Sanat ve İdeoloji

Haksöz

Ahmet Ertürk:

Önceleri bizim dışımızdaki kesimlerin -özellikle sosyalist kesimin-, 20-30 yıldır da bizim kuşağın, özellikle son 15-20 yıldır ise Müslümanlar'ın aşağı yukarı aynı terimlerle tartışmaya başladığı bir konu. Hepiniz hatırlarsınız konunun esas hakim formülasyonu bir soru idi: "Sanat sanat için mi, toplum ya da ideoloji için mi?" İşte bu soru çerçevesinde bu konu yıllardır tartışıldı durdu. Bu soruda varsayılan bir ikilem vardı; sanat ya sanat için olacak ya da toplum için olacak. Sanat toplum için olursa daha değerli, daha erdemli olacak, bizatihi kendisi için olursa zararlı olacaktı. Dediğim gibi son10-15 senede bizim Müslüman olarak tanımlayabileceğimiz İslami kültür çevrelerinde, bugün belki radikal -bunu tanımlayıcı bir anlam kazandığı için kullanıyorum- diyebileceğimiz çevrelerde aynı soruya aynı cevapları taşıyarak sormaya başladık. Yani sanat yine bizim açımızdan da İslami mücadelenin hedeflerine uyarlanmalı, o hedeflere koşmalı, o hedefler doğrultusunda yapılmalıydı. Bu yapılmadığı taktirde sanat zararlı, sanatçı da aynı şekilde zararlı faaliyetlerle uğraşan bir kişi olarak değerlendiriliyordu. Böyle genel bir yargı içinde bugün bunları konuşacağız. Metin Mengüşoğlu'nun Hak Söz dergisinin ilk sayılarında bir mektubu yayınlanmıştı. "Hiç babanız ölmedi mi?" diye soruyordu. Bu, "babası ölen kişinin duyması gereken hüzün, heyecan, acı niye sizde yok, niye hep kuru söz var?" gibi cevabı belli bir soru idi. O bu soruyu sorduğu günden bu yana sanırım hem bir kısım kardeşlerimizin babası öldü hem de geçen günlerde, hepimizin sevdiği, saydığı bir ağabeyimiz Allah'ın rahmetine kavuştu. Dolayısıyla şu an böyle hissiyatlı, hüzünlü aynı zamanda coşkulu şeyler konuşmanın tam vakti ve ortamı. Kısacası Metin Ağabeyimizin sorusu yerini bulmuş oldu. Şimdi ben sözü ilk defa Ömer Mahir Alper kardeşimize vermek istiyorum.

Ömer Mahir Alper:

Bismillahirrahmanirrahim.

Burada edebiyat ve sanatla ilgilenmiş, tecrübeleri olan insanlar var. Ama, ben de kendi anlayışım doğrultusunda sanat ve ideolojiyle ilgili birtakım tesbitler yapmak istiyorum. Sanat ve ideolojinin felsefi boyutları ya da estetik anlamdaki boyutlarından ziyade, sanat ve ideoloji ilişkisini, sanata nasıl bir perspektifle bakmamız gerektiğini belli bir çerçeve içinde sunmaya çalışacağım.

"Sanat gerekli midir, gereksiz midir?" tartışmasına girmek mümkün değil herhalde. Çünkü artık Ahmet Abi'nin de başta belirttiği gibi sanat dediğimiz olay evrensel, belki ta ilk insana kadar gidebilecek bir hadise. Sinemayı da sanat olarak değerlendirdiğimiz de, özellikle modern çağlarda daha da evrenselleşen, her bireyle yakından alakadar olan, evimize giren çok kapsamlı, kuşatıcı, hepimizi içine alan, bir olgu. Dolayısıyla "sanat gerekli mi gereksiz mi?" tartışmasına girmeyeceğim. Ayrıca herkesin sanatla ilgili olduğu, kıyısından köşesinden sanatla ilgilendiği de bir vakıa.

Sanat üzerinde çok çeşitli tanımlar yapılmış değişik söylemler ortaya konmuş, tabi bunun sonu yok, sanatı şu ya da bu şekilde tanımlayabilirsiniz. Belki sanatın bazı özelliklerinden, temel yönünden bahsedilebilir. Bir defa şunu söylemek gerekir ki sanat, estetik yönü olan bir eylemdir. Biz yolda yürürüz, konuşuruz ya da yemek yeriz bunların hepsi birer eylem. Ama bunun içine estetik girdiği zaman bu eylemimiz sanat adını alır diye düşünüyorum. Tabi bu tanımlar çok genel geçer şeyler değil, yapılamaz da zaten.

