Ölçüsüz ve Tutarsız “İslamcılık” Eleştirileri

Beytullah Emrah Önce

I. Eleştirinin İçini Boşaltmak

Kelime ve kavramların içini neden ve nasıl doldurduğunuz önemli olduğu kadar; içlerini neden ve nasıl boşalttığınız ya da her iki yöndeki isteğinizin ne anlam ifade ettiği de önemlidir. Düşüncenin ve eleştirinin bir şey anlatabilmesi, anlatıcının niyetiyle ilgili olduğu kadar, anlatırken seçilen kelime ve kavramların kullanılış biçimiyle de ilgilidir. Şayet, taşları yerine oturtmadan ya da kelime ve kavramların kullanışında tamamen keyfi bir tutum izleyerek konuşur ve yazarsanız, hata yapma oranınız bir o kadar yükselir. Bu cahilce bir taassubun sonucu olabileceği gibi, bilinçli bir art niyetliliğe de işaret edebilir. Çabanız, muhatabınıza herhangi bir konuyu anlatmaya yönelik ise, önce siz o konuyu anlayabilmeli ve anlamlandırabilmelisiniz.

Türkiye'de, İslam, İslamcı, İslamcılık, İslami hareket gibi kavramlar mevzu bahis olduğunda, insanların bu konularda tercih ettikleri kelimeleri ve izahı kolaylaştırabilmek için seçtikleri örnekleri doğru kullanamamalarına çok sık şahit oluruz.

Bunun çok çeşitli sebepleri vardır. Türkiye gibi baskı ve zorbalığın, silah gücüne dayalı otoritenin hüküm sürdüğü rejimlerde, açıkça konuşmak; her zaman şiddetli ve cezai yaptırımlara yol açar. Düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki engeller ve muhalif söylemlerin üzerine çektiği kanuni şimşeklerin etkileri, bu alanda açılan davalara ve nedenlerine bakarak anlaşılabilir. Böyle bir baskı ortamında, kişilerin konuştuğu ve yazdığı dil, genellikle doğrudan değil dolaylı anlatımı içerir. Kişiler, sakıncalı görülmeyecek kısıtlı kelime ve kavramları kullanırken, bazen farkında olmadan, zihinlerindeki daha üst bir anlam dünyasını, çok dar bir çerçeveye sıkıştırırlar.

Diğer taraftan, belirli bir dünya görüşünün ya da ideolojinin mensupları, çoğu zaman kendi temel kaynaklarına inmeden savunucu kimlikleri üstlendikleri ve bu yüzden hem savunmayı hem de eleştirmeyi; kendi kaynaklarından beslenen belirli bir tematik zemine çekemedikleri için, tartışmalar derinleşememektedir. Önemli bir sorun da buradan kaynaklanmaktadır. Biliyoruz ki, Türkiye'deki eleştiri geleneği, kitabi bir niteliği haiz değildir. Bu yüzden, afakî ya da söylenti ötesine geçemeyen laflara, ciddiyet havası verilir. Çoğu zaman eleştirilenin ne olduğu konusunda, eleştiren, ne kendi referanslarına bakma ihtiyacı hisseder, ne de eleştirilenin temel kaynaklarına...

Bilgiye değil de esinlenmeye dayanan bu tür yorumların, yazıya taşındığında, literal anlamda da değer kazandığı sanılır ve bir sonraki tartışma, yazılar üzerinden devam eder. Böylece kısır bir tartışma zeminine taşınan konuların ne anlam ifade ettiği, nasıl daha doğru anlaşılabileceği ve tartışmalar esnasında tercih edilen kelime ve kavramların nasıl kullanılması gerektiği gibi hususlar kendine yer bulamaz. Eleştiri, dar bir polemiğin ya da demagojinin dışına çıkamaz.

II. "İslamcılık" Eleştirileri

Buradaki yargıların peşpeşe zikredilmesinin nedeni, Türkiye'deki eleştirel zihniyetin belirli alan ve zamanlarda nükseden sığlık ve yozluk hastalığının bazı örnekler üzerinden tartışılabilmesi içindir. Eleştirlerin yöneldiği konu, İslamcılıksa; yapılan tartışmalar, giriş bölümünde değindiğimiz bir çok eksikliği bünyesinde fazlasıyla taşır.

