şeyh Said’in konumu ile ilgili olarak kaynak ve delil mesabesinde görülmüştür:

“Geçen sene Kemal Paşa geldiklerinde heyet-i istikbaliye meyanına gittim. Halit Bey’de kaldım. Bana dedi ki; “Şeyh Said geldi, ‘Bugün çıkacağım bana intiba edenlere (uyanlara) Kur’an-ı temhir ettireceğim’ dedi.”

Bu kıyam için bunlar avamil oldu. Fakat asıl sebep Kürdistan istiklali idi. Kürdistan Cemiyeti, nihayet Kürdistan İstiklal ve İstihlas Cemiyet-i inkılâp etti. O yemin o kadar müthiştir ki müntesibinin kafasını kesseler söylemezler. Ben bu cemiyete dâhil olmadım.

Kürtler iki zümredir:

1-Siyasiyun.

2-Diniyun.

Mesela Halit Bey falan siyasiyun idi. Onlar komiteler yaparlardı. Şeyh Said Efendi de diniyundandı… Buranın efkâr-ı umumiyesine ve Şeyh Said’e bu cesareti veren bu gazetelerdi. Yoksa bu kadar çabuk olmazdı. Bağdat’taki komiteleri İngilizlerle, Halep’teki komiteleri Fransızlarla görüşüyordu. İşleri bitiremediler; Şeyh Said Efendi çok acele etti.

Bu teşkilat sırf dini olsa Şeyh Said Efendi Darahini’yi işgal ettiği zaman hırsızlık eden maiyetinin ellerini kesmesi gerekirdi. Dini zümre şeklinde bir cemiyet değildir.

Erzurum’dan Halit Bey’in 1336’da Erzurum’a gittiği sırada… Halit Bey her tarafın Kürtleri ile temas ettiği için efkârı umumiyeyi yüzde seksen nispetinde Kürtlüğe çevirdiler. Mustafa Kemal Paşa’ya arz etmiştim ve tedabir ittihazı lüzumunu bildirmiştim, tedabir gecikti ve Şeyh Said Efendi de perşembeyi çarşambadan evvel getirdi, işte bu.”42

Önemli Bir İslami Vesika: Kürt Ulemasının Beyannamesi

Öte yandan Mustafa Kemal’in Nutuk’ta üzerinde durduğu beyannamenin43 içeriği o dönemin öncü, İslamcı, Kürt ulemasının öngörülerini, siyasi perspektifini ve geleceğe yönelik bakış açısını yansıtan bir vesika olması hasebiyle konumuzla da yakından ilintilidir:

“Türk Cumhuriyetinin İslamiyete mugayir ahval ve harekâtı ve bilhassa muhibbi İslâmiyet olan Kürt eşraf ve hanedanına reva görmekte olduğu mezalim ve hakaret ve kin ve nefret, birkaç seneden beri gazete ve evrakı resmiyelerinden okunuyor. Ve bunlar, Ermenilere yaptığı muameleyi Kürt müteneffizânına (nüfuzlu, hatırı sayılır kişilere) da bir muamele yapmak fikrinde oldukları ve hattâ geçen sene içtima eden Meclis-i Mebusan’da bu hususun müzakere kılındığı ve karar verildiği de mevsuk menabiden (sağlam kaynaklar) istihbar kılınmış ve buna dair de birçok alâim (alametler) mesbuk ve mevcut olmuştur.

Salâbeti İslâmiye ve asabiyeti Kürdiyesi galeyana gelen birçok zevat bir Cemiyet-i İslâmiye teşkil ederek MÜSTAKİL BİR İSLAM HÜKÛMETİ vücuda getirmek fikrindedirler. Allah muvaffakiyet versin âmin.

İşte İslâmiyetten fersah fersah ırak olan, âdeti kadim putperestlik dini ihya ve âyini metrûkelerini icraya hatve atan BU TÜRK LAİK HÜKÜMETİNİN izmihlâline çalışanlara an samimülkalb muaveneti maddiye ve bedeniyede bulunacağımızı ve bu uğurda icap eden her türlü fedakârlığı ifada tereddüt ve rehavet göstermeyeceğimizi ve emin olduğumuz her ferdi her zatı bu hususa tahrik ve teşvik edeceğimizi işbu taahhütnamenin zirini bittav’verizza imza ve tehir eyleriz.”44

Bu ahitnamenin tarihi belli olmamakla beraber, Şeyh Said hadiselerinden önce oluşturulduğu kesindir. İçeriği tamamen İslami temalardan oluşan, mümkünse bir İslam hükümeti vücuda getirmek için çalışılması gerektiğini ifadelendiren vurgular taşıyan bu vesikanın altında imzası bulunanların en önemli tespitleri de “Ermenilere yapılan muamelenin benzerinin Kürtlerin ileri gelenlerine de yapılacağı” istihbari bilgisi ve “Meclis’te bunun müzakere kılınmış olduğu; buna dair alametlerin de vuku bulduğu” endişesidir.

Bu manada I. Dünya Savaşından bu yana işgal güçlerine karşı hem bürokratik, hem üst düzey askerî kadrolarda, hem de halk nezdinde hilafetin ve din-i mübini İslam’ın korunması adına mücadele veren Kürt Müslümanlarını bekleyen Ulusçu-Türkçü-Batıcı tehlikeler emareleriyle kendisini göstermeye başladığında, bu hususta ilk teyakkuza geçenler ve çeşitli çözüm arayışlarına yönelenler İslamcı ulema ve asker-sivil bürokratlar olmuşlardır. Bunların önerileri de dönemin realitelerine en uygun çözüm arayışlarını ihtiva etmekle birlikte, laik milliyetçi kimlikleriyle tebarüz etmiş olanlarla kimi zaman örtüşmekte, kimi zamansa ciddi ayrılıklar göstermekteydi. Ve bunların çoğu kendisini nazari zeminden ziyade pratikte göstermekteydi.

Bu bapta, Şeyh Said hadiselerinin sosyolojik arka planına geri dönecek olursak, pratikteki ayrılıkları en iyi ifade eden kaynakların, tarafların şehadetleri ve belge olarak bıraktıkları hatırat kitapları olduğu aşikârdır.45

Kıyamın Sosyolojik Yapısı ve Aşiretlerin Tutumu

İsyanın meydana geldiği bölgeler iktisadi açıdan zayıftılar. I. Dünya Savaşı hayli yıkım getirmiş, Ermenilerin büyük çoğunluğu bölgeyi terk etmiş, ticaret çoğunlukla aynî olarak ve takas usulüyle yapılmaktaydı. Çoğu köylü başka mallarla takas etmek üzere tütün yetiştirmekteydi. Açlık hüküm sürmekteydi. Genç erkeklerin önemli bir kısmı askere alınmış ya da I. Dünya Savaşında ölmüş, kalanlar ise iş bulmak için Batı Anadolu’daki büyük kasaba ve şehirlere göçmüşlerdi. İstanbul’daki 30.000 kadar Kürt’ün çoğu Zaza aşiretleri ve köylerinden gelmişlerdi. Küçük köylerin tenhalaşması ve kudretli toprak sahiplerinin yokluğunun da toprağı olan köylüler ve mahalli eşrafın az miktarda da olsa isyana katılmasına sebebiyet verdiği söylenebilir.

Bu vaziyet, Nakşibendî tarikatı şeyhlerinin anlaşmazlıkları çözmek açısından önemli bir rol yüklenmelerine sebep olmaktaydı. İsyanın meydana geldiği bölgelerde şeyhler hayli nüfuz sahibiydiler. Şeyh Said de en kudretlileriydi.46

Şeyh Said isyanı ile ilgili ilk elden yazılmış iki kaynaktan biri olarak nitelenen Şerif Fırat’ın kitabında47 Babakürdi, Kurmanci, Zaza olarak ayrımlaşan bölgedeki üç büyük aşiret konfederasyonu arasında, isyan bölgesinin doğusunda kalan bölgede yaşayan Babakürdi aşiretlerinin çoğunluğunun isyana hiç katılmamış oldukları belirtilmektedir. Kurmanciler ise iki konfederasyona bölünmüşlerdir: Mil ve Zil. Bunlardan yalnızca Mil aşireti isyana katılmıştır. Zil aşiretlerinin çoğu -Epyodi, Celali, Dakuri, Zirkan, Şadili, Adenan, Torular- isyana katılmadıkları gibi, hükümet saflarında savaşmışlardır. Robert Olson da isyana katılan aşiretlerin hemen hepsinin, Lice-Hani-Çapakçur havalisinde yaşayan Zaza aşiretleri olduğunu vurgulamakla birlikte, Pençinaran, Renan ve Reşkotan aşiretlerinin isyana katılacaklarını vaat ettikleri, ancak bunun lafta kaldığını ya da Türklerin safında yer aldıklarını vurgulamaktadır.48 Olson, Kurmançilerden de Cibran ve Hasenan aşiretleri arasında katılım olduğunu belirtmekle beraber, Cibran aşiretinin başta isyana katılmadığını ve katılımının hangi seyri izlediğini araştırmacı Naci Kutlay’ın Cibran ailesinin torunlarının şehadetine dayandırdıkları vesilesiyle aktarmıştık.49 Yine Olson’un bu tespitlerine rağmen, M. Emin Sever ve Selim Kılıçoğlu’nun ortak görüşleriyle Hasenan, Sipkan, Haydaran ve Hoytiler isyana katılmamışlardı.50