Sanat kelimesi Arapça'daki "sa-na-'a" kökünden gelmektedir. Türkçe'deki kelime anlamı, yine Batı dillerindeki karşılığına baktığımızda sanat dediğimiz hadisenin "yapmak, etmek, eylemek" anlamlarına geldiğini görürüz. Dolayısıyla "sanat" en dip vasfıyla bir "eylem" olmaktadır. Tabi bu eylemi siz tanımlar "estetik bir eylem", "İnsanın duygularının, coşkusunun sonucunda ortaya çıkan bir eylem" diyebilirsiniz. Ama neticede sanat, ortaya konulduğunda bir eylemi ifade etmiş olmaktadır. Sanatçı bir eylem ortaya koyuyorsa bu eylemin diğer eylemlerde olduğu gibi teorik, düşünsel, zihni bir temelinin de olması gerekiyor. Biz işçi sorununa yaklaştığımızda, siyaset alanında bir takım eylemler yaptığımızda, diğer insanlarla ilişkilerimizde nasıl teorik bir zemin gerekiyorsa; sanat olayında da teorik bir zemine ihtiyacımız var. Aksi halde sağlıklı teorik zemin kurulmadan ne karşımızda duran sanat eylemini ne de bizim sanat olarak ortaya koyduğumuz eylemi sağlıklı olarak değerlendirmemiz mümkün olacaktır. İdeolojiyi; varlığı, var oluşu kavramak, onu anlamlandırmak ve bu çerçevede vakıayı, statükoyu değerlendirmek olarak anlıyorum. Sanat eylemi bu anlamda ideolojiyle iki noktada temas halinde gözüküyor. Birincisi: Konuluş tarzı ve biçimi ve ne olduğu şekliyle, ikincisi: Muhtevası, içeriği, karşı tarafa verdiği mesajla alakalı.

Sanat, içerisinde birçok çeşidi barındıran bir kelime. Ortaya konuluş tarzı derken bununla plastik sanatlar, tiyatro, sinema, roman, şiir gibi türlerin farklılık arzettiğini kastediyorum. Bu türler sanatın ortaya konusuyla ilgilidir. Şimdi ideoloji sanatın bu şekilsel boyutuyla da ilgileniyor, muhteva boyutuyla da ilgileniyor. Ayrımı şundan dolayı yaptım; eğer biz ideolojimizi, sanatla ilgili düşüncelerimizi netleştiremez ve sağlıklı bir biçimde ortaya koyamazsak hem tarz itibariyle hem de içerik itibariyle sahih bir eylem yapmış olamayız.

Nitekim ilginç bir örnek; Denge Yayınları'ndan çıkan Ahmet Kalkan'ın "Sanat Bilinci" adlı kitabında heykeltraşlığın ve resmin insanı ilahlaştırmaktan geldiği vesaire bir takım açıklamalar yaparak İslam dininde olmadığı, haram sayıldığı şeklinde bir tesbitte bulunuyor. Kitabında sanat bilincinin bizatihi Kur'an'a dayanması gerektiğini belirtirken bir yandan da Kur'an dışı sanat tarzı yorumu yapıyor. Öyleyse sanatın ortaya konuluş tarzını da bizim ideolojik çerçevemiz açısından tesbit etmemiz gerekiyor. O halde bu bir Müslüman olarak ortaya konulan bu eylemin tarzını da yine Kur'ani çerçevede belirlemek zorundayız. Eğer bu yapılmazsa resim haram sayılabilecek hatta -abilerimiz daha iyi bilirler- geçmişte olduğu gibi belki Kur'an'da şiir yasaklanmıştır vesaire yorumlarla şiir, İslam'da hayali şeylere yer yoktur denilerek de roman haram sayılabilecektir. İdeoloji veya inanç sanatın bu yönüyle direkt alakalıdır. Aksi halde Ahmet Abi'nin ortaya koyduğu gibi birilerinin gündemine 20-30 yıl önce giren bazı kavramlar, bazı gerçekler bizim yeni yeni gündemimize girmeye başlar.

Yanlış, sahih olmayan ideolojilere sahip kişilerin tarz konusunda gösterdikleri zayıflığı, resmi ideolojiler veya kapitalist, burjuva sistemleri de özellikle şiir konusunda gösteriyorlar. Tabi onlar "şiir meşru mudur, değil midir, Kur'an'a uyar mı, uymaz mı?" şeklinde değil, fonksiyonu itibariyle kendilerine hizmet etmeyeceği anlayışıyla şiiri yasaklama, onu gündemde tutmama -tabi şairleri de- yolunu benimsiyorlar. Ama bale, değişik müzik türleri, resim olayını çok rahat destekleyebiliyorlar. Siyasi rejimler, kapitalist sistemler ve içinde bulunulan toplumda egemen sınıflar, bir tür anlamında şiir olayını kendi ideolojileri doğrultusunda engelleme çabası içerisindeler. Ben Oktay Yapaz'ın bir cümlesini size okumak istiyorum: "Şiir burjuvaziyi ne aydınlatır ne de eğlendirir bu nedenle de sürgüne gönderir şairi. Onu asalak ya da aylak kılar" diyor.

İdeolojinin direkt temas halinde olduğu ikinci yön ise; şiirin muhtevası, içeriği ve verdiği mesajla alakalıdır demiştik. Sanat dediğimiz şey insanın fıtratında olan bir hadise. İnsan güzelliğe meyleden, güzeli seven bir varlık. Biz her ne kadar kabul etmesek de bazıları sanatın da felsefe ve din gibi son derece etkili olduğunu söylüyorlar. Bu sözler sanatın gücünü ortaya koyması bakımından anlamlı şeyler. Gerçekten güçlü olan bir olgu. O halde sanatı kullanmak, ondan yararlanmak durumundayız. İster "sanat sanat içindir" felsefesi, isterse "sanat toplum içindir" felsefesi güdülsün ortaya konulan her sanat eseri neticede bir ideolojiye, bir dünya görüşüne bağlıdır. Hiç bir sanat eseri ideolojisiz, felsefesiz bir muhtevaya sahip değildir. Sanat sanat içindir anlayışına sahip olanlar bile aslında birşeylere karşı oldukları için bu görüşü ortaya koyuyorlar.