Türkiye'de 'İslam' ve 'İslami' olanın kıstasları, genellikle dinin kendi temel kaynağı, Kuran'dan beslenerek ortaya koyulmadığı ve Müslümanların tarihi, gerek savunanlar ve gerekse eleştirenler tarafından 'devlet' olgusundan bağımsız düşünülemediği için, İslamcılık üzerine yapılan tartışmalar da, konuyu anlamanın çok uzağına düşmektedir.

Kuran'ın mesajını anlamadan ve o mesajı hayatın içinde eyleme dönüştürenlerin tarih boyunca verdiği kesintisiz mücadeleyi bilmeden yapılacak İslamcılık eleştirileri, konuyu modern zamanlarla sınırlamak ve eleştiriyi, yüzeysel bir alana sığdırmaya kalkışmak gibi hatalara sapmaya mecburdur.

İslam'ın neyi, nasıl anlattığı gibi konularda belirli bir bilgi birikimine dayanmadan konuştuğunuz sürece, İslam olanla, İslam'ın boyasının bulaştırıldığı kültürü, İslam'ın ortaya koyduğundan bambaşka dünya görüşlerini birbirinden ayırt edemezsiniz. İslami olanla, kültürel olanı birbirine karıştırır, birbiriyle ilgisi olmayan kelime, kavram ve olguları aynı zemin içinde tartışmaya kalkışarak, kendi cahilliğinizi ve dar görüşlülüğünüzü açığa vurursunuz. Bu durumda, bilmediği hakkında susmak, daha doğru bir tutum kabul edilebilir.

Kendi dünya görüşlerinin ya da ideolojilerinin eleştirisinde, yanlış etiketlenmelerden sızlananların, sıra İslamcılığa geldiğinde, hakkaniyetten uzak bir tavır almaları, şüphesiz ki, kendileri adına utanç verici bir iki yüzlülüğe işaret etmektedir. İslam'ın zamanlar ve mekanlar üstü ilahi çağrısını "dogmatik" bularak eleştirenler, kendi ideolojilerini dogmalaştırdıkları gerçeğine gözlerini kapadıkları sürece, kendi bataklıklarında çırpınmaya mahkumdur.

İslamcılık eleştirilerinde, birbiriyle doğrudan ya da dolaylı ilgisi olmayan olayları, tek cümlede kullanarak, güya derin bir analiz yaptığını sananlar, aslında bir bardak suda fırtına koparmaya çalışır. İslamcılığın, tarih içindeki seyrinden, söylem ve eylemlerinden bihaber kalanlar, sapla samanı birbirinden ayıramadığı için, ciddiye alınmadıklarını çoğu zaman fark etmezler bile! Bu yüzden de, İslamcılık konusu gündeme geldiğinde, örnekler, İslamcı hareketlerin sürdürdüğü tevhidi gelenek çizgisiyle ve inşa etmeye çalıştığı söylemle doğrudan ilgisi bulunmayanlar arasından seçilir. Bu tutum, İslamcılığın anlaşılmaktan ziyade, anlamından saptırılmak ve karalanmak istendiğini gösterir.

İslamcıların ekonomi anlayışını, sömürüye ne dediklerini ya da adalet anlayışları, nasıl bir hukuku savunduklarını, nasıl bir siyaset izlediklerini merak edip, bu merakı Kur'an'dan ve Kur'an'ın mesajını önceleyen hareketlerin savunusundan gidermek yerine, olmadık yerlerde aramak, karanlıkta kara ipi ışıksız aramak gibidir. Bu arayışın, bulmak için yapılmadığı ise yeterince açıktır.

III. Siyasal Partileri Eleştirmek

Türkiye'deki İslamcılık tartışmalarını, Cumhuriyet dönemi siyasi partilerle sınırlayarak, toplumsal-siyasal hareketleri es geçmek ve "MSP-RP-FP-AKP" çizgisini, Türkiye'deki İslamcılığın tarihi gelişiminin tek çizgisi olarak görmek, bu konuda sık düşülen hatalardan biridir. Mezkur partilerin gelişimi/dönüşümü, İslamcılığın seyri şeklinde değerlendirilir. Bu partiler birbirinin devamıdır ve Türkiye'de belirli bir kitlenin görüşünü ortaya koyar. Hassasiyetleri ve siyasetleri elbette ki eleştirilebilir, fakat bu eleştirilerin ne amaçla yapıldığı da önemlidir.