5 Nisan 1925 itibariyle, yani isyandan yaklaşık yedi hafta sonrasında bile, Şırnak, Cizre, Siirt, Midyat ve Mardin kazaları aşiretleri tarafsız durumdaydılar. Van ve Şırnak arasında kalan Mankuran, Godan, Bezdima, Alan, Cürgan ve Karısan aşiretleri de isyana katılmadılar ki51 bununla ilgili üç sebep gösterilmektedir:

1-Aşiret reisleri, isyan bastırıldıktan sonra büyük miktarda para ve hükümet mevkileri vaadiyle hükümet tarafından kandırılmışlardır.52

2-Şırnak, arazi ve sığır açısından gayet zengindir ve aşiretler harbin belalarındansa sulhun getireceği emniyeti tercih etmiş olabilirler.

3-İngiliz belgelerine göre, Şırnak aşiretleri Büyük Britanya’dan yardım beklemekteydiler ve “Irak hudut boylarında bulunan diğer aşiretlerin de harekete geçmek için onları beklediği varsayılabilir”.53

Bu arada, Olson’un aktardıkları arasında İngiliz istihbarat kaynaklarının verdikleri bilgilere göre, Halepli ve Erzurumlu Hıristiyanlar ve Ermenilerden gelen yardım tekliflerinin reddedildiği de vardır. Hatta üzerinde Şeyh Said’e yardım tekliflerini ihtiva eden mektuplar bulunan Halepli bir Hıristiyanın Urfa’da Türkler tarafından yakalanarak idam edildiği de rapor edilmişti.54

Altan Tan da kıyamın merkezi ve isyanın yayıldığı coğrafyayı Diyarbakır’ın kuzeyi ile Elazığ-Bingöl arasındaki bölge olarak göstermektedir. Ona göre, Siverek, Muş ve Hınıs’a kadar olan bölge de isyandan etkilenmiştir. Katılanların büyük çoğunluğu Şeyh Said ve dedesi Şeyh Ali Septi Efendi’nin tarikatının etki alanı içinde olan Sünni, Şafii ve Nakşibendî Zazalardır. İsyana liderlik eden şeyhlerin büyük çoğunluğu Şeyh Ali Septi ailesinin halifesi, damadı, yeğeni ve bir şekilde akrabası olan kişilerdir.55 Olson da benzer bir şekilde isyanın aşiretsel kaldığından bahsetmektedir.56

Bu çevrelerin dışında kıyama destek veren şeyh aileleri ile Kurmanc aşiretlerinin sayısı az idi. Kürt ağa, şeyh, bey ve eşrafının önemli bir kısmı olaylara seyirci kalmış veya ikili bir tavır içerisinde kısa bir müddet sonra hükümetten yana tavır koymuşlardır. Cegerxwin, Hayat Hikayem’de konuyla ilgili şunları aktarmaktadır:

“Unutmamak gerekir ki bazı insanlar ikili oynuyordu. Bunlar kendi halkının düşmanı, işgalcilerin ise dostu idiler. Heverkanlı Haco Ağa, Sürgiçli Kamil Ağa, Derikli Hacı Necim, Remanlı Eminé Ahmed, Diyarbekirli Muhammedé Cemilpaşa, Türklerle birlikte Şeyh Said’e karşı savaşıyorlardı. Yine Cemilé Çeto ve Resulé Mıhamed, Türkler adına Siirt ve Garzan’ı koruyordu. Hezanlı Xalife Selim, Botan ve Mardin şeyhlerine kadar birçok Kürt, Şeyh Said’e karşıydı. Mıhamed Cemilpaşa gibi bazıları ise ‘Biz Türklerle beraberdik ama gönlümüz Şeyh’ten yanaydı’ diyebiliyorlardı.”57

Hazrolu Seyfeddin Paşa ailesi, Heverki aşiret reisi Midyatlı Haco Ağa,58 Raman aşireti reisi Eminé Perixané, Pencinera aşiret reisi Cemilé Çeto gibi yüzlerce ağa hükümetten yana duruş sergilemiş, Midyat, Savur, Kercoz (Gercüş) ve Beşiri yöresindeki ağalar da Mustafa Kemal’e şu telgrafı çekmişlerdir:

“Cumhuriyet hükümetinin ezici kuvvetine dayanarak hainlerle son nefese kadar savaşacağımızı bildiririz.” (İmza: Haco Ağa, Heverki Aşireti Reisi) 59

Mustafa İslamoğlu da M. Kemal’in cevabi teşekkür telgrafı çektiği başka bir telgraftan daha bahsetmekte ve imzacılarının isimlerini şu şekilde vermektedir: Hasankeyf, Degşuri, Heverki, Reşan, Mahalmi, Hisar, Arnas, Miran, Dereveriye, Mişki, Alıkan.

Öte yandan mahkemedeki sorgulamalarından öğrendiğimiz kadarıyla Şeyh Said, Türklerin yoğun oldukları Eğil tarafına Ergani’ye gittiğinden ve “dinimize çalışalım” şeklinde bazı şeyh ve ağalara da davette bulunduğundan söz etmektedir. Bunlardan bazılarının Şevki Efendi, Hamit Ağa ve Hüsnü Efendi olduklarını bildirmektedir.60

Olson ise aşiretleri böyle davranmaya iten sebeplerle ilgili şu tespitlerde bulunmakta:

“Diyarbakır civarında düzlüklerde yaşayan ve toprak ağaları tarafından sindirilmiş ve onların hakimiyeti altında bulunan aşiret dışı Kürtler de isyana katılmadılar. Bir akademisyen, Şeyh Said’in köylüleri isyana davet bile etmemiş olduğunu kaydetmektedir… Diyarbakır nüfusunun büyük bir çoğunluğu, 1925 senesinde Kürtlerden oluşmaktaydı. Buna rağmen şehrin Kürt eşrafından kimse isyanı desteklemedi. Hatta eşraftan bir aile Kemalistlerin safında yer aldı. Cemilpaşazade ailesi efradından Kasım, Şeyh Said’in kuvvetleri 29 Şubat’ta taarruza geçmeden önce şehri terk etti. Şehirde ihtilalci faaliyetleri caydıracak nitelikte büyük bir Türk garnizonu ve güçlü bir istihbarat şebekesi olduğu düşünülürse, Kürt eşrafın ve orta sınıfının, daha düşük bir Türk mevcudiyeti söz konusu olsaydı bile, şeyhlerin liderliğindeki aşiret kuvvetlerinin veya rüşdünü ispatlamamış bir Kürt milliyetçiliğinin safında yer alarak kendi konumlarını tehlikeye sokmaları beklenemezdi. Onurunu korumak, sivil haklar ve daha iyi iktisadi şartlar için mücadele etmek başka, silahlı bir Türk tepkisiyle karşı karşıya kalmak başka şeydi.”61

Azadî’nin Ulusalcı Ailelerinin Kıyamla İlişkileri

İlginçtir ki, çok gizli ve örgütlü olduğu ifade edilen Azadî teşkilatının bölgedeki en önemli şubesi Diyarbakır idi. Ve teşkilatın içinde olduğu ifade edilen en büyük aileler de bu şehirdeydi. Ama Diyarbakır’ın durumu bu minvaldeydi. Buna sebep ne olabilirdi? Mecburiyet mi, hükümet güçlerinin gücü mü, ideolojik farklılaşma mı, irtibatsızlık mı, yoksa tevkifatlar mı? Dikkati caliptir ki, kıyamın başladığı 8 Şubat 1925 tarihinden Şeyh Said ve arkadaşlarının Alevi Hormek ve Lolan aşiretlerince teslim alındığı 15 Nisan 1925 tarihine kadar geçen yaklaşık dokuz haftalık süre içerisinde ne Bedirhaniler, ne Babanzadeler ne de Cemilpaşazadelerden hiçbir ulusalcı Kürt aile ya da aydının isyana katıldığı ve Şeyh Said’e fiilî destek verdiği tespit edilememiştir. Babanlar ve Bedirhanlar o sıralarda İstanbul’dadırlar. Ve isyan süresince de bölgeye intikal etmemişlerdir. Yine, isyan sürecinde Diyarbakır merkezde oldukları bilinen Cemilpaşa ailesi, Dr. Fuad ve Hacı Ahti (Bave Tujo) gibi aydınların halkı niçin örgütlemedikleri ya da buna teşebbüs etmedikleri soru konusudur. Şeyh Said’in kâtibi Liceli Fehmi bile, ancak isyan başladıktan sonra olayların aslını öğrenmek için yanına gitmiştir.62 En iyisi, konuyu bu şahısların kendi şehadetleri vasıtasıyla anlamaya çalışalım.