Sanat bir gerçeklik, insani bir şeydir. Günümüzde ise metalaştırılmış, kapitalist şartlarda yok edilmek istenmiştir. Öyleyse bu yaşatılmalıdır. Selahaddin Hıyal'in Yapı Kredi Yayınları'ndan yakında çıkan "Edebiyat Yazıları"nda bir tesbiti var, katıldığım için burada aktarmak istiyorum: "Batı'da edebiyat akımlarının kökleri, kültür anlayışı ve dünya görüşü farklarına dayanır. Bunlar geçmişle hem düşünce hem estetik açıdan hesaplaşarak ilişki kuran ve geleceği de biçimlendirmeye yönelen bir tasarıyı da içinde barındıran akımlardır. Mesela Romantizm bizde anlaşıldığı gibi hayalperestlik değil, ya da hassasiyet değil geçmişe ve geleceğe ilişkin bir kültür bilincinin, devrimci bir dünya görüşünün ürünüdür ve çok güçlü siyasal bir yanı da içerir. Yine "gerçeküstücülük" (Sürrealizim), yaşam alanında kuramın apaçık ortaya koyduğu manevi ve siyasal bir devrim amacı taşır. Sanatı ve şiiri bir devrimi gerçekleştirmenin aracı olarak görür." Yazar kitabında Tanzimat sonrası şiirin Batı'nın sadece şekilsel yönünü aldığı, arka planının atlandığı yönünde bir eleştiri de getirir. Ben de vakayı böyle görüyorum.

Ne olarak ortaya konulursa konulsun her sanat eseri belli bir toplum içinde doğmakta ve o toplumun ideolojisini, görüşünü ve halka bakışını taşımaktadır. O halde Müslümanlar olarak biz de sanat dediğimiz eylemin, olgunun muhtevasını kendi inancımız doğrultusunda doldurmak ve o sanat eylemini bu yolla gerçekleştirmek durumundayız. Sanat adına, sanatı ortaya koyarken güzellik ve estetik adına inanç, ideoloji ve dünya görüşümüzden taviz veremeyiz. Bu demek değildir ki şiir, sinema tamamen ideolojik bir hale gelsin, estetik yön ikinci palanda kalsın. Estetik yön eseri sanat eseri yapan en önemli unsurdur. Eğer biz sanat eseri ortaya koyuyorsak birinci dereceden estetik olmak zorundadır. Yoksa normal yazı yazar, konuşuruz, şiir, roman yazmaya gerek kalmaz. Çünkü onun gücü, karşıladığı ve tatmin ettiği ihtiyaç orda. Aksi halde sanat uğruna muhtevanın kritiğini, eleştirisini yapmazsak o zaman Kur'an'daki şairlere, genel anlamda sanatçılara yöneltilen eleştiriyle karşı karşıya kalırız. Şuara Suresi'nde: "Onlar yapmadıkları şeyleri söylerler" şeklindeki bir vasıfla şairlerin ne verdikleriyle alakalı bir eleştiri getirilmektedir. Yoksa sanata, kişiliğe yönelik bir eleştiri söz konusu değildir. Sanat, fıtri yöne hitap eden bir güçtür dedik. Nitekim Kur'an'a baktığımızda özellikle ilk inen ayetlerin diğer ayetlere nazaran edebi açıdan oldukça farklılık arzettiğini görüyoruz. Çok daha şiirsel, vurucu, edebi ifadeler. Kur'an kuşkusuz sanat için bunu yapmadı. Bu "etkileme" gücüyle insanları yönlendirme, cezbetme ve onları mesaja çağırmayı denedi. Sanat, yanlış kullanılıyor, yanlış ortaya konuluyor diye bundan vazgeçmek olamaz. Zaten fıtraten de bu işten vazgeçemeyiz. Bu sanat ihtiyacını bir yerlerden karşılarız, o halde hem tarz, hem de muhteva itibariyle kendi dünya görüşümüze uygun bir sanat eylemi ortaya koymak zorundayız. Belki bizim bugün eski dönemlerden daha çok sanata ihtiyacımız var. İnsanların yabancılaştığı, modernizmin kuşatıcılığı ve etkisi altında kaldığı, sabah işe gidip saatlerce çalışıp akşam eve döndüğü, ezildiği; kendini, toplumu, tabiatı, Allah'ı tanıyamadığı bir ortamda sanat, bu insanların kendileriyle, toplumla gerçek/hakikatle tanışmaları konusunda oldukça fonksiyonel bir görev de görecektir.

İçerik olarak vurgulamak istediğim bir şey de sanatın, özellikle sözlü ifade edilen sanatın bir Müslüman açısından şu dönemde, içe kapanık, onurunu yitirmiş, boyun eğici, melankolik bir tarzda olamayacağı, olmaması gerektiğidir. Bu zulüm dünyasında insanları harekete, eyleme geçirici, düşündürücü kendine getirici bir rolü üstlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Tabi bunu yapabilmek için de temel öğe olarak özellikle edebiyat alanında ve diğer alanlarda siyasal bir bilinç, güçlü kültür birikimine sahip olarak sürekli kendisini ve ortaya konulan eseri sorgulayıcı, eleştirel bir tutumu geliştirmemiz gerekir diye düşünüyorum.

