Önderliğini Şahadetle Taçlandıran Bir Halk Yenilmez!

Rıdvan Kaya

İsrail saldırıları sonucunda her gün yeni acılar yaşayan, yeni şehitler veren Filistin halkı Şeyh Ahmed Yasin'i de direnişçi onuruyla uğurladı. Şeyh Ahmed Yasin suikastı bir süredir Filistinli direniş önderlerini hedef alan saldırıların son ve şüphesiz en sarsıcı halkasını teşkil etmekte. Aksa İntifadası'na giden süreçte adeta dizginlerinden boşalan Siyonist çetenin bilhassa hamisi ve destekçisi ABD'nin yeni yayılma politikalarına paralel olarak son dönemlerde saldırganlık dozunu giderek yükselttiği görülüyordu. Anlaşılan o ki, Siyonist çete ABD'nin "teröre karşı savaş" adı altında önce Afganistan, ardından Irak'ta gerçekleştirdiği işgallerle birlikte konjonktürü kendisi için bulunmaz bir fırsat saymakta.

İsrail kendisini frenleyebilecek tek güç olarak gördüğü ABD'nin izlediği politikalardan cesaret ve meşruiyet almakta. ABD'nin bizzat kendisi işgalci konumdayken ve terörle mücadele adına cinayetler işlerken İsrail'i izlediği politikalardan dolayı eleştirmesinin, engellemesinin söz konusu olamayacağını iyi bilen Siyonistler bildiklerini okuyorlar. Bu yüzdendir ki, Filistin her gün yeni katliamlara sahne oluyor; tüm dünyadan yükselen itirazlara rağmen Filistin halkının arasına yüzlerce kilometre uzunluğunda bir duvar örülüyor ve Siyonistler işledikleri cinayetlerle işgal hukuksuzluğunu zirvesine çıkartıyorlar. 

İsrail'in Ahmed Yasin'e yönelik suikastı ABD hariç tüm dünyanın tepkisiyle karşılaştı. İslami gerekçelerle bu saldırıyı lanetleyenler yanında, Ahmed Yasin suikastını bölgede yeni şiddet dalgasının fitilini ateşleyecek tehlikeli ve aptalca bir eylem olarak eleştirenlerin sayısı da az değildi. Bu değerlendirmeler doğal olarak saldırı ile Siyonistlerin neyi hedeflediği sorusunu gündeme getirdi.

Kınarken Kınanmayı Hak Edenler!

Siyonistlerin bu suikastla neyi amaçlamış olabilecekleri konusuna geçmeden; evvela, İsrail saldırısına kimin ne adına, hangi gerekçeyle karşı çıktığının açıklığa kavuşturulması önem arz etmekte. Saldırı özü itibariyle işgalci güçlerin işledikleri alçakça bir eylem, bir hukuksuzluk ve zulüm olarak değerlendirilip, mahkum edilmelidir. Oysa böyle yapmak yerine, İsrail saldırısını bölgede "barışı olumsuz yönde etkileme ihtimali" yada "terörü kışkırtacağı" ve benzeri kaygılarla eleştirenler adil ve tutarlı bir tutum içinde olamamakta, bilakis gerçeklerden uzak ve çıkarcı bir söylemi öne çıkartmaktadırlar. Dolayısıyla da bugün saldırganlık sınırını aştığı düşünüldüğünden dolayı İsrail'i kınayanlar, yarınlarda Filistin direnişinin muhtemel eylemleri gerçekleştiğinde rahatlıkla "nötr" tutumlarına geri döneceklerdir. Yani her zaman yapıldığı üzere işgal olgusuna göz yumulacak ve sorun "karşılıklı şiddet eylemleri" söylemine indirgenerek perdelenecektir.

Halbuki ortada barış yoktur ki, tehlikeye girsin! Adaletin olmadığı, işgalin sürdüğü bir ortamda barış zaten mümkün değildir, ayrıca arzulanır hiç değildir! Diğer taraftan "terör" demagojisinin ileri sürülmesi de aynı oranda saptırıcı bir tutumdur. Bu şekilde işgal ile buna karşı direniş olgusu eşitlenmekte ve her ikisi de terör üst başlığı altında toplanmış olmaktadır. Oysa tüm tarihi, siyasi, insani olgular bir yana bırakılsa bile, sadece sebep ile sonucun eşitlenmesi dahi ne akla, ne de ahlaka sığmayan bir yaklaşımdır. Bu tutumun sahipleri zorbalık ve hukuksuzluk temelleri üstünde kurulmuş ve kurulduğu günden bugüne dek her türlü vahşet ve katliama imza atmış; ne anlaşma, ne kural, ne uluslar arası norm tanımamış bir İsrail gerçeği karşısında çaresiz ve süklüm püklüm oturmayı kabullenmekte ve zulme ve zorbalığa karşı direnme hakkını adeta Filistin halkının elinden almak istemektedirler.