Ekrem Cemilpaşa, Muhtasar Hayatım isimli anılarını ihtiva eden eserinde, yaşanan gelişmeleri şöyle özetliyor:

“Ben şubat başında hastalanmış, köyden şehre gelmiştim. 13 Şubat 1925 sabahı Piran’da ilk silah patladığı gün, evimizin etrafını polisler, askerler sardı. Beni bitap, hasta, yakapaça götürdüler. Münferit bir odaya tıktılar. Bir şeyden haberim yoktu. Neye uğradığımı bilmiyordum. Beni tevkiften sonra Ömer ve Cevdet amcamı, Kadri, Muhittin, Memduh, Ahmet amcazadelerimi de kabzetmişlerdi. Benim tevkifatımdan yirmi dört saat sonra Diyarbekir muharebesi başladı.63Top gürültüleri bana meselenin ne olduğunu anlattı. Azadî’nin en mühim şubesi herhalde Diyarbekir’di. Erzurum’da muazzam bir ihtilal hazırlayan liderlerimiz maalesef bizi hiçbir şeyden haberdar etmediler. Bize hiçbir hattı hareket göstermediler. Bizden hiçbir hizmet, hiçbir muavenet istemediler. Yusuf Ziya Bey çok hayalperest, çok taşkın biriydi. Mustafa Kemal’in uzun müddet başvekili olan Fethi Bey’le (Okyar) gizlice ittifak ettiğini söylüyordu. Kürtler Kürdistan’da, Türkler de Ankara’da ihtilal çıkaracaklardı. Azadî teşkilatı reisi Halit Bey de herhalde bu adamın oyununa geldi. Yusuf Ziya Bey’le vakitsiz, parasız, silahsız, cephanesiz, arkadaşsız, hazırlıksız, derbeder, perişan oldukları halde 1925 Kürt ihtilaline sebep oldular.”64

Bu tespitlerin neresinden tutulsa elde kaldığı malumdur. Zira yıllar sonra yazılmış olmasına rağmen, tarihî bilgiler itibariyle de tashih edilmediği gözlenmektedir. Öte yandan Azadî’nin abartılan güç ve örgütlülüğünün hangi minvalde olduğunu göstermesi açısından manidardır. Bir defa Cibranlı Halit ve Yusuf Ziya zaten tutukludurlar. Öte yandan bir ayaklanma istemeyen Cibranlı’nın Yusuf Ziya’nın oyununa gelmesi gibi basit bir değerlendirme yapılmış olması calibi dikkattir. Diğer taraftan Piran hadisesinin hangi koşullarda nasıl oluştuğu ve kıyamın hangi kimlik ve söylemler üzerinde sürüp gittiği de bilinmektedir. Kanımızca, gerçekten hazırlıksız başlamış olan ama kaynağı Ekrem Cemilpaşa tarafından yanlış işaretlenen hadiselerden neden uzak kaldığını anlatmaya çalışan Ekrem Bey, bazı yuvarlak tespitlerle içeriğine, kimliğine, çerçevesine uzak olduğu, risklerini üstlenmek istemediği ama aynı zamanda da haberdar edilme hususunda belki irtibatsızlıktan, bir ölçüde güvensizlikten (ya da kıyamın etkisiyle, haklarında sonradan gelecek olumlu haberlere umut bağlamış olmaklıktan) kaynaklanan sebeplerle en başta muhatap alınmamış olduğu bu olayları bu şekilde yorumlama cihetine gitmiştir. Elbette, tüm çıplaklığıyla anlattığını varsaysak bile, bu laik-ulusalcı görüşlere yakın duran ailelerin hadiselerden ne kadar uzak kaldıklarının da bir resmini sunmaktadır bu itiraflar.

Nitekim farklı bir aktarımında Azadî için “1924 senesinin yazında biz Diyarbekir’deki Kürtçüler de bu cemiyetin bir şubesini teşkil ettik. Yekdiğerimizle çok sıkı temas ediyordu.”65 demektedir. Bu durumda bazı kaynaklarda Azadî’nin yönetiminde gösterilmek istenen Şeyh Said’in Diyarbakır muhasarası gibi önemli bir gelişmenin öncesinde bu ailelerle irtibatlaşmaması düşünülemez. Oysa Şeyh Said’in bu şahıs ve ailelerle ne kadar irtibatlı olduğu ve Diyarbekir muhasarası meselesini nasıl tanımladığı, sorgulamalar esnasında verdiği cevaplarda mündemiçtir:

- Sizin askerlerden o gece kaç kişi Diyarbekir’e girmişti?

- Seksen ile yüz kırk arasında olduğu söyleniyor.

- Diyarbekir’in etrafında kale ve içerisinde asker vardır. Top, makineli tüfek de mevcuttur. Buranın yalnız tüfek ile zaptedileceğine kanaatiniz nereden hâsıl olmuştu? Topunuz filan var mıydı?

- Elimizde top vardı ise de kullanan yoktu. Yoksa esasen tüfeğimiz de cephanemiz de noksandı.

- Peki, alınması ümit edilmeyen bir yere nasıl hücum edilir?

- Belki içeriden de bize taraftar çıkar ümidiyle bu akıl ileri sürüldü ve yürütüldü… Yoksa bence aklen de muhal idi.

- İçeriden taraftar çıkacağını kim söyledi? Bu taraftarlar kimler imiş?

- Salih Bey (Hanili) söylemişti. Daha kim söyledi bilmiyorum. Ben, Diyarbekir ahalisini tanımıyorum. Ancak aklıma geldiğine göre Salih Bey, ‘Cemil Paşazâdeler, Dr. Fuad şeriata taraftardırlar’ demişti. Bir de Nakip Bekir Bey’in şeriata meyyal olduğunu söylemişti.

- Diyarbekir’i -farz edelim ki- işgal ettiniz, tabii bir hükümet kuracaksınız ve Ankara’ya yazacaksınız. Ankara, farz edelim ki kabul etmedi, o zaman ne yapacaktınız?

- Bazı şeyleri kabul edeceklerini ümit, bazılarını da bahanelerle kabul etmeyeceklerini tahmin ediyordum. Mesela; medreseleri açmalarını ümit ediyordum.

- Mutlak surette reddettikleri halde ne yapacaktınız?

- Ya istiklâl yapardık veya hicret eder, Şam’a, Halep’e bir yere çekilir giderdik.

Görüldüğü üzere Diyarbakır muhasarası sorgulamalarıyla ilgili Şeyh’in cevapları gayet nettir. Hem Diyarbekir’i ve burada iskân edenleri ne kadar tanıdığını hem de muhasara amacı ve hedeflerini açıkça ortaya koymaktadır.

Yine Cemilpaşa ailesinin bir ferdi olan Kadri Cemilpaşa da Doza Kurdistan adlı eserinde, hem kıyamla olan bağlantısızlığı ifşa sadedinde hem de idamlardan nasıl kurtulup da sadece hapis cezası aldıklarını şu sözlerle anlatır:

“Mahkemenin elinde Cemilpaşaları itham edecek hiçbir evrak mevcut değildi. Ekrem’in herkesçe tanınmış Kürtçülüğün ileri gelenlerinden olmasını da Ali Saib (Ursavaş)66ve kendisi ile beraber bir evde oturan mahkeme azası Lütfi Müfid’e rüşvet olarak verilen binlerce kırmızı altın bertaraf edince hayatı kurtarılmış oldu. Yalnız on sene hapis cezasına mahkûm ettiler.”67

Devlete uçak hediye ettiklerinden ötürü hapis cezaları ve sürgünlerle “ödüllendirilerek” idamlardan kurtulan Cemilpaşa ailesinden Ziya Bey’e Türk Tayyare Cemiyeti bir de “Tayyare Madalyası” vermişti.