Refah Partisi'nin ya da AKP'nin bildirilerindeki ifadeleri, İslamcı hareketin programıymış gibi değerlendirdiğinizde, İslamcılık konusundaki bilgi birikiminizi de ortaya koymuş olursunuz! İslamcı hareketlerin böyle bir yaklaşım ile eleştirilmesi, Bülent Ecevit, Doğu Perinçek ya da Deniz Baykal üzerinden sosyalist hareketlerin eleştirilmesine benzemektedir.

Ne yazıktır ki, Türkiye'de çoğunlukla Müslümanların oy verdiği bu partilere yönelik eleştiriler, çoğu zaman haddini aşarak, kaba bir İslam düşmanlığına dönüşmektedir. Bu noktada, laik ve anti-laik kutuplaşması derhal siyasetin dolanımına sokulur ve bu partiler üzerinden, Türkiye'deki Müslüman halka sopa gösterilmek istenir. Kendini anti-laik kampın sınırlarında görenler, dışarıda bıraktığı halk kitlesine her türlü jakobenliği layık görürken; eşitlik, adalet ve özgürlük taleplerinin yalnız kendi yandaşları için geçerli sayılabileceğini de ortaya döker. İlginçtir ki, bir çok kesim, resmi ideolojiye ya da düzene karşı eleştiriler getirirken, hedef tahtasında Müslümanlar ya da İslamcılık olduğunda, hemen düzenin safında yer tutabilmektedir! Böyle bir tutarsızlığın öz eleştirisini yapamayanların, İslamcılık hakkında söyleyeceklerine prim verilmemesi gerektiğini söylememize gerek var mı?

İslamcılığı, mevcut düzen içinde hükümet olmanın aracı sanan, Türkiye'deki İslamcı hareketlerin muhalefet ettikleri asıl militarist iktidara karşı geliştirdikleri köklü eleştirileri ve karşı çıkışları atlayarak, sistem içi pragmatist partisel hesapların fikri zemini gibi sunan ve hareketin tüm köklerini Osmanlı'nın son dönemindeki Pan-İslamizme bağlayarak konuşanlar, bir eleştiri getirmiş sayılmaz, aksine bu konuda tashih edilmesi gereken ne kadar hataları ve bilgi noksanlıkları olduğunu gösterir.

Bu durum, İslamcılığı, salt 19. yüzyıl Batı sömürgeciliğine karşı gelişen işgal karşıtı bir harekete indirgeyenlerin bakış açısından da çarpık bir hal arz eder. Oysa ki; İslamcılığı gerçekten anlamak isteyenler, İslam'ı hayata taşırken tevhid ve adalet mesajını her zaman ön planda tutan ve bunun için ağır bedeller ödemeyi göze alabilen Müslümanları, Hz. Peygamber'in vefatından sonraki tüm tarihsel süreç boyunca bulabilir. Fakat buna rağmen, bilinçli bir körlüğü tercih edenler, kendi köklerinin modern zamanlarla sınırlı olduğunu elbette fark edemezler!

Tecdidi ve ıslahı savunarak, İslam'ın temel kaynaklarına vurgu yapan öze dönüş hareketleri, Müslümanların yaşadığı bir çok coğrafyada, birbiriyle paralel ya da ardıl olarak ama her zaman ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılda 'İslamcılık' denilen tevhidi uyanış olgusunun tarihsel kökenini görmeden, konuyu böyle bir takvime bağlamak bir yanılgıysa, Türkiye'deki İslamcılık hareketini siyasal partilerden tartışmaya başlamak ise yanılgıyla tanımlanamayacak kadar büyük bir cahilliktir.

IV. Çarpık Bakış Açıları

İslamcılık eleştirilerindeki diğer bir hata da, konuyu "tarikatlar, cemaatler ve şeyhler" ekseninde değerlendirmektir. Bu yaklaşımda, tarikatların ve cemaatlerin sosyal hayatta görünüm kazanması,  ülkedeki sosyal ve siyasal ortamdan ziyade, birtakım dışa yönelik senaryolarla açıklanır. Devlet, emperyalizm ve kapitalizm ile sıkı bir ilişki ve pazarlık halindedir. Dolayısıyla, ülkedeki her gelişme, dış faktörlerle açıklanır. Örneğin, ABD'nin, komünizmi engellemek için İslam'ı kullanmasından ve İslami hareketlerin önünü açtığı gibi bir tespitten yola çıkılarak, Türkiye'de yaşanan gelişmeler böylesine dar ve ilgisiz bir çerçeveden değerlendirilmeye çalışılır.