İsrail'in Suikast Hesabı

Ahmed Yasin suikastı İsrail'in işlediği sayısız suçlardan biri olmakla birlikte saldırının Filistin direnişinin sembol isimlerinden birine yönelmiş olması bu cinayetin ardında ne tür planların bulunduğu sorusunu getirmektedir. Bu konuya ilişkin pek çok yorum yapılmakla birlikte, Ahmed Yasin'e yönelik suikastın biri konjonktürel diğeri genel olmak üzere iki temel hedefinden söz edilebilir.

Bir müddettir İsrail kendisi için tam bir ateş topuna dönüşmüş bulunan Gazze'den çekilme planları yapmaktadır. Böylece hem bir türlü sindiremediği, etkisizleştiremediği "Gazze belası"ndan kurtulmak, hem de dünyaya barış için güçlü bir adım attığı, önemli bir taviz verdiği mesajını sunmak istemektedir. Ama aynı zamanda Gazze'den çekilmenin daha önceki Güney Lübnan yenilgisine dönüşmesinden de korkmaktadır. Bilindiği üzere İsrail'in 2000 Mayıs'ında zelil biçimde Lübnan'ı terk etmesi Hizbullah'a büyük prestij kazandırmıştı. Hatta öyle ki, bu atmosferin Filistin halkını da harekete geçirdiği ve aynı yılın Eylül ayında patlak veren Aksa İntifadası'na moral zemin hazırladığı yorumları da yapılmıştı.

İkinci bir Lübnan riski yaşamaktan korkan İsrail şimdi bir yandan çekilme hazırlıkları yaparken, bir yandan da Gazze'de kanlı saldırılara girişmekte ve en son Ahmed Yasin örneğinde olduğu gibi direniş önderlerini hedefleyen cinayetler işlemektedir. Böylelikle Filistin direnişini ve bilhassa da Hamas'ı mağlubiyet psikolojisine sokmaya, zaaf içinde göstermeye çalışmaktadır.

Bu konjonktürel durumun ötesinde ise İsrail her zamanki sindirme, ezme politikasını sürdürmektedir. Şeyh Ahmed Yasin sembolleşmiş bir isimdi. Yaşı ve sağlık durumu nedeniyle örgütün gündelik işleriyle meşgul olması söz konusu olmamakla birlikte, Filistin İslami hareketinin en etkili ve tanınmış sözcüsü konumunda bir şahsiyetti. Dolayısıyla İsrail'in bu saldırısının doğrudan Filistin halkının direniş iradesini kırmaya yönelik olduğu görülebilmektedir. İsrail Filistin halkının direnişle özdeşleştirdiği, hürmet beslediği, değer verdiği önder bir şahsiyeti hedef seçerek direniş iradesini zaafa uğratmayı, halkı moral çöküntüye sürüklemeyi, kazanma umudunu yok etmeyi amaçlamıştır.

Ahmed Yasin suikastı İsrail'in Filistin direniş önderliğini hedef alan saldırılarının ilki değildir, belli ki sonu da olmayacaktır. Hamas'ın önder kadrolarından Salah Şehade (Temmuz 2002) ve İsmail Ebu Şeneb (Ağustos 2003) şehid edilmiş, Halid Meşal, Abdulaziz Rantisi, Mahmut Zahar gibi mevcut liderlik kadrosundaki pek çok isim uğradıkları saldırılardan yaralı olarak kurtulmuşlardır. Aynı şekilde İslami Cihad hareketi de başta lideri Fethi Şikaki (Ekim 1995) olmak üzere önder kadrosundan pek çok ismi şehit vermiştir. İsrail saldırganlığı elbette sadece İslami hareketleri değil, direnen tüm hareketleri hedef almaktadır. Halk Cephesi'nin lideri Ebu Ali Mustafa (Ağustos 2001) suikastı ve yine Fetih hareketinin lideri Mervan Barguti'nin esir edilmesi direniş önderliğinin bir bütün olarak hedef alındığını ortaya koymaktadır.