Netice

Bu dönemdeki siyasi figürler arasında ‘Bağımsız Kürdistan’ ya da muhtariyet meselesini savunanlar olduğu gibi, halkın sahip olduğu temel İslami ve insani haklar konusunda ısrarcı olanlar da vardı. Ancak bağımsızlık ya da muhtariyet konularında da yekvücut bir yapı yoktu. Bunun hangi coğrafyaları kapsayacağı, İngilizler gibi farklı dış odaklarla ilişkilerin ne olacağı vb. konularda farklı politik ayrışmalar söz konusuydu. Üstelik bu fikirler elbette sadece ulusalcı denen aydınlar ya da milliyetçilikleriyle öne çıkan aşiretler arasında değil, sosyolojik tabanı zaten dindar olan bölgedeki kanaat önderleri şeyhler arasında da tartışılmaktaydı.

Asıl üzerinde durulması gereken konu, “Milli Mücadele” denen yıllarda Doğu bölgelerinde bir tek ayaklanma söz konusu olmamış, aksine İstiklâl Mahkemelerinde yargılanan pek çok ferdin ailesi ve aşiretlerinden binlerce şehit verilmiş, Doğu cephesi işgallere karşı ciddi bir müdafaa hattı oluşturmuşken, nasıl olup da 1925’ten 1939’a kadar bir an bile duraksamayan isyanlara sebebiyet verildiği ve hangi politikaların ne amaçla ortaya konduğudur. Bu konuya yazımızın üçüncü bölümünde değinecek olmakla birlikte, bunu hatırlatmadaki maksadımızı da ifade edelim:

Özellikle Mondros mütarekesinin ardından bölge politikalarının nasıl şekilleneceğine dair, gerek devlet ricalinin, gerekse bölgede etkin konumda olan kişi ve aşiretlerin dönemsel ve değişken görüşleri vardır. Bölge insanının kendi geleceğine yönelik endişeleri besleyen Türkçü ve İslam karşıtı politikaların henüz işaretlerinin görülmediği dönemlerde farklı, bu politikaların gözle görülür ve hissedilir olduğu dönemlerde farklı çözüm arayışlarına gidilmiştir. Ancak yıllarını savaş meydanlarında geçirmiş insanların ve bölgenin ekonomik ve sosyal yapısının ahvali göz önüne alındığında, bölgede hesap yapanlar kimi zaman bu ahvali gözetmek, kimi zaman ise zorunluluklar gereği hareket etmek zorunda kalmışlardır. Ve dış etmenlerden daha çok, tıpkı Arap illerinde olduğu gibi, İttihat Terakki zihniyetinin devamı olan Türkçü-milliyetçi, Batıcı ve İslam düşmanlığıyla malul politikalara etki-tepkiler bunda belirleyici olmuştur. Elbette gelişmelere verilen tepkiler aynı dozajda olmadığı gibi, tüm bölge yekvücut tepkiler de ortaya koymuş değildir. Çıkarları yeni Cumhuriyetle birlikte hareket etmekten geçenler olduğu gibi, anlık gelişmeleri bölgedeki küçük çıkarların korunması için kullananlar da söz konusu olmuştur. İhanetler, küçük çıkarlar, arkadan vurmalar, çok büyük hedefler gözetmeler, sadece hayatta kalma, geleneksel ilişkilerini sürdürme çabası güdenler hep iç içedir.

Şeyh Said vakası öncesi ve sonrası da bundan farklı değildir. Ancak üzerinde durulması gereken temel bir hakikat var ki, o da hem sosyolojik tabanın, hem kanaat önderliğinin hem de taleplerin (hilafet ve medreseler gibi) İslam ve Müslümanlara dayanıyor olmasıdır. Zaten “seküler ya da laik-Kürtçü talepler” olarak nitelendirebileceğimiz hususlar, ancak bu sosyolojik yapı derdest edildikten ve bariz Türkçü dayatmalar adeta din-kültür yerine din-kültür oluşturma gayesiyle yükselişe geçtikten sonra mümkün olabilmiştir.68

Sonuç olarak Şeyh Said kıyamı da bu genel atmosferden bağımsız olmamakla birlikte, sınırlı bir bölgede ve sadece belli kimlik yapısındaki aşiretlerin sahiplenmesi sonucu ve zorunlu saiklerle başlamış ama o ölçüde de öksüz bırakılmış bir kıyamdır. Hazırlıkları yok denecek düzeyde olsa da düşünsel birikimi yıllara dayanan ve saf İslami saiklerle gerçekleştirilmiş bir kalkışmadır. Yani kıyamcılar, adeta anın vacibini gözeterek yola koyulmuşlardır. İslami söylem, bazı çevrelerin iddia ettikleri gibi bir örgütün belirlediği “siyasi bir planın” sonucu değil, öncülerinin ve müntesiplerinin yaşanmışlıklara dayalı tecrübeleri ve İslami kimlikleriyle belirlenmiştir. İddia sahiplerinin beklentilerinin aksine, söylemin İslami olması bölge halkını yekvücut kılmamış, bölgenin sosyolojik yapısındaki değişkenler, iktidarla ilişkiler, zedelenmesi muhtemel çıkarlar İslamcı ya da ulusalcı birçok aşiret, ağa ve şeyhi kıyamın dışında tutmuştur. Öylesine ki, bunların birçoğu sadece tarafsız kalmamışlar, hükümet güçlerine çeşitli beklentiler dolayımında destek de sunmuşlardır. Başlarına nelerin geldiğini ise yazımızın üçüncü bölümüne bırakarak, inşallah bu son bölümde hükümet ve muhalefetin isyana yaklaşım biçimlerindeki farklılıklar, Mustafa Kemal ve geleceğe matuf devlet politikaları açısından kıyamın sonuçlarının neler getirdiği, hangi hesapları harekete geçirdiği ve diktatörlüğe giden sürecin yapı taşlarının kıyam bahane edilerek nasıl oluşturulduğunu irdelemeye çalışacağız. Ve elbette bölge insanının azgınlaşan Türkçü devlet politikalarıyla hangi dramlara maruz bırakıldıklarını ve bugünleri inşa eden yapı taşlarını mercek altına almaya çalışacağız.

 

Dipnotlar:

1- Muhtar bir idare; idari bölgenin Van, Bitlis, Diyarbakır vilayetleri ile Dersim sancağı ve çeşitli kaza ve nahiyelerden oluşması; Kürt ileri gelenleri tarafından seçilecek bir Genel Vali; ehliyetli memurlardan oluşacak yarısı Türk, yarısı Kürt idareciler; savaş ya da hangi koşullar olursa olsun sadece senede bir alınacak vergi; Kürt lisanı ile öğrenim yapılabilmesi; Harbi Umumiden evvel el konmuş hayvan ve malzemenin kıymet takdiri sonucu tazmini gibi… Elbette bu sayılan maddeleri merkezileştiren, Ankara’nın gücünü tahkim eden ve bölgeye yönelik yeni müdahalelerin kapılarını açacak türden itirazlara sebep olan diğer maddeler.

2- Ayrıntılı bilgi için bkz. Şaban İba, Sevr’den Lozan’a Kürt Sorunu ve Kemalist Hareket, s. 391-457.

3- Ciwata Azadî Kurd (Kürt Özgürlük Cemiyeti). Daha sonraki adıyla Ciwata Xweseriya Kurd (Kürt İstiklâl Cemiyeti). Hakkındaki belgeli bilgiler çok azdır. Bazı firari Kürt askerlerinden alınan İngiliz istihbarat raporlarına göre 1921 yılında Erzurum’da kurulmuştur. Kurucusu, Erzurum Garnizon Komutanı Miralay Cibranlı Halit Bey’dir. 23 şubesi olduğu belirtilen örgütün liderlerinin ve aşiretler bazındaki üyelerinin birçoğu Hamidiye Alaylarında ve Türk ordusunda subaydırlar. (İngiliz istihbaratındaki listeler için bkz. Olson, s. 73 ve s. 247 Ek II.)

4- Olson, s. 74.

5- Tafsilatlı anlatım için bkz. Sever, s. 198-201.

