Putin’in Boğazına Takılan Ukrayna Kılçığı

Haksöz

İkinci ayına giren Ukrayna işgali tüm dünyaya azgınlığıyla birlikte aslında Rus yayılmacılığının zayıflığını, çürüklüğünü de gösterdi. Sadece hukuki, insani, ahlaki değerler açısından bir zayıflık durumuyla sınırlı kalmayan, askerî kapasitesi itibariyle de Rusya’nın hantallığına ışık tutan bir süreç oldu Ukrayna işgali. Şüphesiz bu durum insanlık adına hayırlı bir gelişme olmuştur.

Birkaç gün sürmesi beklenen ‘operasyon’un başarısızlığa uğrayarak Rusya için ordusuyla, siyasetiyle bir bataklığa dönüşmesi ve Putin’in hayallerinin boşa çıkartılması elbette insanlık adına kazanım sayılmalıdır. Tersi olsa ve Putin’in hayalleri gerçekleşseydi, işte o zaman karşılaşılan şey tam bir kâbus olurdu! Başta Türkiye olmak üzere tüm bölge ülkelerinin Rus ayısının soluğunu enselerinde daha fazla hissetmeleri kaçınılmaz hale gelir, Ortadoğu’da Rus yayılmacılığının önü daha bir açılır, zaten alabildiğine mide bulandırıcı bir mahiyet arz eden Kadirovlaşma, Esedleşme süreçleri ivme kazanırdı.

Emperyalist Putin’e Devrimci Misyon Biçmenin Dayanılmaz Hafifliği

Ukrayna’da süregelen işgal suçuna rağmen kaba bir ABD ve Batı karşıtlığı ile Rusya’nın günahlarını örtme çabasını sürdürenler elbette yanıltma-çarpıtma siyasetini yeni argümanlarla takviye etmeyi sürdürecek, Putin güzellemelerini devam ettireceklerdir. Tüm çıplaklığına rağmen Putin’i küresel istikbara itirazın sembolü şeklinde resmetme ve kafa karışıklığını besleme çabalarından vazgeçmeyeceklerdir.

Oysa gayet açıktır ki Putin küresel istikbara itirazı değil, olsa olsa onun daha despot, daha vahşi bir versiyonunu temsil etmektedir. Adaletsizlik ve sömürü temelinde tesis edildiği tartışılmaz olan küresel düzene karşı dün Hitler’in tavrı ne kadar haklı ve adil bir karşı çıkışı barındırıyorsa bugün Putin’in tavrı da ancak o kadar haklı ve adil bir mahiyet taşımaktadır. İçeride alabildiğine otoriter ve çoğu zaman illegal yöntemlerle her türlü muhalefeti vahşice ezme, sindirme, tasfiye politikası, dışarıda ise tam manasıyla emperyal bir yayılma siyasetinin adıdır Putin! Milliyetçi hamaset ve Çarlık Rusya’sı özlemleriyle Rus halkını uyuşturup saldırganlığı meşrulaştırmaktadır.

İşte tam bu noktada Ukrayna’da sergilenen başarısızlığın Rus halkının Putin’in hayalleriyle yüzleşmesine ve Rusya’nın sınırlarının olduğu gerçeğini hatırlamasına yardımcı olması umulur.

Putin’in Ukrayna’yı işgale kalkışırken başvurduğu tezlerin tümünün basit, temelsiz bahaneler olduğu ortaya çıkmıştır. Putin’i haklı çıkartmaya yönelik argümanların inandırıcılıktan ve ahlaki ilkelerden uzak saçmalıklar olduğu her geçen gün biraz daha net biçimde görülmektedir. Aslında bizzat işgal arifesinde sarf ettiği sözlerle Putin kendisiyle birlikte, Ukrayna tartışmasında her söze ‘Rusya’nın güvenliği’ kalıbıyla başlayıp “Rusya mecbur kaldı!” yalanıyla devam edenlerin tutarsızlığını da ifşa etmiştir.

Meseleyi ısrarla Ukrayna’nın NATO’ya üyelik çabası veya Rusya’nın tehdit algısı şeklinde sunma çabalarına karşın Putin’in Ukrayna’nın Sovyet sistemi tarafından yaratılmış suni bir yapı olduğuna, tarihi bir temeli bulunmadığına yönelik sözleri aslında bariz biçimde işgal siyasetinin arka planını açığa vurmuştu. Aynı şekilde Ukrayna yönetiminin yozlaşmışlığı, Nazi tehdidi, Rus nüfusun soykırıma uğratılacağı korkusu ve benzeri iddialar da temelde Ukrayna halkı ve devletinin varlığının yok sayıldığına ilişkin somut göstergelerdi.