Böylece "Din, afyondur!" argümanı, İslamcılığın emperyalizm ile işbirliği içinde olduğu ve her ikisinin de bu işbirliğinden fayda elde ettiği gibi son derece gülünç bir yaklaşımla izah edilmek istenir. Buna göre, emperyalizm her gittiği yere 'gericiliği' de götürmektedir. Gericiliğin her türü, emperyalizmin girdiği ülkenin milliyeti ya da dinine göre belirlenir. Amaç ise "dinlerin halkı kaderci yapması ve sömürüye karşı gelişebilecek tepkileri yumuşatan bir rol oynaması"ndan istifade edilmesidir. İslamcıların bu işbirliğinden faydası ise iktidara ulaşabilmelerine ses çıkarılmamasıdır!

Benzer bir yaklaşım da, Türkiye'de, "din"in, devlet tarafından ideolojik bir aygıt olarak kullanıldığı, dolayısıyla, İslamcılığın da devlet tekelinde gelişen bir hareket olduğu iddialarını ortaya atanlarda görülür. Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi, 1945-50 yılları arasında 20'yi aşkın partinin İslami nitelik taşıyan, İslam'ı kullanarak iktidarı hedefleyen partiler olması, Sebilürreşad, Hür Adam, Büyük Cihat, İslamiyet gibi İslamcı dergi ve gazetelerin yayınlanması gibi bir çok olay, üzerinde herhangi bir yoruma ve tarihsel sürece bağlanmadan, bizzat emperyalistlerin kurduğu bir tezgahmış gibi açıklanır!

Bu, sadece halkı değil, egemen ideoloji dışındaki tüm ideolojileri ve muhalif hareketleri edilgenleştiren son derece çarpık bir bakış açısıdır. Dönemin gelişmelerini, bir çırpıda Türkiye coğrafyasına girmek isteyen emperyalizmin saha çalışması gibi sunmak, birçok soruyu havada bırakmaktadır.  Bu çarpıklığa tersinden bakarsak, bu iddianın sahipleri için de ayrı bir oyun kurulabilir. Böylece, ideolojiyi sadece egemenlere has görenlerin düştüğü hata, güncelliğini korumuş olur. Oysa, bunun doğru olmadığının ortaya çıktığının üzerinden neredeyse yüz yıl geçti!

Kabul edelim ki, bu tür eleştirilerin ne siyasal ne de sosyal açından ayakları yere basan bir tarafı bulunmaktadır. İslamcılığın çıkışını, batının işgallerine karşı gelişen tepkiyle açıklayanların, daha sonrasında ise İslamcıları emperyalizmin yedeğinde görmeleri, başlı başına tam bir şaşkınlık halidir. İslamcılık hakkında son cümleleriyle önceki cümlelerini tekzip edenlerin tutarsızlıkları, maalesef eleştirel zihin yoksunluğundan öte, dine karşı yaklaşımdaki hastalıklı tutumun bir yansımasıdır. Halkın tepkisini çekmekten korktukları için İslam karşıtlıklarını açıktan sergileyemeyenlerin, "İslamcılık" eleştirisi adına körü körüne demagoji yapmalarının izah edilir tarafı hiçbir bulunmamaktadır. Bu konuda, hiç değilse kendi ağızlarından çıkanlara kulak verseler, acziyetlerini fark ederler ve herhalde hala yıllar öncesinden kalma klişe sözleri aşmanın zamanının geldiğini anlarlardı.

1945 sonrası yeni bir boyut kazanan sömürgecilik ilişkilerinin, İslamcılığın önünü açtığını varsaymak, İslamcılığı komplolaştırmak, tarihi olayların önünü ve arkasını birbirinden koparmak ve birbirine karşıt olguları neden-sonuç ilişkisi içinde sunmak, eleştirel bir tutumdan ziyade, ancak hınç psikolojisinin somut ürünü olabilir. İslami hareketlerin ortaya çıktıkları tüm zamanlarda "haksızlığa, zulme ve zalimlere karşı tavır alma", "adalet" ve "özgürlük" gibi ilkeleri savunduğu, hayata taşımak için mücadele verdiğini ısrarla görmezden gelenler, bugün dünyada işgalci devletlere karşı mücadelenin hangi ideolojiden kaynaklandığına iyi bakmaları gerekmektedir.