Ahmet Ertürk:

Ömer kardeşimiz daha çok sanat-ideoloji ilişkisi üzerinde durdu. Başlangıçta sorduğum "sanat sanat için mi, toplum için mi?" sorularına genellikle bugünü de mündemiç sanat toplumun, ideolojinin hizmetinde olmalıdır diye cevap verildiğini söylemiştik. Ömer Kardeşimiz de aynı ifadelerle olmasa da benzer cevaplar verdi. Belki bundan sonra sanat üzerinde daha fazla durulacak ama bu ideolojiyi bir hakikat, yarım hakikat ya da hakikatin çeşitli toplumsal, bireysel sebeplerle öne çıkan belli bir kısmının hakikatin tümüne teşmil edilmesi diye tanımlar veya bu tanımı esas alırsak sanat ideolojiyi çok aşan bir şey olmalı. Bunları herhalde bundan sonra konuşacağız. Eğer o çok aşan şeyi ideolojinin içine sığdırmaya kalkarsak -ki ideoloji diyorum dikkat edin başka bir kelime kullanmıyorum- o zaman ürünlerini çok sık gördüğümüz bazı şiirler, edebiyat ürünleri, sanat ürünleri -açıkça söylemeden edemiyorum- Filistin, Afganistan, bugünlerde Bosna şiirleri tamamen ideolojik hedeflere koşmuş veya koşturulmuş ürünler haline gelir. Birkaç gün önce Picasso'nun enteresan bir sözünü gördüm: "Sanat hakikat değildir. Sanat bize hakikati anlamayı öğreten bir yalandır" diyor. İkinci yön ise sanatın hakikati anlama aracı değil bizatihi hakikat, adeta bir ideolojik gerçeklik haline dönüştüren tabii söylemlerin de var olması. Yani ideolojinin yerine sanatı bizatihi hakikat konumuna çıkartan söylemlerin varlığı. Bu da işin diğer cephesi. Şimdi bunların cevaplarını birlikte tartışmak için sözü Nureddin Durman'a veriyorum.

Nureddin Durman:

Bismillahirrahmanirrahim. Öncelikle Hak Söz dergisinin böyle bir paneli düzenlemesi biz şairler için kıvanç verici bir durum. Hak Söz dergisini kutluyoruz.

Biz yıllarca edebiyat, bilhassa şiir alanında mücadele vermiş İslamcılar olarak, -isterseniz radikaller, köktenciler deyin- hep yalnız kaldık. Biz bu yalnızlığımızı sevinerek söylüyorum giderdik. Hak Söz dergisi arka kapağında şiirler yayınlanıyor. Ahmet Kardeşimizin de dediği gibi slogana dayalı şiirlerin azalarak gerçek sanat ürünlerinin dergide yayınlanmasını kendim arzu ediyorum.

Biz sanat ve ideoloji düşüncesini tartışırken ben biraz gerilere gitmek istiyorum, Cahiliyye döneminde biliyorsunuz edebiyat sanatı olarak şiir çok revaçtaydı, görkemli bir çağı vardı. Her dönemin kendine has bir sanatı vardır. Hz. Musa döneminde sihir, büyü çok başat bir sanattı. Harut ve Marutu biliyorsunuz. Sanatsız olunmuyor anladığım kadarıyla. Cahiliyye dönemine gelince dil bakımından çok gelişmiş bir toplum görüyoruz. Kelime ve kavramların kolaylıkla anlaşılır bir yapının sergilendiği Mekke'yi düşünüyorum. Şiir öyle bir noktaya gelmiş ki anlaşılıyor ve çok rağbet görüyor. Şimdi buradan yola çıkarak Ahmet Kardeşimin açıkladığı konulara da değinerek araya girmek istiyorum. Egemen toplumsal sınıfın fikirler dünyasında ürettiği somut gerçeklikten kopmuş olan ve ezilen sınıf üzerinde egemen sınıfın ekonomik egemenliğini pekiştiren fikirler, egemen ideolojinin dayatmalarını görüyoruz. O dönemde de egemen sınıflar, müşriklerin hegamonyası, geleneksel tarzda şiir söyleyen şairin gündemi vardı. Şimdi ben şair olduğum için roman, tiyatro, hikaye vs. öteki sanatları bir kenara bırakarak konuya değinmek istiyorum. Kaldı ki sanatı yalnızca yazılı ürünler olarak ele almamak lazım. El sanatları üretenler de zenaatkar/sanatkardırlar. Ben daha çok şiir üzerinde durmak istiyorum.