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin işgale karşı uluslararası destek çağrısını paralı askerlerin sahaya sürülmesi olarak eleştiren Rusya, kukla Esed rejiminin kiralık unsurlarını sahaya sürmeyi kendisi için hak olarak görmüştür. Bu şekilde cephede savaş tecrübesi olan unsurlardan yararlanmakla birlikte aynı zamanda Rus halkı içinde savaşa karşı büyüyebilecek itirazları azaltmayı, ölecek olanların dışarıdan taşınmış işbirlikçiler olacağını göstererek kendi toplumunu rahatlatmayı hedeflediği anlaşılmaktadır.

Dev Aynası Yanıltır

Ne var ki hedeflenenler ile elde edilenler arasında şimdiden büyük bir mesafe ortaya çıkmıştır. Gelişmeler tüm korkutuculuğuna rağmen Rus ordusunun Sovyet hantallığından pek kurtulamadığını ispatladığı gibi, kendisine tecrübeli lider, büyük stratejist, siyasi deha muamelesi yapılan Putin’in hesaplarının tutmadığını da göstermiştir. Putin’in beklentilerinin aksine Ukrayna ordusu direnmiş; Ukrayna halkı birliğini korumuş ve Zelenski yönetimi çökmemiştir. Rusya’nın başarısızlığı sadece Kiev kuşatmasının fiyaskoyla sonuçlanmasıyla sınırlı kalmayan büyük bir yenilgidir. Ahalisinin önemli bir kesimi Rus etnik kökenden oluşan Mariupol dahi onca yıkıma rağmen haftalar boyunca ele geçirilememiştir.

Rusya’nın belki de en büyük hesap hatalarından biri Batı’nın bu ölçüde sert ve birleşik bir tepki verebileceğini hesaplayamamış olmasıdır. Rusya’nın Çeçenistan ve Suriye halkına yaşattığı dehşeti boş gözlerle izleyen Batılı devletler Ukrayna hadisesi karşısında harekete geçmiş, doğrudan savaşa girme haricinde her yolla Rusya’yı sıkıştırma ve geri adım attırma politikasını icraya koyulmuşlardır. Putin’in doğalgaz tedarikini kısma, ruble ile ödemeye zorlama vb. atraksiyonlarının pratikte pek bir ağırlığının olmayacağı bellidir. Bu adımlar zaten sonuç almaya yönelik olmaktan ziyade propaganda savaşını yansıtan girişimler olarak görülmelidir. Rusya ekonomisinin giderek daha ağır bir sarsıntı içerisine girmesi ise kaçınılmazdır.  

Rusya’nın gidişatı kendi lehine çevirmesi imkânsız olmakla birlikte politik olarak uygun bir anlaşmayla zevahiri kurtarma çabasına girişmesi muhtemeldir. Nitekim Ukrayna’nın NATO’ya üyelik talebini geri çekmesi, Donbas ve Kırım’ın mevcut statüsünü kabul etmesi gibi şartlarla anlaşmaya varma mesajları vermektedir. Bu şartların Ukrayna tarafından kabul edilip edilmeyeceği şimdilik belirsiz olmakla birlikte, son tahlilde Ukrayna’nın da fazla bir hareket alanının olmadığı açıktır. Zaten NATO Ukrayna’yı kabul etmemiştir, bu konuda bir tutum değişikliği sinyali de vermemektedir. Kırım 2014’ten beri fiilen Rus işgali altındadır. Aynı tarihten bu yana Donbas bölgesindeki Donetsk ve Luhansk da Rusya destekli ayrılıkçıların hâkimiyetindedir. Dolayısıyla mevcut statükoyu legalleştirmek Ukrayna açısından bir kayıp olsa da Rusya açısından bir kazanç olmayacaktır. Unutulmasın ki Rusya Ukrayna’nın bütününe hâkim olmak adına bu vahşi işgale girişmiştir.

Emperyalist Rusya’nın Hedef Tadili

Burada dikkat çeken bir nokta Rusya yanlısı çevrelerin hâlâ kuyruğu dik tutma çabası ile zaten Rusya’nın hedeflerinin tüm Ukrayna olmayıp şu anda pazarlık masasına gelmesi beklenen bölgeler ve taleplerle sınırlı olduğu söylemidir. Bu söylem açıkçası olguları çarpıtmaya yönelik bir çabadır. Nitekim işgalin ilk günlerinde dillendirilenler de bu sahtekârlığı açık bir tarzda yansıtmaktadır.