 Bu tablodan Ahmed Yasin sonrasına dair bir sonuç çıkartmak mümkün olsa gerek. Ahmed Yasin'in şahadetinin genelde Filistin direnişi, özelde de Hamas bünyesinde bir zaafa yada bölünmeye yol açması ihtimaline dair yorumlar bu arka plan göz önünde bulundurulduğunda manasızlaşmaktadır. Önder kadroların, özellikle de ismi direnişle özdeşleşmiş, sembol şahısların kaybının büyük bir boşluk doğurması elbette kaçınılmazdır. Ama direnişin etkinliği ve yaygınlığı bugüne kadar hep bu boşlukları doldurmaya yetmiş, üstelik direniş iradesinin gücü tüm bu kayıpları kazanıma dönüştürmeyi de başarmıştır. Önder kadroları hedef alan saldırılardan sonra hep benzeri gelişmeler yaşanmıştır: Örgütlerin tabanlarında bir tür ahde vefa duygusu içinde bağlılık ve fedakarlık duyguları pekişmiş; işgalcilere karşı duyulan nefret ve tepki artmış; farklı örgüt ve hareketlerin mensupları arasında hem kurumsal düzeyde hem de tabanda birliktelik ve dayanışma olgusu güçlenmiştir. Gerek Şikaki'nin şahadet sonrasında İslami Cihad hareketinin, gerekse de kısmen farklı coğrafyadan bir örnek olarak Abbas Musavi'nin şahadeti sonrasında Hizbullah hareketinin yaşadıkları gelişim seyrine bakıldığında İsrail'in hesabının ters teptiği açıkça görülmektedir. İnşallah Şeyh Ahmed Yasin'in şahadeti de Hamas hareketi açısından benzer bir sonuç doğuracak ve direniş güçlenerek devam edecektir.

Tekerlekli Sandalye Neyin Simgesi?

Filistin direnişinin sembol isimlerinden biri olması yanında Şeyh Ahmed Yasin'in yaşlılığı ve felçli oluşu da İsrail saldırısına yönelik tepkilerde öne çıkan vurgular arasında çokça yer aldı. Şüphesiz vücudunun büyük bölümünü hareket ettiremeyen, tekerlekli sandalyeye mahkum ve çeşitli hastalıklarla boğuşan ihtiyar bir insanı, bir sabah namazı sonrasında cami çıkışında üç füze ile öldürmek ancak Siyonist canilere yakışır bir cinayettir. İsrail'in canice eylemi elbette şiddetle lanetlenmeyi hak etmekle birlikte Siyonist caniliği teşhir amacıyla birtakım vurguların dile getirilmesi sırasında zaman zaman duygusallığın fazla öne çıktığı da görülmektedir.

Öncelikle Ahmed Yasin sağlıklı ve genç biri olmuş olsaydı da İsrail'in eylemi açısından durum değişmezdi. Cinayet cinayettir! Her şekilde mahkum edilmeyi gerektirir. Üstelik Ahmed Yasin'i öldürmek amacıyla gerçekleştirilen saldırının ayrıca 7 kişinin ölümü ve 17 kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanması, ki İsrail'in hemen her saldırısında bu tür sonuçların ortaya çıkması adeta sıradanlaşmıştır, Siyonist terörün boyutlarını ortaya koymaktadır. Elbette, Ahmed Yasin yaşlılığı ve hastalığı nedeniyle Siyonistlerden merhamet bekleyen bir konumda olmamıştır. Bilakis "savaşçı onuruyla" yaşamış ve öyle ölmüştür. Dolayısıyla yaşı ve sağlığı konusunun adeta acıma duygularıyla karışık biçimde öne çıkartılması doğru bir yaklaşım değildir.

Peki, Ahmed Yasin'in yaşlılığı, hastalıklı bünyesi, tekerlekli sandalyeye mahkum oluşunun bizim açımızdan anlamı nedir, bir önemi var mıdır?

q

Ahmed Yasin'in ilerleyen yaşına, hastalığına ve diğer engellere rağmen sürdürdüğü mücadele iradenin gücünü ortaya koymaktadır. Tekerlekli sandalyesi adeta Filistin halkının kuşatılmışlığını simgelemektedir. Ama kuşatılmışlık ne o, ne de halkı için asla teslimiyete dönüşmemiş, irade gücüyle aşılmıştır. Ahmed Yasin iradesini kuşanarak karşılaştığı fiziki engellerin üstesinden gelebilmiştir. Sürgün, hapishane, yaralanma ve nihayet şahadetle taçlandırdığı mücadelesinden galip ayrılmıştır. Ortada ibret almayı gerektiren çok çarpıcı bir örnek mevcut: Vücudu tekerlekli sandalyeye mahkum ve kafasını dahi hareket ettirmekten aciz bir insan iradesiyle bütün bir halkı harekete geçirebiliyor. Üstelik şahadetiyle bundan da fazlasını başarıyor ve tüm dünyada Müslüman kitleleri ve hatta farklı inanç sahibi erdemli insanları eyleme sevk ediyor. Şüphesiz iradenin zaferi ve şahadetin bereketidir bu! Rabbim onu sonsuz nimetleriyle mükafatlandırsın ve bizleri de bu güzel örneklikten ders çıkaranlardan kılsın, inşallah!