Yıllardır verdiğimiz mücadelede Metin Mengüşoğlu kardeşimizin benden de eski olarak kökten İslamcı -bu kelime yerine sadece İslam/Müslüman'ın yeterli olacağını kabul ediyorum ama ne yazık ki kullanmak gerekiyor- olarak bir gündemi geliştirerek getirdiğini görüyoruz. Diğer sanatları bir kenara koyarak Türkiye'de bilhassa bohem insanların oluşturduğu bir edebiyat ortamından söz etmek istiyorum. Bu sanatsal yapı içerisinde insanlarımızı dejenere eden zihinlerini kafalarını iğdiş eden bir takım fikirlerin empoze edilmesi şeklinde gelişiyor. Nasıl Mekke döneminde şiir başattı ve gündeme geliyordu, Cumhuriyet döneminde de bilhassa basit romanların, slogana dayalı şiirlerin gündemi doldurduğunu ve Behçet Kemal Çağlar gibi şairlerin gündemde olduklarını ve prim yaptıklarını müşahede ediyoruz. Demek ki sanat ideolojiyi de beraberinde getiriyor. Bu kurulu yapıyı yıkmak için Kur'ani bir yaşayışı kabul eden, bunun için mücadele veren Müslümanlar olarak -yıllarca bizim Kardelen dergisinde verdiğimiz mücadeleyi de anımsatmak istiyorum. Orda İslami bir söylemin gündeme gelmesi için uğraş verdiğimiz sanırım inkar edilemez. Okuyanlar da takdir edeceklerdir- sanatı, şiirimizi oluştururken kendi inanç sistemimizden, şiirlerin içeriğinden taviz vermeden, ideolojiyi aşmadan sanatsal yönde iyi gelişmemiz gerekiyor. Müslüman şair, yazar ve öykücüler olarak sayımızın çok az olmasına rağmen mesafe kat ettiğimizi de görüyorum. Şimdi Marx, egemen ideolojiden bahsediyor. Gerçekten de egemen ideolojiler insanların beyinlerini iğdiş ediyor, zihinlerini geliştirmelerini, üretken olmalarını engelliyor. Yıllar önce Varlık Dergisi'nde okuduğum bir yazıda -sanırım Burhan Toprak adında birisi yazmıştı- "Eflatun'un devletinde şairlere yer yok, Müslümanların Allah'ı da şairleri onaylamıyor" diyor. Öyleyse Mehmet Akif ve öteki İslamcılar Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibileri neden şiir yazıyorlar? Bunların dışında da Kur'ani çalışmalar yapan kardeşlerimizin de şiire karşı geldiklerini ben şahsen çok gördüm. Şuara Suresi'nin 224'ten başlıyoruz. "Onlar vadilerde başıboş dolaşırlar. Yapmadıklarını söylerler. Onlara ancak azgınlar uyar." Ama 227. "Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, haksızlığa uğradıktan sonra hakkını alanlar müstesna. Zalimler yakında nasıl bir inkılaba uğrayacaklarını yakın görecekler." ayetini nedense hep gözardı ediyoruz.

Şimdi Hak Söz, Yeryüzü ve Selam gazetesi gibi bizden olanlar eğer bize arka çıkmazlar, bizim şiirlerimizi, düşüncelerimizi, fikirlerimizi yayınlamazlarsa; kuru, yavan bir toplum mu oluşturacağız Müslümanlar olarak? Müslümanlar kaba, yoz insanlar mıdır? Şiir bir incelik değil midir? Bunları da sormak istiyorum ayrıca. Zaten İsmi üzerinde edebiyat edepli olmak demektir. Yapıp ettiklerimizin içinde M. Önal Mengüşoğlu'nun şiirleri daha açık, benim şiirim daha kapalı, soyut olabilir, bir başkası daha hoş şeyler üretebilir. Gerçek sanat eserinin ortaya çıkabilmesi için yıllarca çabalamış kafa patlatmış kardeşlerimizle bu işi bir noktaya kadar getirmiş bulunmaktayız. Şimdi ideoloji ne yazık ki Türkiye'de dinden ilerde görülüyor. Kemalist, liberal ideoloji ne kadar çalışsak da düşüncelerimizi alıp götürüyor. Bize neredeyse hayat hakkı tanımıyor. Rahat yaşayışı, düşünüşü önlüyor. O zaman biz ne yapacağız? Tanzimat'la -hatta ben 1815'lerden başlatıyorum- başlayan Batı'dan dayatmalarla bize sunulan bu ideolojileri aşmamız, bunları reddetmemiz gerekiyor. Kendi inanç sistemimiz, kendi dünya görüşümüz, Kur'ani anlayışımızı hayata hakim kılmak için birer sanatçı, şair olarak gayret göstermemiz gerekiyor. İnsanlar birden bire düşüncelerinden sapmıyorlar. Başka insanlar da araya giriyorlar. Allah'ın kitabını okumayan insanlara başka yollarla tebliğle, anlatarak, şiirle, romanla gideceksiniz. Onun için öncelikle biz Müslümanlar'ın kendi eserlerimizi oluştururken çok dikkatli davranmamız gerektiğine inanıyorum. Şimdi 1804'te Benjan tarafından kullanılan "sanat sanat içindir" deyimi artık değerini kaybetti. "Sanat sanat içindir, bundan başka hiç bir amacı yoktur. Her amaç sanatı soysuzlaştırır" diyordu. Neden İslami bir amaç sanatı soysuzlaştırsın? Keyfi olarak mı sanat yapacağız? Şiirimizi havaya mı söyleyeceğiz, şiirimizin muhatapları olmayacak mı? Bir haksızlığa karşı şiir söylemeyecek miyiz?

Rasulullah döneminde Yahudiler'in çok önemli bir şairleri vardır, hatta onların lideridir; Kab b. Eşref. Bu şeytanın emrettiği yolda yürüyen bir şairdir. Ama karşı tarafta da iman eden bir şair görüyoruz. Kab b. Zübeyr ne mutlu ona. Yanlış yolu görüyor ve iman ederek Rasulüllah'ın yanına geliyor. Pirimiz diyebileceğimiz Hasan b. Sabit'i anmadan geçemeyeceğim. Öte yandan bohem, kan davası güden, üstelik prens olan İbnü'l Kays var. İyi bir şair. Ama müşrik, kafir birisi. Ben ideolojiyi kulak ardı etmiyorum. Gereklidir çünkü insanlara sanatımız yoluyla bir takım şeyleri de söyleme zaruretimiz var. Biz Rahman'ın gösterdiği yolda yürümek isteyen insanlar olarak şeytanının çağırdığı yola uymamaları için insanları sanatımızla uyararak gayret edeceğiz.

Ahmet Ertürk:

Nureddin kardeşimizin şairane sitemlerini beraberce dinledik. Otuz yılını benim de tanıdığım ve bu yıllarını hassaten şiire ve de hikayeye adamış Sayın Metin Mengüşoğlu'na dönüyoruz. Mengüşoğlu'nun otuz senesinin şiirle beraber İslami mücadeleyle geçtiğine ben de şahidim, onu tanıyanlar da şahitlik yapar. Demek ki bunlar birbirini dışlayan şeyler değil; hayatı onu gösteriyor. Ben yine soracağım. "Bu otuz sene içinde zararlı şeyler mi yaptınız?" "Şiiriniz ideolojinizin gölgesinde mi kaldı?" "Kur'an'ın kınadığı işler mi yaptınız?" "Eflatun'un cumhuriyetinde yer almaya niyetli değil misiniz?"

M. Mengüşoğlu:

Allah'ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun. Ben de sözlerime Yöneliş Yayınları ve Hak Söz mecmuasının yöneticisi kardeşlerime teşekkürle başlamak istiyorum.

Özellikle Ömer Mahir Alper kardeşimizin konuşmasından sonra ufak tefek hazırlıklarım vardı ama sanatın kuramı ve kavramı konusunda derinleşme ihtiyacı duydum. Sebebi kardeşimizin konuşmasının bunları noksan bıraktığı değil, yönelttiği eleştiriler. Sanat da ideoloji de bizim literatürümüzde iki müteşabih kavram. Biliyorsunuz muhkem -Sayın Çekmegil'in "Kur'an'a Muhatap Olmak" adlı kitabını da kaynak olarak vereceğim- demek tek anlama, tek manaya gelen demek. "Kul hüve'llaj hu ehad: De ki: Allah birdir." Bunu iki üç anlama çekemezsiniz. Müteşabih demek ise bir kaç anlama mütehammil demektir. Kur'an-ı Kerim'de ayetlerin bir kısmının muhkem bir kısmının müteşabih olduğunu anlatan bir ayet de var. O ayette düzgün Müslümanların muhkem olanlara bağlanması gerektiğini, müteşabih olanların da Allah'tan olduğuna iman etmesi gerektiğini söyler. Kavramların muhkem ve müteşabih oluşu hadisesi hayatımızın her safhasında, bütün kavramlar için geçerli. Hayatımızda da olay ve sözler kimi zaman muhkem, kimi zaman müteşabihtirler. Bunun için öncelikle insanların bunun ayrımını yapması gerekir. Sanat ve ideoloji kavramları ikisi de müteşabih kavramlardır. Çünkü şöyle geriye dönün bakın sanatın da ideolojinin de yüzlerce hatta binlerce tanımı vardır. O halde biz Müslümanlar karşımıza çıkan müteşabih kavramları nasıl anlayacağız, nasıl anlamalıyız? Biraz önce sözünü ettiğim Çekmegil'in kitabı bunu anlatıyor. Müslümanlar müteşabih kavramları muhkemlere irca ederler, muhkemlerle tanımlamaya çalışırlar. Şimdi ben vaktiyle kendimi bir dalda icrayı sanat eder buldum. Günün birinde akil baliğ olduktan bir süre sonra, baktım ki şiirler yazıyorum. Kendiliğinden oluveren birşey işte. Çok sonraki yıllar Müslümanlar'ın sanat ve ideoloji üzerinde "sanat sanat için mi, ideoloji için mi?" gibi sorularla tartıştıklarını görünce bu kez meselenin kuramı ve kavramı üzerinde kendi çapımca inceleme araştırma yapmak istedim. İlk müracaat kaynağım elbette Kur'an-ı Kerim olacaktı. Kur'an'a baktım benim için müşteşabih olan bu kavramlar hakkında Kur'an ne diyor? Kur'an-ı Kerim'de özelikle sanat "sa-na-'a" kökünden gelen Arapça bir kelime ve türevleriyle 20'nin üzerinde zikri geçiyor. Bir yerde "Allah'ın sun'udur" ifadesi kullanılıyor. Demek ki Allah da sanatkar, Kur'an kullanıyor bunu. (Nemi 88. ayete bakarlar kardeşlerimiz) Tefsirlere baktığım zaman, mesela Elmalılı Hamdi Yazır merhum Allah için "sani-i hakiki" ifadesini eskilerin kullandığını söyler. Ve şöyle bir düşündüm sahiden insan Allah'ın yarattıklarının eşrefi o zaman da eseri oluyor. İnsan bizatihi yaratılış itibariyle eşref-i mahlukat. Binlerce, yüz binlerce insanla tanıştık, konuştuk ve gördük ki Allah'ın sanatında fabrikasyon yok, Allah'ın yaratılışında çok dehşetli bir sanat var. Biraz derinliğine bakınca aynı batından çıkmış ikiz, üçüz, dördüzlerin dahi birbirinden farklı özenle bezenle yaratıldıklarını görüyoruz. Sahiden burada çok ciddi, çok korkunç bir sanatı gözlemlememiz gerekiyordu ben gözlemledim ve teslim oldum. Ey Rabbim! sen sani-i hakikisin eşin ve benzerin yoktur, senin gibisini mümkün değil hiç kimse var edemez, hiç kimse yapamaz. O sürekli yoktan bunları var ediyor. Öteki yarattıkların hiç saymıyorum. Yoksa Kur'an'da yığınla ayet var. Arza, göğe, yere bakmazlar mı? Nereye bakarsanız bakın Allah'ın sanatının eserini göreceksiniz. Yine çeşitli türevlerle Kur'an, insanların değişik yapıp edişlerine de sanat kavramını kullanıyor. "Sa-na-'a" kökünden kelimeler kullanıyor. Enteresan bir şey dikkatimi çekti mesela örümcek yuvası vardır; çok sanatkarane, çok güzel, çok biçimli, estetiktir, hayran bırakır insanları. Örümcek onunla geçinir.