6- Piran’da bir düğün esnasında Şeyh’in kendisine sığınan bazı firarileri yörenin geleneklerine aykırı biçimde almaya çalışan askerlerle Şeyh’in yandaşları arasında çıkan hadisede bir asker ölüp bazıları yaralanmış; Şeyh’in “Neden böyle yaptınız, niçin beklemediniz?” sualine karşı askerlerin başındaki Mustafa Teğmen’in “silahların patlaması gerekiyordu, patlattık!” ifadeleri, Piran olayının Ankara tarafından organize edilmiş bir hadise olduğunu ispatlamaktadır. Araştırmacıların icmasıyla da bu olay, “erken doğuma sebebiyet veren bir hamle” olarak nitelenmiştir. Piran hadisesinin bir provokasyon olduğu çok açık olmakla birlikte, Şeyh’in aylar öncesinden bir kalkışma için köy köy, kasaba kasaba gezdiği ispata muhtaçtır. Gittiği yerlerde Ankara Hükümetinin uygulamalarındaki hoşnutsuzluklardan bahsettiği doğrudur. Ancak bu konuşmaların örgütlü bir kalkışmanın ön hazırlığı olduğu gerçeklerle fazla bağdaşmamaktadır. Hatta Şark İstiklâl Mahkemeleri zabıtlarında bile ispatının güçlüğü bizzat savcı tarafından ikrar edilmiştir. Bu, Şeyh’in İslami taleplerle ortaya konacak olan bir kıyamı hiç düşünmediği anlamına gelmez. Ancak birçok itiraz ve karşı koyuşla karşılaştığı davet mektuplarını bile ancak bu beklenmedik olayın ardından göndermiştir. Öte yandan Azadî’nin örgütlü, olabildiğince gizli tutularak planlanmış ve İslami söylemlerin de bizzat Azadî tarafından planlanıp belirlendiği iddiaları da ciddi ispata muhtaçtır. Şeyh’in mahkemede sarf ettiği “Ben bu olayların ne önündeyim ne de arkasında, içindeyim.” tabiri, içinde bulunduğu sosyolojik ve siyasi konumu ve ilişkilerini ima etmekle beraber, kıyamın zamanlaması ve içeriğinin bu kıyama sonradan rol biçenlerce yapılan tanımlarla bir ilişkisi olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Bu konulara yeri geldikçe değinilecektir.

7- Olson, s. 152-153.

8- Halep’e her defasında on sürü götüren Ali Rıza’nın, kıyamın öncesindeki bu son seferde yirmi sürü götürmüş olması, dönemin istihbaratının da dikkatini çekmişti. (Olson, s. 154) Öte yandan mahkeme zabıtlarındaki ifadelere de yansıyan bu bilgiler, kıyamın dış destekle değil, bizatihi Şeyh’in ve çevresinin öz kaynaklarına dayandığını da göstermektedir. Meblağ, kaynaklarda beş bin altın olarak geçmektedir. (Tan, s. 209) Ayrıca Şeyh’in dolaştığı coğrafyalardaki halkın, mallarının zekât ve öşürlerini Şeyh’e teslim etmelerini de zikretmek gerekir.

9- Olson, s. 154. Bu aktarımın sağlıklı olup olmadığına ilişkin rahatsız edici yön, Şeyh’in diğerlerini “milliyetçilerle ilişki kurmamalarından dolayı” suçlamasıdır. Oysa Şeyh’in özellikle şikâyet ettiği yön Kitab’a ve Resul’ün yoluna uyup uymamak ve bölgedeki çeşitli düzensizlikler, eşkıyalıklar vb.dir. Öte yandan, milliyetçilerle ilişki kurmaktan çekinmeyen Şeyh’in, onlardan etkilenmesinden ziyade, etkilemeye çalışmasından söz edilebilir. Mesela Şeyh’in, milliyetçilerden Cemilpaşazade Ekrem’in “çok hayalperest ve çok taşkın” (Muhtasar Hayatım, s. 54. Akt. Tan, s. 206) olarak itham ettiği Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya’yı milliyetçi fikirlerinden vazgeçirmeye çalıştığı bizzat mahkeme zabıtlarındaki beyanlarında mevcuttur. Öte yandan yine mesela Olson, Şeyh’in, Azadî içerisindeki eski Hamidiye kumandanlarını fazla temkinli olmakla nitelediği ve kıyamın lüzumuna ikna etmeye çalıştığından bahsetmektedir. (Olson, s. 155) Şeyh’in, gözlem altında bulunduğu sıralarda rahat ve temkinsiz davranan Cibranlı Halit Bey’e de “Evden çık, halkın arasına karış.” mealinde bir not ilettiği de bilinmektedir. (Kutlay, s. 284)

10- Olson, bu tespitlerine, kıyamda Şeyh’in öncelediği hususlardan birinin de laiklik tehdidinin Kürdistan’daki dinî yapılanmaları silkindirebileceği, daha disiplinli hale getirebileceği öngörülerini de eklemektedir. (s. 154)

11- Örgeevren, s. 183.

12- Yağmalar ve hakka tecavüzler meselesi, kıyam boyunca Şeyh’in de şikâyetçi olduğu hususlar arasındadır. Hatta Şeyh, bu konuyla alakalı bir beyanname de yayınlamak zorunda kalmış, alınmak zorunda kalınan ihtiyaca mebni mallara karşın daha sonra ödenmek üzere senet verilmesini emretmiştir. Bu konu mahkemeler boyunca bölge komutanlarının da birbirlerini suçladıkları hususlar arasındadır. Şeyh Şerif başta olmak üzere pek çok komutan hem kıyamın yönetimi hususundaki öncülüklerini reddetmişler ve birbirlerini fetih bölgelerine önceden girmiş olmakla itham etmişler hem de kıyama “can korkusu” yüzünden zoraki olarak katıldıklarını beyan etmişlerdir. Bu kişilerin mahkeme safahatı öncesi neler yaşadıklarını, hangi şartlarda sorgulandıklarını, ne tür muamelelere maruz kaldıklarını bilemiyoruz. Ancak muhakeme edilmeleri sürecinde birçoğunun dirayetsizliğine şahit olunmakta. Hatta yazdıkları ya da yazdırdıkları mektupları inkâr sadedinde okuma-yazma bilmediklerini ifade ederek kıyamdaki rollerini küçültmeye çalışıp “af” ve savunma dahi yapmadan “adalet” talebinde bulunanların da az sayıda olmadıklarını eklemek gerek. (Ör: Şeyh Şerif diyor ki: “İki Çan Şeyhi ile Molla Ahmet, Şeyh Ali bir gün evvel gittiler. Talan olduysa onlar yapmışlardır.” Örgeevren, s. 262) Bu konularda daha geniş malumat ve beyanlar için bkz. Örgeevren, Şeyh Sait İsyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi.

13- Şeyh’in ve adamlarının muhtemelen hiç öğrenemedikleri (çünkü mahkemelerde hiç bu konuya atıfta bulunduklarına rastlayamadık) bir husus da dönemin Şebbihaları ya da JİTEM’cileri diyebileceğimiz istihbarat şebekelerinin ele geçirilen vilayetlerde çökertilememiş olmasının getirdiği sorunlardı. Dönemin Seferberlik Tetkik Kuruluna yüklenen işlev, kıyamı yanlış yönlendirip halkı ona karşı isyan ettirme, en azından kıyama karşı güveni sarsma operasyonu idi. İstihbarat elemanları Şeyh Said’in askerleri arasına karışıp önce Darahini’de, sonra Elazığ’da yağma yapmış ve zayıf kişilikli olanları da bu tecavüzlere teşvik etmişti. Bu konuda oldukça başarılı da oldular. (Turan, s. 277) Nitekim kıyamın komutanları ya da katılımcıları, mahkemelerde yağma ve talan konularında bu ihtimalden hiçbir yerde bahsetmemelerine rağmen, birbirlerini suçlamayı sürdürmektedirler.

14- s. 161. Akt. Tan, s. 238.

15- Örgeevren, mahkeme zabıtları. (Ayrıca bkz. Dünya gazetesinde yayınlanan anıları, 12 Haziran 1957)

16- Bu birinci madde, muhakemeler boyunca ve yaptığı özel sohbetlerde A.S.Örgeevren’in Şeyh’e itiraf ettirmek istediği yegâne husustur. Örgeevren ona bunu ikrar ettiremese de hukuken bununla suçlamıştır. İlginçtir ki, Ankara, kısa bir süre sonra bu iddiadan vazgeçmiştir. Hatta basına, bu konuda Meclisçe bir ihtar da gönderilmiştir. İsyanın irtica olduğu, Kürtlük meselesi olmadığına dair yazmaları hususlarında uyarılmışlardır. İsyanın daha başında Ankara’ya gönderilen askerî raporlar da bu yöndedir. İkinci madde ise İsmet İnönü’nün ve diğer radikallerin bütün Meclis konuşmaları boyunca ortaya koydukları iddialar arasındadır. Yani isyan, önceden planlanmış, örgütlü bir kalkışmadır. Bu tez, özellikle isyanla bağlantılı oldukları iddiasıyla Terakkipervercileri ve diğer muhalifleri sindirmek için bilinçli olarak sürekli gündemde tutulmuştur.