İçinde bulunduğu baskı rejimlerinde bir yandan kendi içinde öze dönme ve arınma mücadelesi veren, tevhid ve adalet çağrısını hayatın her alanında gündemleştiren ve kitlelerinin ıslahını önceleyen İslamcılık hareketini tarihsel bağlamında değerlendiremeyenler, herhalde tarihin kendi ideolojilerine dayanak sağlamaktan öte bir işlevi olmadığını zannetmektedir. Fakat, belirttiğimiz gibi bu sadece bir zandır.

V. Kullanılan "İslamcılık"

İslamcıları, düzenin kitle desteği olarak gören ve İslamcılığın, inisiyatif geliştiren bir hareket olmasından ziyade "kullanılan" bir ideoloji olduğundan bahsedenler, iddialarını yaşananların sosyal ve siyasal analizlerinden elde ettikleri sonuçlardan ziyade, birtakım yanlış teorilere sığınarak oluştururlar.

Bu yaklaşım, giderek paranoya haline dönüşür. Öyle ki, 1980 sonrası cunta yönetiminin ortaya attığı Türk-İslam sentezi dahi, "İslamcılara rahat bir zemin hazırlamak" ile izah edilir. "Yeşil Kuşak" projesi gündeme getirilerek, İslamcıların emperyalist ABD tarafından da desteklendiği ifade edilir ve hatta İslamcıların siyasi anlamda herhangi bir ahlaki çekincelerinin olmadığı dahi iddia edilebilir.

İslamcılık hakkında söylenilenlerdeki en büyük sorunlardan biri de böylece kendini bir kez daha gösterir. Belirli bir İslamcılık anlayışından ya da Türkiye'deki İslami hareketten bahsetmekten ziyade, genellemelere gidilerek, tonu yeşile çalan her şey, İslamcılık başlığı altında eleştirilir. İslamcılıkla ilgisi olmayan örnekler dahi bu tartışmanın içine dahil edilir. Eleştirel anlamda hiçbir ölçüsü olmayan bu yaklaşım, dar bir polemikten kendini kurtaramadığı için gerçeği de göremez. Tutarsızlık da bundan kaynaklanmaktadır.

Burada amaç, İslamcılığın, kendi dinamikleriyle gelişen ve belirli bir tarihsel süreci kapsayan bir ideoloji ya da hareket olarak gelişemeyeceğini söylemektir. Bu yüzden, İslamcılık ya "Batı"ya karşı kompleksin ve işgal hareketlerine karşı bir çıkışın tanımıdır ya da Batı'nın, çeşitli ideolojileri bastırmak için ortaya attığı bir projedir. Ama her halükarda, kendi başına bir anlamı ya da değeri yoktur. Elbette ki, böyle bir  yaklaşımın, kendi dışındaki her türden gelişmeye şüpheyle yaklaşan ve komploculuğu, eleştiriyle karıştıran bir zihniyetin hatası olduğu rahatlıkla anlaşılabilir.

VI. Adalet, Hak ve Özgürlükler

Adalet arayan bir dünyada, İslamcılık eleştirisi yapanların, İslam'daki adalet anlayışını gündeme getirmeyecekleri düşünülemez. Fakat konunun gündemleştirilmesi, İslam'ın adalet kavramına yüklediği anlam ve bu kavrama tarih boyunca nasıl yaklaşıldığı hususunu ortaya koymaktan ziyade, birtakım uydurma hadislerin ya da tarihsel açısından şüpheli rivayetlerin ön planda tutulmasına ve İslamcıların adalet anlayışını "daha çok yönetenlerin yönetilenlere adil davranması"yla sınırlıymış gibi sunulmasına yöneliktir. Oysa gerek Kur'an'da adalet ile ilgili ayetlere bakan, gerekse Kur'an bütünündeki adalet anlayışını inceleyen bir kişinin, İslam'ın, adaleti sadece "yönetim" konusuyla sınırlandırmadığını görecektir. Fakat eleştiri, belirli bir bakış açısı olmadan ve eleştirilenlerin temel kaynağından bağımsız bir şekilde yapılırsa, ortaya yanlış sonuçların çıkması kaçınılmaz olacaktır.