Özellikle baktım Kur'an buna sanat demiyor. Biz insanlar "ne sanat diyor" hayran oluyoruz. Aslında yine orada Allah'ın sanatı var. İçgüdüsel davranıyor, onu birisi kurmuş, alınteri, çabasıyla yapmıyor, adeta kurulmuş makinalar gibi tıktık gidiyor. Bir süre sonra duruyor bir yere kadar. Örümcek ağında da yine Allah'ın sanatı cari. Ama örümceğin yapıp edişine Allah - yanlış hatırımda kalmadıysa- "İttehaze" kelimesini kullanıyor, sanat demiyor. Anlaşılan odur ki yaratılmışlar içerisinde yaratan sani'-i hakikidir. Yaratılmışlar içerisinde Kur'an yalnız insan için biçin "sa-na-'a" kökünden kelimeler kullanıyor. Bir Allah'ın yapması, bir de insanın yapması sanat oluyor. Sanıldığı gibi sanat öyle dışımızda olan, istesek ilgilendiğimiz, istemezsek ilgilenmediğimiz bir durum değil. Bu bizim mayamızda olan bir şey. Sen kullanmıyorsan hesabını verirsin. Allah sana bir takım yetenekler vermiş, sen de verilmiş bu yeteneklerin ancak yüzde on beşini kullanıyorsun. Geriye kalan yüzde seksen beşinin hesabını verirsin. Sana verilmiş olan her şeyin hakkını vermek zorundasın.

Hicr Suresi'ni bilmiyorum bağımsız olarak hiç okudunuz mu? Mekki surelerdendir. Bu açıdan çok enteresan ifadeler yer alır. İnsanın, "salsal"dan "mesnun" üzerinde Allah'ın sanatını gösterdiği bir beşerin yaratılacağı haber verilir. Ve meleklere buna secde edeceksiniz diye hitap edilir. İblis'in dışında melekler secde ederler. Yine Hicr Suresi'nde o öyle bir insan ki biz ona ruhumuzdan üfleyeceğiz denir. Allah'ın ruhundan üfürerek diğer varlıkların secde etmesini istediği bu insan diğerlerinden hangi özellikleriyle farklı? 1- İnsan akleder, düşünür, diğerleri ise akletmezler, içgüdüsel hareket ederler 2- Sun': Yaptığını güzel yapabilir -her yaptığı güzel olan değil-, kendisinde sanat yeteneği vardır. Bütün kelam kitaplarında zikri geçer: "Cemadat ve hayvanatın akletmesi, sanat yapması ve konuşması mümkün değildir." İnsan her şeyi güzel yapabileceği gibi, çirkin de yapabilir. Ancak insan yaptığı herşeyi güzel yapsın, estetik yapsın diye yaratılmıştır. Sanat yapması istenmiştir. Biz estetik, hüsn gibi kavramları ana kaynağımızdan alırsak kafamız karışmaz.

Burada bir de şu sorulabilir: "Rasulüllah da sanatkar mıydı?" Elbette sanatkardı. Rasulüllah'ın bütün hayatı sanattır. Mesela hadislerine, davranışlarına, şakalarına bakın. Müslümanlar'ın yazdığı siret kitaplarına baktığımızda Rasulüllah aralarında bulunduğu insanların en güzel örnekliğini yapmıştır. Sanat yaptığını güzel yapmaktır. Zaten mümin de yaptığın güzel yapandır. Burada bir mümin sanatla uğraşsın mı, uğraşmasın mı? gibi bir soruyu tartışmak Kur'an'ı tanıyan birisi için çok saçmadır. O zaman sanatı, yaptığını güzel yapmak diye tanımlarken Kur'an'da güzellik kavramını ele alalım. Allah'ın kendi yaratışını anlatırken, kendi kelimesinin yüceliğini anlatırken, yeryüzünü, gökyüzünü vb. bütün bunları anlatırken ki tezyinatı bütün bu güzellikleri gözünüzün önünden geçirin ve şöyle düşünün. İnsan yaratılmışlar içinde irade-i cüziyye ile teçhiz edilmiş, bezenmiş, döşenmiş bir yaratık ki Allah Hicr Suresi'nde tesniye ederek yaratmaktan bahsediyor. Bu şekildeki insan meleklerden güzel olacak onlar da secde edeceklerdir. Meleklerden güzel olması için esfel-i safilin olmaması lazımdır. Eşref-i mahlukata layık, yaptığını güzel yapıcı olmaya devam etmesi lazım. Burası çok önemli. Hicr Suresi'nde "mesnun" kelimesi geçiyor. Yani "değişken, örtünmüş, kazınmış, musavver, suret verilmiş" gibi anlamlara geliyor.

İnsanları şiir, şair çok şaşırtıyor. Kur'an'da Şuara Suresi'nin bazı ayetlerinde şairleri menfur gösteriş var, ayetlerin devamında "hakkı söyleyenler müstesna" diyorken insanlar genellikle bunu söylemiyorlar.

Hz. Peygambere Mekke'de "sen mecnunsun" diyerek itiraz ediliyor. Niçin? Çünkü daha önce kitleleri etkileyen, çevresinde toplayan bir şairler kesimi vardı. Bunların şiirleri Kabe'de muallakatü's-seb'a olarak asılırdı. Millet gelir bunları dinler, etkilenir, alkışlarlar, manevi duygularını tatmin eder, dinael bir romantizmi yaşarlardı. "Sen mecnunsun, şairsin" diyenlere karşı Hicr Suresi faaliyete geçer. Şairlerin gizli güçlerle irtibata geçen kimseler olduğu anlatılır. Bu ayet genellikle cinler şeklinde tercüme edilmiştir. Ancak biz burada şimdilik şairlerin irtibat kurdukları bu varlıkları gizli güçler olarak alacağız. Mecnunlar o zaman gizli bir takım güçler varmış, onlarla irtibata geçip yardım alıyorlarmış gibi göstererek halkı etkiliyor, aldatıyorlardı. Muhammed (s) gelince halk onu da öyle sandı. Sen de mecnunsun, şairsin gibi yaftalar yapıştırdılar. Niye? Çünkü gelen ayetler gerçekten etkileyici sözlerdi. İnsanlar büyülenmeye alıştıkları için büyülenmişlerdi. Burada Kur'an onlara çok enteresan bir ifadeyle "kulak hırsızlığı yapmayın" diyor. Onlar, Kur'an ayetlerini geceleyin gizli gizli gelerek dinliyorlar ve sonra da ona benzer şeyler söylemeye çalışıyorlardı. Cahiliyye dönemi şiirinin büyü ile alakası var. İnsanları etkiliyor, teshir ediyor, bayıltıyor, uyutuyor. Oysa bizim sanat anlayışımızda ye şiir görüşümüzde çok önemli bir fark var. Müminin yaptığını güzel yapan olması, güzel yaşaması onun farkıdır. Büyü ve sihir insanları sürekli uyutur, hipnotize eder, manyetik alana sokarak sarhoş yapar. Bizim şiirimizin farkı ise; uyarıcı olması. İşte Rasulüllah, gelerek toplumları ve insanları bu uyutucuların şerrinden uyarmaya başladı. Açın Kur'an'ı, yığınla uyarı ayeti görürsünüz. İnsanların uyanık olmasını sağlar. Uyumanın bir tür ölüm olduğunu söyler. O halde bizim sanatımızın, yaptığımızın iyi olması, san'i-i hakiki olan Allah'ın bize açtığı yoldan yürümemizi, sanatımızla, yapıp ettiklerimizle insanları İblisin ve elemanlarının şerrinden uyarmakla doğru orantılıdır. Allah Rasulü'nün bütün fiilleri uyuyanları uyarmak olmuştur. Rasulüllah Mekke'nin ilk dönemlerinde -deyim yerindeyse- uyuyanların yuvasına çomak sokmakla meşguldü. "Ana babayı oğula, anayı kıza düşman etmekle sen ne istiyorsun?" diyorlardı. "Zenginlikse zenginlik, kızsa, güzel kızlar verelim, hükümdarlıksa hükümdarlık verelim" diyorlardı ancak O: "Vallahi bir elime ayı, diğer elime güneşi verseler ben bu davadan vazgeçmem, insanları uyarmaya devam edeceğim" diyordu. İşte Müslüman sanatçı, şair, teshir eden, uyutan, hipnotize eden değil, insanları şerre karşı sürekli uyaran insandır.

Hak Söz dergisi de insanları uyaran bir konumdadır. Belki şiir yazmıyorlar ama insanları uyarma özelliği vardır. Bu anlamda insanları uyardığından sanatın bir bölümünü yapıyorlar. Benim bazı makalelerim var, bunlar da bazen şiirden ağır basan sanat eseri olabilirler. Mümin hayatı sanat eseri olabilen bir insan mıydı? Yolda yürürken sağa sola çarpan birisi miydi? Bedevinin biri dağdan iniyor ve mescidin içine bevlediyor. Ashab buna sinirleniyor ve adamı dövmek istiyorlar. Peygamber onları durduruyor ve oraya bir kova su döktürüyor. Şimdi buradaki beceriyi, estetiği, sanatı, inceliği kim inkar edebilir. O bakımdan sanatkar Müslümanlar'ın modeli Allah'ın Rasülü'dür. Birgün Hz. Peygambere yaşlı bir kadın gelerek soruyor: "Ben de cennete girecek miyim? diye. Hz. Peygamberde: "Koca karılar cennete girmez" diyor espiriyle. Tabi sonra durumu izah ediyor. Yani böyle yığınla örnek var. İnsanlar, müminler Allah'ın kendi ruhundan üfleyerek lutfettiği sanat kudretini mutlaka kullanmalılar. İşte burada çok önemli bir nokta var: İçimizden bazıları bizim dışımızdakilerin de sanat dediği, resim, heykel, müzik gibi şeylerle meşguller. Biz batıdan gelen bir anlayışla yalnız onları sanatçı zannetmişiz. Bu çok büyük bir yanılgıdır. Mesela Mu'cemü'l-Müfehres'ten tarayınız sa-na'a kökünden gelen kelimeler bir Allah için bir de insanlar için kullanılıyor. Bugün ise insanların bazıları şiirle, bazıları makale ve bazıları da kitaplarla sanat yapmaktadırlar.