17- Şeyh’in affedilme talebinde bulunduğu doğrudur ama sebep olarak bu iki maddeyi dile getirmemiştir. Ahmet Süreyya’nın bir türlü kestiremediği, son bir ihtimal olarak ifade ettiği hususla ilgili Abdülkadir Turan’ın yaklaşımı konuyu tamamlayıcı niteliktedir diye düşünmekteyiz. Ona göre Şeyh gelecek nesillere kıyamın niteliğine ilişkin bir bildiri bırakıyor; Hanili Salih ise savunmalarında terimli ifadeler kullanarak kıyamın aksayan yönlerine işaret ediyordu. (Turan, s. 280) Savunmaların bütününe bakıldığında Turan’ın -ilk anda abartılı ve fazla idealist gibi görünen- bu tespiti akla yatkın gelmektedir. Nitekim Örgeevren de son tahmininde kendisini buna vurgu yapmak zorunda hissetmiştir. Hatta Şeyh’in her konuda, hiçbir şeyi gizlemeden, detaylarıyla dürüst ifadeler verdiğini anılarında defaatle tekrar etmektedir. Nitekim birçoğu zaten savcının elindeki bilgilerde de mevcuttur. Özcesi bizde de oluşan intiba, Şeyh’in kıyamın niteliğine kesinlikle Kürtçülüğü karıştırmama meselesi, idamdan kurtulma ümidiyle değil, kıyamın niteliğine, kimliğine, çerçevesine hiçbir şekilde halel gelmemesi amacıyla alakalıdır. Mahkeme zabıtlarında açıkça görülen net, İslami çerçevede olduğu gibi, “Kıyamımızı iyi anlayın, bizden sonrakilere de aktarın…” ifadeleri de bu tespitlerimizi güçlendirir mahiyettedir.

18- Örgeevren, s. 20-21.

19- Tabii savcının bu konuları açmasının keyfiyeti, isyanın kimliğini anlamaya çalışmak: ‘Şeriatçılık mı yoksa Kürtçülük mü?’ anlamında. Nitekim Şeyh’e “Şu şu konularda suçlar işleniyordu, neden şer’i hükümleri uygulamadınız?” tarzında yönelttiği sorulara Şeyh, fıkha bağlı olarak ‘tehir’ etmenin caiz olduğunu, bu noktada içtihat ettiklerini; daha fazla karışıklık ve fitne çıkmaması için böyle davrandıklarını mealen belirterek, bir nevi, savcının niyetini kavrayıp kuşkularını gidermeye çalışmaktadır. (Geniş bilgi için bkz. Örgeevren, Şeyh-Savcı arasındaki mahkeme dışı özel sohbetler.)

20- Kürt Sorunu, Ya Tam Kardeşlik Ya Hep Birlikte Kölelik, Timaş, 2009, İst.

21- Hükümet güçlerince yakalanamadığı ve İran üzerinden Irak’a geçmeyi başardığı ve aynı zamanda da anılarını yazmadığı için Ali Rıza Efendi hakkında sınırlı malumat sahibiyiz. Tan’ın Ali Rıza Efendi’nin kıyamdaki rolü ve önemiyle ilgili vurguları yeğeni ve damadı olan Abdülmelik Fırat’ın şehadetine dayanmaktadır. Kendisinin kıyamdan kısa bir süre önce İstanbul’a gelerek Seyyid Abdülkadir ile görüştüğünü bilmekteyiz. 1960 darbesi sonrası “55 Ağalar” davası olarak bilinen ve Sivas’taki toplama kamplarına götürülenler arasında Ali Rıza Efendi de vardır. Felsefi ve dinî konulardaki birikimi kadar, hem kardeşlerinden hem de amcalarından daha fazla siyasi meselelerde ve diplomatik görüşmelerde Ali Rıza ön plandadır. Dersimlileri razı etme görüşmelerinde de en ön safta yine Ali Rıza Efendi vardır. Şeyh Said ve arkadaşlarının idamlarının ardından çeşitli cemiyetlerin kuruluşlarında gösterdiği çabalarla da ünlüdür.

22- Tan, s. 216-219. Hanili Salih Bey, kadılık ve müftülük görevlerinde bulunmuştur. En son vazifesi olan Maden Müftülüğünden yeni uygulamaları kabul etmediğinden dolayı kendi isteği ile ayrılmıştır. Meşrutiyetten sonra İttihatçıların gerçek yüzlerinin görülmesi üzerine Namık Kemal’in Hürriyet şiirine nazire olarak yazdığı 112 beyitlik şiiri de meşhurdur.

23- Torunu Ferit Bora 1987-1991 yılları arasında DYP, 1995-1999 yılları arasında da Fazilet Partisi’nde milletvekilliği yaptı.

24- Tan, s. 216.

25- C. 3, s. 979. Akt. Tan, s. 220.

26- İslamoğlu, s. 612.

27- Bu konuyu esasen yazı dizimizin bir sonraki bölümünde (3. Bölüm) teferruatıyla inceleyeceğiz. Ancak yeri gelmişken, Şeyh Said hadiseleri vesile kılınarak ortadan kaldırılan; Nutuk’ta da sebepleri (!) izah edilen bir darbeye maruz kalan TCF’nin ve sert tedbirler almamakla suçlanarak düşürülen Başbakan Fethi Okyar’ın konuya o günlerde nasıl yaklaştığının altını da kısaca çizelim. 25 Şubat 1925’te Meclis’te yaptığı konuşmada Fethi Okyar şöyle diyor: “Hadise padişahlık, hilafet, şeriat, Abdülhamid’in oğullarından birinin saltanatını temin gibi irticakâr bir propaganda örtüsü altında Kürtçülüktür.” (Akyol, s. 454) Konumuzla direkt bağlantılı olanı ise Kazım Karabekir Paşa’nın sözleridir: “Bu mahdut mütegallibenin, harici teşviklerle bazı emellere nail olmak için, halkı dinî tahrik ile aldattıkları anlaşılmıştır. Dini âlet ittihaz ederek, milli varlığımızı tehlikeye koyanlar, her türlü lanete layıktır. Hükümetimizin kanuni icraatına biz de bütün mevcudiyetimizle müzahiriz [yardımcıyız]…” (Akyol, s. 455)

28- İçlerinde Şeyh’in kardeşlerinden Şeyh Abdurrahim’in de altında imzası bulunan ve bir beyannameden ziyade taahhütnameyi içeren vesikanın ne zaman hazırlandığı bilinmemekle beraber, 20 Şubat 1341 tarihli bir haşiye yazısı ile Maden Jandarma Kumandanı Ömer Lütfi ve Ekil Nahiye Müdürü Sabri imzasıyla tevsik edilmişti. (Örgeevren, s. 31) İki devlet görevlisinin Şeyh Abdurrahim’in evinde buldukları iddiasıyla mahkemeye sevk edilen bu vesikanın mezkûr haneye, isyanın planlı ve örgütlü bir kalkışma olduğunu ispat amacıyla konup konmadığını bilemiyoruz. Mahkemede bildiklerini aynıyla anlatan Şeyh’in böyle bir taahhütnameden haberinin olmadığını iddia ettiğini ise zabıtlardan öğreniyoruz. Bu vesikanın devlet tarafından konmuş olabileceği şüphemizi kuvvetlendiren unsur, Mustafa Kemal’in bizzat Piran vakasının organizesini sağlamış olması hususundaki kuvvetli karineler. Nitekim savcının itirafıyla, bu hadisenin planlı ve organize olduğuna dair tek delil Şeyh Şerif’e yazdığı kısa bir mektuptur ki (s. 18) onda da “Şeyh’in kendisini ziyarete geleceği, kısrağı olan hayvanın sahibine teslim edilmesi gerektiği…” gibi ifadeler yer almaktadır. Örgeevren, bunları silah ve mühimmat olarak yorumlamaktadır. Dolayısıyla kitabına koyduğu bu beyanname de ona göre isyanla bağlantılı önemli bir evraktır.

29- Şeyh’in damadı Melekanlı Şeyh Abdullah da sorgulamalar esnasında benzer ifadeleri kullanıyor:

- Şeyh Abdullah Efendi bu isyan nerede tertip edildi?

- Ben evvel işitmedim. Yalnız Piran’dan zuhur ettiğini duydum.

- Pekâlâ, bu isyan kendi kendine olmadı ya.

- Ondan önce bir şey işitmedim.

- İsyandan önce size malumat verilmedi mi?

- Hayır, isyan başlamadan önce haberim yoktu.

- İlk ifadenizde Şeyh Said’den aldığım emir üzerine diyorsunuz.

- Evet, Çapakçur’un sükûtundan sonra Şeyh Said Efendi’den bir mektup aldım.

- Kim yazmış, mektupta neler deniliyordu?