Rusya’nın yayılmacı bir çaba içinde olmadığı, sadece sınırlarının güvenliğini sağlama almayı hedeflediği şeklindeki sözlerin gerçeği yansıtmadığı o kadar açıktır ki! Bu konuda tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’deki Rusya severler de zor durumda kalmışlardır. Hayranlık duydukları Putin’in, tüm diktatörler gibi hata yapmaya gayet meyilli olduğu belirginleşmesine rağmen halen durumu tevil etmeye çabalamakta, birtakım komplo teorileriyle işlenen insanlık suçlarını basitleştirmeye, görünmez kılmaya uğraşmaktadırlar.

Bazısı Rusya’nın hedefine ulaştığı yalanını dillendirirken, kimisi ise Rusya’nın aslında tuzağa düştüğü, Batı’nın oyununa geldiği şeklindeki saçma tezi tekrarlamaktadır. Düne kadar ‘deha’ olduğu iddia edilen Putin’in şimdi oyuna getirildiğinin ifade edilmesi gerçekten de çok dikkat çekicidir!

Türkiye’nin Dış Siyaseti: Dar Alanda Manevra Mecburiyeti

Türkiye’de iktidarın gelişmeler karşısında temkinli hareket etmeye çalışması, ne Ukrayna ve Batı’yla ne de Rusya ile karşı karşıya gelme kaygısını ön planda tutması anlaşılır bir tutumdur. Uzunca bir süredir Batı’nın haksız ve dayatmacı tavrı nedeniyle Türkiye’nin siyaseten Rusya’ya yakın durmak zorunda kalması ve bunun gerek dış politikada gerekse iktisadi düzeyde belli oranda bağımlılığa dönüşmesi görmezden gelinemez bir vakıa olarak karşımızda durmaktadır. İlaveten her geçen gün etkisini daha fazla hissettiren ekonomik kriz de Rusya ile ters düşmeyi giderek daha büyük bir risk faktörü olarak belirginleştirmektedir.

Tüm bunlara bağlı olarak Türkiye’nin dikkatli bir siyaset izlemeye çalışması ve hatta sadece zarar görmeme eksenli bir tarafsızlık konumuyla da yetinmeyip aktif bir tavırla arabuluculuk misyonuyla öne çıkması olumlu neticeler doğurmuş, Türkiye’nin iki kamp için de vazgeçilemez, görmezden gelinemez bir aktör olma konumunu belirginleştirmiştir. Bu durumun Erdoğan iktidarına dışarıda puan kazandırdığı görülmektedir. Gelişmelerin içeride de olumlu yansımalara yol açması sürpriz olmayacaktır.

Türkiye’nin diplomatik düzeyde ön plana çıkmaya ve Ukrayna krizi üzerinden dünya siyasetinde etkin bir rol oynamaya çalışması anlaşılabilir olmakla birlikte Türkiye’de Ukrayna hadisesinin yorumlanma biçimine dair kimi yaklaşımlar gerçekten çok garip ve anlamsız bir mahiyet arz etmektedir. Son yıllarda yükselen devletçi-milliyetçi retoriğin de etkisiyle konuya dair söz söyleyen, yazan, konuşan pek çok ismin söylemi, tavrı adeta dünyanın Türkiye’nin etrafında döndüğünü düşündürtmektedir.

Yerli ve Milli Propaganda

Sürekli biçimde Türkiye’nin çıkarlarına vurgu yapılması, Türkiye’nin dışında hiçbir çözüm çabasının samimi ve etkili olmadığı vurgusu, büyük güçlerin birbirlerine karşı oyun kurarken aslında arka planda hep Türkiye’yi tuzağa çekme, baltalama, zarara uğratma hesapları içinde oldukları vb. iddiaları gerçekten de sağlıklı bir düşünme biçiminin yansımaları olarak görmek mümkün değildir. Sağlam ve objektif düşünsel temellerden ziyade oldukça abartılı ve kaba bir asabiye duygusuna dayandırıldığı aşikâr olan bu tutum sürekli biçimde kendi kendini övme halini beraberinde getirmekte, bu da muhatapların gerçeklik duygusundan tamamen uzaklaşması sonucunu doğurmaktadır.

Yaygın bir şekilde karşılaşılan olumsuz tavırlardan biri de başkalarında eleştirilen şeyin kendileri tarafından yapıldığında meşru ve mubah görülmesi çelişkisidir. Ukrayna hadisesi patlak verdiğinden bu yana konu hakkında konuşan, tartışan gazeteci, akademisyen, siyasetçi pek çok kişi ısrarlı bir tarzda Batılıların çifte standartlı tutumlarına vurgu yapmaktadırlar. Batılıların kendilerinden gördükleri ya da kendilerine yakın gördükleri insanlara karşı alabildiğine müşfik bir yaklaşım gösterirken, kendilerine benzemeyenler için aynı insani refleksleri sergilemeye yanaşmadıklarının altı kalınca çizilmektedir.