Türkiye'deki hak ve özgürlükler mücadelesinde, İslamcıların genellikle rejim ile birlikte saf tuttuğu ve taleplerinin yalnızca kendileriyle sınırlandırıldıkları yönünde gelen eleştiriler de devam etmektedir. Buradaki yanılgı, hak ve özgürlükler alanında verilen mücadelede, Müslümanların "haklının, doğrunun değil, oligarşinin devletinin yanında durduğu"nu söyleyip, özgürlükleri sadece kendi inançlarıyla sınırlandırdığını düşünmektir.

Herşeyden önce bu tür bir eleştirinin konusu, İslamcılık olamaz. Çünkü İslamcılık, her dönemde, "tevhid, adalet, özgürlük" mücadelesini kendine amaç edinmiştir. Adaletin, zulüm ve ifsadın ortadan kaldırılmadan, hayatın ve mevcut düzenin ıslah edilmeden kurulamayacağı ise aşikardır. Bu yüzden Müslümanlar, tevhidi mücadele boyunca haksızlıklara boyun eğmeden Hakk'ın şahitliğini yapmanın, zulme boyun eğmemenin ve zalimler karşısında sessiz kalanın dilsiz şeytan gibi olacağının örnekliklerini sergilemişlerdir.

İslamcılık eleştirilerine kalkışanların, insanlık tarihi boyunca Peygamberlerin verdiği mücadeleden bihaber olmaları ve tarihi sadece belirli evreler ve devletler üzerinden okurken, salihlerin verdikleri mücadeleyi görememeleri, bilinçli bir tercih değilse, bu konuda da bilgi noksanlıkları olduğunu ortaya koyar.

VII. Mesele Sadece "Türban"mı?

İslamcılık konusunda bu kadar eksiklik ve zaaf taşıyan ve kendi bütünlüğü içinde dahi belirli bir tutarlılığa sahip olmayan görüşlerin, başörtüsü yasağı karşısında yürütülen mücadeleyi kavrayabilmesi de mümkün görünmüyor. Aksi takdirde, "'Zulme direneceğiz!' sloganının karşılığı "Türban yasağına karşı direnmedir, fazlası değil..." gibi iddialar ortaya kolaylıkla atılabilir. Oysa ki, Müslümanlar açısından başörtüsü yasağına karşı direnmek, bizatihi 'fazlası'na işaret etmektedir. Buradaki yanılgı, yasağı kavrayamayanların yasak karşıtı geliştirilen kimi argümanlara bakarken; başörtüsü yasağının asıl boyutlarını ve yasağa karşı halen yürütülmekte olan mücadelenin temel itirazlarını anlayamamalarından kaynaklanmaktadır.

Başörtüsü yasağı, baskı rejiminin bu ülke halklarına dayattığı resmi ideolojinin kabul görmediğinin somut bir tezahürüdür. Yasağa karşı çıkmak ise, zulüm düzeninin reddedildiğini ortaya koymaktadır. Sorun sadece hak ve özgürlükler ya da inanç, düşünce ve eğitim özgürlüğü mücadelesi değildir. Bir din olan İslam ile devletin resmi ideolojisi arasındaki uyuşmazlık, başörtüsü yasağında kendini açığa vurmaktadır.

Başörtüsü eylemlerinde ise 'cunta rejimi'nin baskılarına yönelik eleştiriler yükseltilirken, ülkedeki diğer sosyal sorunlar da gündeme getirilmektedir. Bugün başörtüsü yasağını Türkiye'deki ve özellikle Ortadoğu coğrafyasındaki sorunlardan ayrı düşünmek, doğru değildir. Çünkü sömürgecilik anlayışının İslam'a ve Müslümanlara yönelik uygulamaları, her yerde aynıdır ve bu bağlamda başörtüsü yasağı, küreselleşen hegemonyanın çirkin yüzünü göstermektedir.

Türkiye'de başörtüsü yasağı sorununu sahiplenmeden, muhalif bir siyaset izleyebileceğini zannedenler, işte bu yüzden kalıcı ve kabul gören bir hareket inşa edememektedir. Irak'ın işgaline karşı çıkanlar, Filistin'deki siyonist vahşete hayır diyenler ya da Lübnan halkına destek mesajı verenler, öncelikle bu ülke halklarının ortak kimliklerine bakmalıdır. HAMAS'sız bir Filistin direnişi ya da Hizbullah'sız bir Lübnan olamayacağını iyi görmelidir ve hem HAMAS'ın hem de Hizbullah'ın İslamcı direniş örgütü olduklarını kesinlikle unutmamalıdır. Türkiye'de başörtüsü karşıtlarıyla aynı yerde saf tutanlar, Ortadoğu sorununda "emperyalizm" karşıtlığına soyunduklarında, nasıl bir tutarsızlık içinde kaldıklarını anlayamadıkları sürece, söyleyecekleri sözün bir hükmü kalmayacağını iyi bilmelidir.

Türkiye'de başörtüsü yasağına hayır demek, tüm bu adaletsizliklere, haksızlıklara, işgallere ve katliamlara karşı çıkmakla aynı anlamdadır. Başörtüsünü savunmadan, Filistin ya da Lübnan'ı savunamazsınız. Bölgedeki halkların çoğunluğunun ve direniş hareketlerinin kendilerini İslam'la tanımladıklarını gündeminize almayarak, gelecekte gerçekleşmeyecek ütopyalar üzerinden reel durumu görmezden gelerek takınacağınız siyasi tutum, bu bölgedeki mücadele hattında tutunamamanıza yol açar. Bu yüzden, başörtüsü yasağını, sadece kamusal alanda başörtüsü takmayla sınırlandırmak ve kendine sorun edinmemek, zulmü hiçbir sınır tanımayanların tuzaklarına gözü kapalı düşmektir.

VIII. "İslamcılığı" Doğru Okumak

Eleştiri, gözü kapalı yapıldığı sürece, karanlığın devam ettiği zannına yol açacaktır. Bugün tevhid ve adalet vurgusu yapan, kardeşlik ve dayanışma şuurunu önceleyen İslamcılık, dünyadaki ABD hegemonyasına ya da Siyonist saldırganlığa karşı omuz omuza direnmektedir. Irak'ı, Filistin'i ve Lübnan'ı gündemleştirenlerin, Ortadoğu halklarının kurtuluş için tek alternatif olarak İslami direnişi sahiplendiği bir noktada, İslamcılığı çözümsüzlük olarak görmeleri, İslamcılık eleştirilerindeki çelişkinin derinliğini ortaya koymaktadır.

İslam'ın bir din değil kültür öğesi olarak yaşatıldığı bir toplumda, daha inşa aşamasındaki İslami mücadeleyi görmezden gelerek, İslam dışı bir sürü unsuru ve örneği İslamcılık olarak zikretmenin; İslamcılığı anlama noktasında herhangi kazanım sağlayamayacağı açıktır.

İslamcılık eleştirilerinde bu kadar çok hata yapılmasının temelinde ise, eleştirenlerin tartıştıkları konu hakkında belirli bir bilgi birikimine sahip olmamaları ve önyargıları yatmaktadır. Eleştirel anlamda sağlanamayan bütünlük ve konuyu izah ederken ortaya çıkan tutarsızlık ise, ortaya atılan iddiaların havada asılı kalmasına yol açmaktadır.

İslamcılığı anlamak, tartışmak ve eleştirmek için, bugün bu kavrama yüklenen anlamın, tarih boyunca hangi hareketlerde ve hangi argümanlarla ortaya çıktığını iyi analiz etmek gerekmektedir. Ancak o zaman, insanlık tarihi boyunca Müslümanların haksızlık ve zulüm düzenlerine karşı her dönemde mücadele ettiği gibi, halk arasında İslam diye yaşatılan geleneksel ve kültürel öğeleri de ıslah etmeye çabaladığı ve bunun kesintisiz bir süreç olarak devam ettiği görülebilir.

İslamcılığı anlamak için birbirinden kopuk olayları, tutarsızca birbirine eklemlemeye kalkışmaktansa, insanlık tarihi boyunca devam eden tecdid ve ıslah hareketlerinin halkalarını takip ederek, bugünkü gelişmeleri böylesi bir perspektiften okumak, seviyeli bir İslamcılık tartışması başlatabilmek için daha verimli olacaktır. Aksi takdirde, söylenenler afaki yorumlardan ve mahalle kahvehanelerinde yürütülen tartışmalarından öte bir anlam taşımayacaktır.