- Bu şehirleri alalım. Şeriat isteyelim. İştirak ediniz gibi şeyler… (Örgeevren, s. 208)

[Özellikle askerî yönünün zayıf olduğunu, hayatında hiç silah kullanmadığını ifade eden Şeyh Abdullah, halk içerisinde çok sevilen, adaleti ve merhametiyle ün salmış, İslami konularda fıkhi derinliği olan bir zat idi. Cibranlı Halit’in yeğeni M. Emin Sever de “Varto’nun Kulan-Baskan’ın Çıpanik platosunda, 80 kadar Ermeni, elleri arkalarından bağlı olarak öldürülmelerini beklerken, haberdar olan Melekanlı Şeyh Abdullah Efendi’nin, Ermenileri öldürmenin büyük günah ve suç olduğunu, İslamiyet’te yerinin olmadığını söyleyerek müdahale eden ve hiç olmazsa bir kaçının kurtulmasına sebep olan” bir kişilik olduğundan bahseder. http://www.kimsoran.com/emkine_azadi_hareketi1.htm]

30- Liceli Fehmi Bilal, kıyam boyunca Şeyh Said’in kâtipliğini yapmıştı. Şairliği ve yaptığı şiir çevirileriyle tanınmakla birlikte, dinî duygularının zayıflığı da halk arasında bilinmektedir. Şeyh’in kendisini kâtip yapmasının en önemli sebebi muhtemelen kaleminin güçlü ve edebi olması ile açıklanabilir.

31- http://zuexpayic.blogspot.com/2012_01_01_archive.html. Araştırmacı Orhan Zuexpayıc’ın dönemin şahitlerine dayanarak verdiğini ifade ettiği bu bilgiler; kendi blog sitesinde yer almaktadır. Tabii aktarımlar genellikle ilk elden değil, ikinci ya da üçüncü şahıslar vasıtasıyla yapılmakta.

32- Ya da Fehmi Bilal’in ne amaçla kurguladığı bilinmeyen bu çerçeve.

33- Hayat Hikayem, Evrensel Bas. Yay., s. 183. Akt. Tan, s. 216.

[Dikkat edilirse bu aktarımda aynı zamanda birkaç noktayı daha yakalamak mümkün oluyor. Birincisi Şeyh’in kişiliği; ikincisi Fehmi Bilal gibilerin Şeyh ve kıyama bakışı; üçüncüsü de TC tarihinde ilk defa uçakların Şeyh Said kıyamı esnasında kullanılmış olması.]

34- Kutlay, s. 292. (Nutuk’tan aktarılan bölüm, Maarif Basımevi, C. 2, s. 891)

35- Bunlardan ilki, Cibranlı Halit Bey’in amcazadesi Ahmet Sever’in oğlu, eski DEP Muş Milletvekili Op. Dr. M. Emin Sever. Diğeri ise yine amcazadesi Halil Bey’in oğlu, “49’lar Olayı”nda tutuklanan üsteğmen Selim Kılıçoğlu.

36- Kutlay, s. 285.

37- Kutlay, s. 284.

38- Bu bilgi daha çok, M. Şerif Fırat’ın “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” adlı kitabına dayanmaktadır. 1960 darbecilerinin övgüsüne de mazhar olacak Şerif Fırat ve kitabı, Şeyh Said hadiseleriyle ilgili ilk kaynaklardan olması hasebiyle önemsenmiş ama yazılış amacı itibariyle de içeriğine çelişki ve şüpheler atfedilmiş bir kaynaktır. Şerif Fırat konuyla ilgili şunları aktarıyor: “Halit Bey isyanın derhal başlatılmasını; Şeyh’in Diyarbakır üzerinden Suriye ile temasa geçmesini ve her aşiretin kendi bölgelerindeki hükümet merkezlerini işgal etmelerini bildirmekteydi…” (Akt. Olson, s. 141-142) Kemalist tezlerle uyumluluk arz eden bu aktarım, daha sonra ulusalcıların da sarıldıkları deliller arasındadır. Ancak ne Cibranlı Halit’in ne de Şeyh’in Suriyeli hangi kişi ve aşiretlerle ilişkili olduklarına ve kıyam sürecinde bu ilişkinin kurulup kurulmadığına dair belgeli kayıtlara biz rastlayamadık. Kendi aileleri de bu aktarımların aleyhinde beyanlarda bulunmuşlardır.

39- A.g.e., s. 284

40- Hem bölge halkı hem de önde gelenler tarafından Binbaşı Kasım’ın Mustafa Kemal’in adamı olduğu bilinmektedir. Ancak askerî tecrübeleri olan şahıslara duyulan ihtiyaç, Binbaşı Kasım’ın Şeyh’in ayaklarına kapanarak tövbe ettiğini ilan etmesi ve bugüne dek eline hiç silah almadığını halkın huzurunda itiraf eden ve takvası ve hoşgörüsüyle ünlü Şeyh Abdullah’ın Binbaşı Kasım’a güven noktasında Şeyh’i de ikna etmiş olması bu gelişmede etkili olmuştur.

41- A.g.e. s. 287.

42- Sever, s. 295. Binbaşı Kasım, bu ifadelerinde bazı gerçeklerle mahkeme heyetinin arzu ettiği beyanları birleştirmiştir. Mesela gazeteler suçlanmaktadır ki, bu, sonuçları sonradan Takrir-i Sükûn yasasıyla görülecek siyasi bir manevradır. Öte yandan Şeyh’in Halit Bey’e gelip “Yola çıkacağım, Kur’an-ı temhir ettireceğim.” demesi gayet manidardır. Yani bir Kürdistan davası mı yoksa şeriat davası mı güttüğünün gizli görüşmelere dahi yansıyan yönüdür. Binbaşı Kasım’ın ima ettikleri arasında mesela Seyyid Abdülkadir de vardır ki, o da bu tarz suçlamalar karşısında “yolunun sadece İslam yolu, davasının şeriat davası” olduğunu ısrarla vurgulamıştır. Diğer beyanları ise tam da mahkeme heyetinin duymak istediği dış bağlantılar ve Kürtçülük meselesidir. Ulusalcıların, Binbaşı Kasım gibi bir hainin bu beyanlarını eksik ve manipüle edilmiş bir tarzda yorumlamaları bir yana, mesnet olarak görmek zorunda kalmaları da bu konularla alakalı vesikaların yokluğundan ileri gelmektedir. Hakikaten de muhakemeler sonucu “Yaşasın Kürdistan mefkûresi!” diye haykıranlar olmasının yanında, başlarını verseler de “böyle bir dava gütmediklerini” ısrarla vurgulayan mezkûr İslamcı kesimler, başta A. S. Örgeevren olmak üzere bütün mahkeme heyetini şaşırtmıştır.

[Yazımızın 3. Bölümünde inceleyeceğimiz “dış bağlantılar” meselesiyle ilgili özet olarak bkz. Şaban İba, 1925 Kürt İsyanı ve Kemalist İktidar, s. 210-211. Bu konudaki en temel kaynak olan Prof. Ömer Kürkçüoğlu’nun ‘Türk-İngiliz İlişkileri’ adlı kitabından aktarımlar. Taha Akyol, M. İslamoğlu, Altan Tan ve Mete Tunçay başta olmak üzere tüm araştırmacıların yegâne kaynağı Ömer Kürkçüoğlu’nun bu çalışmasıdır.]

Kasım’ın Kürtçülüğe mesnet olarak gösterdiği şeriatın uygulanmaması konusunu ise 19. dipnotta açıklamıştık. Şeriatın uygulanmaması değil, bazı cezalara uygulanacak hadlerin karmaşa ortamındaki fitnelerin artmaması için tehir edilmesi söz konusudur.

43- Şark İstiklâl Mahkemelerine de intikal eden beyanname.

44- Örgeevren, 31-32. (Büyük harflerle yapılan vurgular kaynağa ait.) Metni imzalayanlar: Abdullah Ağazâde, Mustafa İbni Zülfi oğlu Mehmet, Mehmet Ağazâde Bahri Fahri, Abdürrahim (Şeyh Said’in kardeşi. -B.K.-) Zülfi Perzid Ağazâde, Molla İmranzâde, Büyük Hacı Ağazâde Hasan, Kürdiyanzâde, Diranlı Sofu Ömerzâde, Molla Bekir, Mustafa Zülfi Ağazâde, Melâmivenzâde Ahmet, Hacı Ali Ağazâde, Hacı Bekir Ağazâde Mehmet.

45- Her ne kadar anı kitaplarındaki bilgiler bazen tek başına yeterli olmayıp, tarafgirlik barındırıp, farklı kaynaklarla da karşılaştırmalı olarak incelenmesi zaruri olsa da bizim öneminin altını çizdiğimiz husus, olaylar karşısında takındıkları genel tutumlarla ilgili ifşaat ve itiraflardır. Çünkü bu ifşaatlar yıllar sonra yazılmış olmaları hasebiyle, ideolojik bakışı ve durulan yeri daha soğukkanlı bir şekilde gözler önüne serebilmektedir. İlerleyen bölümlerde yapacağımız alıntılar bu hususlarla ilgilidir.

46- Olson, s. 150.

47- M. Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, Saka Matbaası, 1948.