Bu temelde doğru bir tespit ve eleştiridir. Gerçekten de Batılı zihin yapısı ve siyaset tarzı ırkçı ve İslamofobik tavrı had safhada yansıtmakta, birbirine tıpatıp benzeyen hadiselerde dahi aktörlerin kimliğine bağlı olarak birbirine taban tabana zıt tepkiler vermektedir.

Bu mültecilerle ilgili gelişmelerde böyledir. Rus işgaline karşı Ukrayna ordusunu etkili silahlarla donatma seferberliği ile Suriye halkının vahşi bombardımana karşı korunması çağrılarına karşı takınılan umursamaz tutum karşılaştırmasında böyledir. Bugün Rus jetlerine karşı Ukrayna’ya uçaksavar yağdıran Batılı güçlerin, tam 10 yıl boyunca Esed rejimi ve Rusya’nın acımasızca hava bombardımanına maruz kalan Suriyelilere tek bir uçaksavar ulaşmaması için nasıl keskin bir blokaj uyguladıkları iyi bilinmektedir.

Batılılar Çifte Standartlı ve Tutarsız, Ya Onları Eleştirenler?

Bu bağlamda bugün insanlıktan, evrensel hukuktan dem vuran başta ABD olmak üzere tüm Batılı güçlerin ne kadar tutarsız bir sicile sahip oldukları ve çifte standartlılık ithamını fazlasıyla hak ettikleri açıktır. Ne var ki Türkiye’de Batılıları çifte standartlı olmakla eleştiren pek çok çevrenin, şahsın temelde çok da farklı bir tavır sahibi olmadıkları da malumdur!

Mülteciler söz konusu olduğunda sürekli şikâyet eden; gidecek hiçbir yerleri kalmadığı halde bu ülkeye sığınmış çaresiz insanlara yönelik olarak sürekli geri gönderme hesapları yapan; kahir ekseriyeti en zor şartlarda en düşük ücretlerle çalışıp geçimini sağladığı halde muhacirleri sürekli biçimde yük olarak tanımlayan; “bakıyoruz, besliyoruz, barındırıyoruz” şeklinde sürekli yapılan iyiliği başa kakan söylem sahiplerinin Batılıları insani, ahlaki, vicdani açıdan eleştirmeye hakları var mıdır?

Aynı şekilde bu ülkede Esed rejimin katliamlarına, İran ve Rusya’nın işgaline karşı topraklarını, onurlarını savunan mücahitleri her fırsatta karalayan, onlara terörist yaftası yapıştıranların Batılılara yönelttikleri eleştirilerin bir geçerliliği olabilir mi?

Yine hiç unutmayalım ki bu ülkede ana akım medyaya ait televizyon ekranlarında gazeteci, akademisyen, uzman sıfatıyla sayısız kişi hiç utanmadan Rusya ve Putin güzellemeleri yapabilmiştir. Ve halen de bunların bir kısmı biraz örtülü ifadeler kullanmak suretiyle de olsa aynı insanlık dışı tezlerini tekrarlamayı sürdürmektedirler. Türkiye’de Rus nüfuz casusluğuna soyunmuş birtakım tescilli işbirlikçilerin iktidar yanlısı medya kuruluşlarına ait televizyon ekranlarında dahi misafir edildiğine bugün de şahitlik ediyoruz.  

İşgal Suçunu Övme Çirkinliğinin Failleri Teşhir Edilmelidir!

Bir ülkenin saçma sapan gerekçelerle işgale maruz bırakıldığı, halkın üzerine bombalar yağdırıldığı, milyonlarca insanın kendi topraklarını terk edip komşu ülkelere sığınmak, kalanların sığınaklarda yaşamak zorunda kaldığı bir vasatta dahi bu tipler utanmaz bir şekilde Rusya’nın kendi güvenliği için bu askerî harekâtı gerçekleştirdiğini ve biraz gecikmeyle de olsa amacına ulaşacağını söylemeyi sürdürmektedirler. Evet, her biri değişik etiketler, sıfatlar taşıyan pek çok kişi bu ülkenin televizyon ekranlarında açık biçimde işgali savunmuş, ‘operasyon’ kavramıyla işgal suçunu meşrulaştırmaya çalışmışlardır.

Tüm bu manzara ile yüzleşmeden, başkalarını suçlamak adalet değildir. İnsani, ahlaki ilkelerin bu ölçüde çiğnendiği bir vasatta önce bu vicdansızlıkla, bu açık hukuksuzlukla hesaplaşmadan başkalarını eleştirmek, başkalarının hatalarını, günahlarını, çirkinliklerini gündemleştirmek tutarlılık olamaz.