48- Olson, s. 146, 148.

49- Altan Tan da katılmayan aşiretleri şu şekilde kaydetmekte: “O dönemde Kürtler arasında çok büyük etkileri olan Norşin şeyhleri, Oxin şeyhleri, Hizan şeyhleri, Bitlisli Şeyh Abdülbaki Küfrevi, Mardinli Hamidi şeyhleri, Cizre’deki şeyhler ve Lice Hezanlı Şeyh Selim… Şeyh Hazret’in yeğeni Şeyh Masum’un isyana katılmak istediği ancak Oxinli Şeyh Alaeddin’in buna engel olduğu rivayet edilmektedir.”

50- Kutlay, s. 284.

51- Altan Tan da olayların dışında kalan bölgeleri Kars, Ağrı, Van, Hakkâri olarak vermektedir. (s. 235)

52- Abdülmelik Fırat, Ağustos 1989’da Girişim dergisine verdiği mülakatta, isyan sırasında Bitlis Valisi olan General Kazım Dirik’in, daha sonra Trakya’ya sürgüne gönderilen Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza Efendi’ye; Hoyti aşireti reisi Hacı Musa, Şeyh Muhsin ve Küfrevi ailesinden Şeyh Abdülbaki’nin kendisine gelip elli bin altın karşılığında isyanın karşısında yer alabileceklerini bildirdiğini, kendisinin bu parayı hükümete danışarak verdiği ve onları yanına çektiğini, mesele çözüme ulaşınca da hepsini çağırıp, verdiği paranın iki mislini kendilerinden alıp sonra da sürgüne gönderdiğinden bahseder.

53- Olson, s. 148. Şırnak aşiretlerinin katılmamış olması stratejik önemi de haizdir. İsyanın potansiyel çapı böylelikle daralmıştır. Şırnak ve çevresi Irak’a yakınlığı ve aşiretlerin güvenilirliği nedeniyle önemliydi. İddialara göre Şeyh Said de bu bölgeden yardım alınmadıkça isyanın başarı şansının zayıf olduğunun bilincindeydi.

54- Bu tür bilgiler kuşkuya yol açmakta. Zira her iki tarafın da tezlerini güçlendirmekte: Oryantalistler ve Kemalistler. Nitekim hükümetin bu türden münferit hadiseleri büyüterek isyanda dış destek olduğunu ispat çabası muhtemeldir. Olson da kökenindeki amilin milliyetçilik olduğuna inandığı kıyamın öncülerinin İngiltere’den yardım gelmiş olsaydı “hayır” demeyecekleri öngörüsünde bulunmaktadır. Doğmamış çocuğa don biçmek mesabesindeki bu iddialar, İngilizlerle işbirliğine sıcak bakan farklı çevreler ve farklı siyasi hadiseler emsal düşünülerek ortaya atılmaktadır.

55- Tan, s. 233.

56- Olson, s. 150.

57- Cegerxwin s. 156; Akt. Tan, s. 235

58- Bu zat, daha sonraki dönemde Mustafa Kemal ile araları bozulunca 1926’da Suriye’ye iltica etmiş ve Kürt ulusal hareketlerinde öncü rol oynamıştır.

59- Tan, s. 234.

60- İslamoğlu, s. 655. Ayrıca Bkz. A. S. Örgeevren’in anıları, mahkeme zabıtları. (Ünlü Kürt şairi Cegerxwin de Hayat Hikayem isimli eserindeki anılarında Erganili Şevki Bey’den kendisini bilinçlendiren ilk kişi olarak bahseder: “Ben şahsen o sıralar her şeyden habersizdim; kendi halimde karnımı doyurmanın ve camilerde eğitim görmenin ötesini bilmiyordum. Kürt nedir, neler olup bitiyor habersizdim. Bu uykudan Karacadağ’da Erganili Şevki Bey tarafından uyandırıldım.” s. 68. Akt. Tan, s. 226)

61- Olson, s. 150

62- Tan, s. 223.

63- Bu aktarımda ya bir bilgi yanlışlığı var ya da Ekrem Cemilpaşa tevkifat tarihini karıştırmış olmalı. Diyarbakır kuşatması kaynaklarda 7 Mart olarak geçmektedir. Eğer Ekrem Bey 13 Şubat’ta Piran’da ilk silah patladığında artık elinin kolunun bağlanmış olduğunu ve istese de isyana destek olamayacağını anlatmaya çalışıyorsa, verdiği tarihler çelişkilidir. Tutuklandığından yirmi dört saat sonra Diyarbekir muhasarası başladı ise o halde 6 Mart gibi bu olaylar yaşanmıştır ki, kıyama katılım konusunda yeter derecede zaman geçmiş ama Ekrem Cemilpaşa hatıratında bunu gizlemeye çalışmaktadır. Hadiselerle ilgili sonraki yorumları, aslında kendisinin konu ile ilgili arka plan bilgisinin yetersizliğini ya da hadiselere katılmama konusunda bahaneler ürettiğini göstermektedir. Konuyu ideolojik ya da farklı etmenlerle açıklayamayınca, ortaya böylesi basite indirgenmiş bir tablo çıkmaktadır.

64- Muhtasar Hayatım, s. 54; Akt. Tan, s. 224.

65- Akt. Tan, s. 206.

66- Şark İstiklâl Mahkemelerinin gizli reisi olarak nitelenen ve muhakemeler boyunca Şeyh Said’i sürekli azarlayan, idam sehpasına giderken de Şeyh’in kendisine “Seninle mahşer günü hesaplaşacağız. Boynuzsuz keçinin ahını boynuzludan alırlar!” diye ünlediği kişi.

67- Doza Kurdistan, s. 103. Akt. Tan, s. 241.

68- Bu tespitlerimiz, erken dönemde Jön Kürtçülük olarak niteleyebileceğimiz bir akımın da var olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Ancak, bu türden Batılı fikirlerden etkilenmiş laik “aydınların” varlığına dayanarak ve onları gereğinden fazla güçlü göstererek Azadî’yi tamamen ulusalcı, Kürtçü mefkûreleri olan bir örgütmüş gibi göstermeye çalışanlar da bu noktada yanılmaktadırlar. İngiliz istihbari belgelerine ve ailevi, aşiretsel tanıklıklara bakıldığında mesela Seyyid Abdülkadir gibi Ayan Meclisi üyeliği yapan, Damat Ferit’e yakınlığıyla bilinen kişileri ya da Hamidiye alaylarında görev yapmış ya da Türk ordusunun çeşitli birimlerinde çalışan ve aynı zamanda da bölgede Şeyhlik konumunda bulunan şahsiyetlerin de örgüt içerisinde hangi konumlarda bulundukları bilinmektedir.

 

Kaynakça

- Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Sait İsyanı ve Şark İstiklâl Mahkemesi, Temel Yay., 2. Baskı, İst., 2007.

- Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said İsyanı 1880-1925, Ter: Bülent Peker-Nevzat Kıraç, Özge Yay., Ankara, 1992.

- Altan Tan, Kürt Sorunu, Ya Tam Kardeşlik Ya Hep Birlikte Kölelik, Timaş, İst., 2009.

- Naci Kutlay, 21. Yüzyıla Girerken Kürtler, Pêrî Yay., İst., 2002.

- Mustafa İslamoğlu, İslami Hareketler ve Kıyamlar Tarihi I-II, Düşün Yay., 9. Baskı, İst., 2007.

- Taha Akyol, Atatürk’ün İhtilal Hukuku, Doğan Kitap, İst., 2012.

- Şaban İba, Sevr’den Lozan’a Kürt Sorunu ve Kemalist Hareket, Özgür Üniversite Kitaplığı, Ankara, 2008.

- Şaban İba, 1925 Kürt İsyanı ve Kemalist İktidar, Özgür Üniversite Kitaplığı, Ankara, 2011.

- Tahsin Sever, 1925 Hareketi Azadî Örgütü, Doz Yay., İst, 2010.

- Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, Milliyet Yay., 2. Baskı, İst., 1998

- Abdulkadir Turan, Kürtlerde İslami Kimliğin Gelişmesi, Dua Yay., İst., 2011

- Hasan Hüseyin Ceylan, Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri I, Risale Yay., 5. Baskı, İst., 1990.

- Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931), Tarih Vakfı Yurt Yay., 4. Baskı, İst., 2005.

- Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması 1919-1925, Tekin Yay., 11. Basım, İst., 1993

- Behçet Cemal, Şeyh Sait İsyanı, Sel Yay., İst., 1955.

- Metin Toker, Şeyh Sait ve İsyanı, Yenigün Haber Ajansı, İst., 1998

- Mustafa Kemal, Nutuk (Söylev), Marmara Üni-Atatürkçü Düşünce Derneği, Haz. Ord. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu.