Nübüvvetten Risalete

Bahadır Tok

Her dilin kendine ait kavramları vardır. Bu kavramlar, o dilin ait olduğu kültür havzasının koku, renk ve dokusunu yansıtırlar. Bunların zenginlik ve genişliği, aynı zamanda o kültürün kullandığı araçları da yansıtır. Kavramların zenginliği, o kültürün zihinsel haritasını da kodlar. Yani dil ve zihin ilişkisi, bir birini tetikleyen bir süreci ifade eder. Aslında zihni belirleyen de dildir. Bir zihin, dili oranınca algılar, düşünebilir ve üretebilir. Zihin, kullandığı dilin konseptinin dışına çıkamaz. Bir anlamda zihniyetin ufku ve sınırları, dilin sınırları içindedir ve bununla kendine bir dünya görüşü veya âlem tasavvuru inşa edebilir.

İnsan, kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür. Daha farklı bir anlatımla her şeyin bir ismi vardır ve bu isimlerin insan zihninde mutlaka bir karşılığı olduğundan/olması gerektiğinden dil, düşünebilmek için zorunlu bir enstrümandır. Mevcudu tanımlayabilmek için "Dil, varlığın evidir." Her şey ismi ile algılanıp ismi olmayan varlık söz konusu olmazken insan idraki, anladığı dilin imkânları ve derinliği çerçevesinde bir anlama faaliyeti yürütür. Bunun ötesi 'anlam'a ulaşmak için zaten mümkün değildir. Bir Alman'ın Almanca konuşup Almanca düşünmesi, tabii olmakla beraber coğrafya itibariyle de Almanlar içinde yaşıyorsa bu bir zorunluluktur. Bu Alman için Çince bilmediği kabul edildiğinde, Çin kültürü içinde, kendi kültür dilinde karşılık bulabilen mefhumların dışında fazla bir şey bilmeyecek ve kendi dünyasında anlamı olan birçok şey burada bir anlam ifade etmeyecektir. Çin kültüründe önemli bir yeri olan herhangi bir materyal, Alman kültüründe kullanılmıyor ve bilinmiyorsa, salt görsel olarak ve indi fikir yürütmelerle ne kadar sahih bir anlam ve kavram faaliyeti gerçekleştirebilir?

Toplumların kullandıkları araçlar ve bunlara verdikleri isimler, o toplumların yaşantıları içinde karşılık bulmuş zihnî çabaların bir ifadesidir. Yani 'dil-zihin' ilişkisi, toplumların karakteristiğini de bir yönüyle ortaya koyar. Herhangi bir olgu, farklı toplumlarda farklı boyutlarda algılanabilir ve bu olguya farklı içerikler yüklenebilir. Mesela yağmur, her toplum için aynı 'değer'de değildir. Tarım toplumları için bir rahmet ve bereket olarak değerlendirilirken turizm toplumları için belki bir eziyet ve sorun olarak görülebilir. Dolayısıyla baktıkları zaviyenin farklılığı  nedeniyle aynı olgu, Eski Mısır toplumlarında ve Eski Yunan toplumlarında farklı farklı okunabilir.

Arap toplumları ve kullandıkları Arapça da kendi kültürel kodları içerisinde bir dünya görüşü oluşturmuş ve bu, onların hayatlarını yönlendiren, felsefelerini kuran kavramsallaştırmaları sonucunda gerçekleşmiştir. Olguları, olayları, eşyayı ve bunlarla ilişkilerini kullandıkları dilin imkânları içerisinde kurgulamışlardır. Dilin de insanlar gibi olmasa da insana bağlı olarak canlı ve değişken özelliği dikkate alındığında, yaşadıkları toplumların ilişkilerini yönlendirdiği ve etkilediği tarihî bir tecrübedir. Hatta kimi zaman bu farklı algılama ve anlamlandırmalar çatışmalara bile sebep olmuştur. Arapçanın da diğer diller gibi kendi kültürel kodlamasına göre anlam haritaları oluşturması, hem yapısı gereği hem de bulunduğu havzanın imkân ve şartları sonucudur.

Tarihi olarak Araplar çok sıkı bir nübüvvet geleneğine sahip değillerse de geleneksel olarak temel karakteristikleri haline getirdikleri 'atalar kültü' ile bölgede, özellikle ehli kitaba ve diğer hasımlarına karşı bir üstünlük vesilesi olarak İbrahim Resulullah'a intisab iddiasını sıklıkla dillendiriyorlardı. Bunun bir devamı olarak da Kâbe ve ona dair ritüelleri sahiplenerek Mekke toplumunda hem dinî kimlik olarak bir aidiyet krizi yaşamamış oluyorlar hem de hac mevsimlerinde gelen ziyaretçiler/müşteriler nezdinde bir meşruiyet ve itibar kazanmış oluyorlardı. 'Nübüvvet/nebi' kavramlarına doğru ve yerinde bir içerik kazandıramamış olmaları da onlara bölgede neden 'ümmi' dendiğini izah etmesi açısından dikkatle incelenmelidir.

'Ümmi' kelimesi, tam olarak "ana, asıl, öz, temel, esas" anlamlarına gelen Arapça 'ümm' kökünden türetilmiştir. "Ana" kelimesi her ne kadar anne ile aynı maksadı ifade ediyorsa da bir şeyin aslını, kaynağını, kökünü işaret eder. Yani 'ana-yol, ana-vatan, ana-dil, ana-yasa vs.' deriz fakat buradaki 'ana' kelimesinin yerine 'anne' kelimesini kullanamıyoruz. Kullanmaya kalktığımızda 'asıl' anlamın dağıldığını, 'öz' anlamı karşılamadığını görürüz. Aynı durum "ummu'l-kitab" (3/7; 13/39), "ummu'l-kura" (6/92; 42/7) vd. ayetler için de geçerlidir.

İlk bakışta aynı şeyleri ifade ettikleri düşünülen kelimeler, her yerde birbirinin yerine kullanılamaz. Her kelimenin kendi anlam sahası içinde bir bütünlüğünün olduğunu da bu örnek üzerinden görmüş oluyoruz. Yine, Yusuf Suresi 2. ayeti ile Zuhruf Suresi 3. ayetinde sadece  "enzelnahu/indirdik", "cealnahu/kıldık-eyledik-yaptık" şeklinde sadece fiiller değişmiştir. Buna rağmen anlam sahalarının farklı oluşları nedeniyle iki ayrı fiil, birbirlerinin yerine kullanılamaz.

"Ümmi" kelimesinin Kur'an'da şu şekillerde kullanılmaktadır:

"Acaba onlar bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizledikleri ve açığa vurdukları her şeyi bilir. Onların içinde bir de ümmiler vardır ki, bunlar kitabı bilmezler. Bütün bildikleri birtakım asılsız kuruntulardır. Onlar sırf zanlara kapılmışlardır. Vay, Kitabı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere satmak için, 'Bu Allah katındandır.' diyenlere! Vay ellerinin yazdıklarına! Vay kazandıklarına!" (2/Bakara, 77–79)

            Bu ayetlerde, ehli kitaptan bahsedildiği açıktır ve onların 'kitap' diye hevalarının ürünü safsataları, üç-beş kuruşluk menfaat için 'Allah'tan' diye pazarlamaları tehdit içerikli bir dille kınanmaktadır. Ümmilerin ise ehli kitab olmayan Araplar olduğu ve herhangi bir 'kitap-vahiy' bilgisine ve bağlılığına sahip olmadıkları için böyle bir şeyi zaten teknik olarak yapamayacakları açıkça ifade edilmektedir.

"Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: 'Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah'a teslim ettim.' Ehli kitaba ve ümmilere de: 'Siz de Allah'a teslim oldunuz mu?' de. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok, eğer yüz çevirdilerse sana     düşen, yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını çok iyi görmektedir." (3/Al-i İmran, 20)

Bu ayetlerde de ümmilerin Araplar olduğu ve kelimenin okuma-yazma bilmemekle bir ilgisinin olmadığı izahtan varestedir.

"Ehli kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların, 'Ümmilere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur.' demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar. Hayır, öyle değil; ahdini yerine getiren ve günahtan sakınan bilsin ki, Allah sakınanları şüphesiz sever." (3/Al-i İmran, 75-76)

"Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi Resul'e uyanlar var ya, işte o Resul onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Resul'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen 'nur'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır." (7/Araf, 157)

"Ümmilerin (kitapsız kimseler) arasından, kendilerine ayetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir resul gönderen O'dur. Onlar, daha önce, şüphesiz apaçık bir sapıklık içinde idiler. Resulünü henüz kendilerine katılmamış bulunan diğer insanlara da göndermiştir. O, azîzdir, hakîmdir." (62/Cuma, 2-3)

Ayetlerde görüldüğü üzere ümmi kelimesi, Türkçe meallerin hemen hemen tümünde bir tercüme hatası olarak arz-ı endam ettiği şekilde 'okuma-yazma bilmeyen' anlamında değil, bununla ilgisi olmayan bir kavram olarak 'kitapsız' bir toplumu, yani ehli kitap olmayan anlamında vahiyle bağları olmayan, vahiyle tanışmamış Hicaz Araplarını (hatta biraz daha özelleştirirsek Mekkelileri [6/92; 42/7]) vasfeden bir terim olarak karşımıza çıkar. Kur'an'da 6 yerde geçen bu kelime Arapların bölgedeki isimleri ya da vasıfları olarak kullanılmıştır.

Ümmi teriminin, tamamen Hicaz Araplarını tanımladığında kuşku olmadığı gibi, okuma-yazma bilmeyen anlamını çağrıştıracak herhangi bir işaret de mevcut değildir. Ümmi kelimesinin 'okuma yazma bilmeyen' şeklinde anlaşılmasında "(Ey Muhammed!) Sen bundan önce bir Kitap okumuyordun, elinde onu yazmıyordun. Eğer öyle olsaydı iptalciler kuşkulanırdı." (29/Ankebut, 48) ayeti etkili olmuş olabilir. Fakat burada da Şura Suresi 52. ayetinde olduğu gibi Resulullah'ın önceleri vahiyle bir ilişkisinin olmadığı vurgulanmaktadır.  Ancak ümmi kelimesinin geçtiği ayetlerin böyle bir fikre kapı aralayan bir yönü ve tedaisi yoktur. Ayrıca kelimenin 'kitapsızlık' anlamını izah edici daha bariz ayetler de vardır: "Oysa Biz, onlara okuyacakları bir kitap vermemiş ve senden önce de onlara bir uyarıcı göndermemiştik." (34/Sebe, 44) Hem o dönem için 'okuma-yazma' bilip-bilmemenin, kişileri ya da toplumları tanımlamak için kullanılan ayırt edici bir 'alamet-i farika' olma durumu da söz konusu olamaz. Kaldı ki Kur'an'ın yazılı bir metin olmaksızın (6/7) resulün kalbine ilka olması (26/194) zaten Kur'an'ın görsel bir metin olmadığını ortaya koyuyor. Bununla beraber ilk inen vahiy, metinsel bir okumadan (tilavet) değil de ontolojik ve kuşatıcı bir okumadan yola çıkar (kıraat). Kaldı ki, 'ikra' lafzı, harfler üzerinden metinsel bir okuma değildir. Metinsiz bir okumadır ve İbrahim Resulullah'ın, yıldızları, ayı, güneşi ve gökyüzünü okuması da aynı okuma sürecinin bir parçasıdır. Bir metin ya da ezber üzerinden yapılan okumalar da Kur'an'da zikredilmiştir fakat bunu karşılayan terim, apayrı bir kelimedir. Tilavet kelimesi verili bir okumayı ifade eder ve bu okumada kıraat değil ilan ve bildiri içerikli bir eylem söz konusudur. Bir hatırlatma ve vicahi bir uyarı maksadını içeren bu okuyuş, Cuma Suresi 2. ayetinde "yetlu aleyhim ayatihi/O'nun ayetlerini onlara okuyan" şeklinde geçmiştir. Kitabın ayetlerinin okunmasından bahsedildiğinde mutlaka "tilavet" kullanılır. Kevni/ontolojik bir okumada, tefekkür, tedebbür ve diğer bağımsız zihni durumlar için k-r-e (kıraat) kökünden türeyen kelimeler kullanılır.

Bu kısa izahtan sonra asıl konumuz olan "nübüvvet"e dönebiliriz. Vahyi kültürden uzak olmaları sebebiyle Arapların nübüvvete yabancı oldukları ve bu durumu izah sadedinde 'ümmi' kavramının kullanılması oldukça dikkat çekicidir. Bu bağlamda kavramsal açıdan gerek nübüvvet gerekse risalet kelimelerinin; bölge Araplarının bakış açılarının dışında, yeni bir literatür oluşturarak onları farklı ufuklara taşıdığı tespiti rahatlıkla yapılabilir. Zira ilahî vahiy, bu kelimelere onların yükledikleri anlamların dışında daha spesifik ve terminolojik bir anlam kazandırmıştır. Bu sebepledir ki nübüvvet gerçeği karşısında şaşkına dönen müşrikler, ona alternatif bir söylem oluşturamayınca ya da bunun imkânsızlığını fark edince (82/23) Resule gelenin Allah'tan oluşunun üstünü örtmek (10/38) maksadıyla onun; "esatiru'l-evvelin" (6/25), cinlerin fısıldadığı vehimler (15/6), büyü/sihir (10/2), kehanet eseri (52/29) ya da şiir (21/5) olduğu, birileri tarafından öğretildiği (16/103 ) yönünde enformatik sabotajlar tezgâhlamışlardır.

Allah'ın, vahyini vererek mesajını kullarına ulaştırmaları amacıyla görevlendirdiği elçiler, şeklinde tanımlanabilen bu terimleri, r-s-l ve n-b-v1 kök harflerinden türetir Arap dili. r-s-l kelimesi "gönderme, iletme" anlamlarına n-b-v kelimesi ise "haber, mesaj" anlamlarına kaynaklık etmektedir. Vahiy sürecinde kullanılış grafiklerine bakıldığında ilk kullanılan kelimenin resul (73/15; 81/19) olduğu, kullanılış trafiğine de bakıldığında r-s-l köklü kelimelerin daha fazla olduğu görülür. Rakamlarla ifade edildiğinde; r-s-l köklü kelimeler 584, n-b-v köklü kelimeler ise 158 defa kullanılmıştır. Arada bu kadar belirgin farkın olması, kavramların kullanılış alanları ve hangi maksada matuf kurgulanıldıkları ile doğrudan ilgilidir. Çünkü dillerde hakim olan şu kural oldukça önemlidir: Aynı anlamlara gelebilecek (eş anlamlı) kelimeler bazen verilmek istenen mesajın netliğine halel getirebileceğinden, maksadı en doğru aktarabilecek özel kelimelere ihtiyaç duyulur ki bunlar ıstılah (terim)lardır. Risaleti anlatan kelimelerin fazlalığı, onun çok yönlü oluşuyla doğru orantılıdır. Buradan hareketle risaletin, konsept olarak daha geniş bir anlam alanına sahip olduğu sonucuna varabiliriz.

R-s-l köklü kelimeler, lügatlere baktığımızda, özel bir maksat taşımaksızın herhangi bir şeyi, bir yere, birilerine gönderme, iletme anlamına gelir. Selam göndermekten tutun da mesaj, paket gönderme; gurbete ölüme göndermeye kadar Türkçede "göndermek, iletmek, yollamak" kelimelerinin hepsi r-s-l köklü kelimelerle karşılanır. Hatta Türkçeye de aynen geçmiş bazı kalıpları da vardır. Mesela ticari işletmelerde gönderilecek eşya liste ve belgelerine "irsaliye" adı verilir. Yine ileti/mesaj ya da mektup, küçük not anlamında "risale" de bilinen kelimelerdendir. Bunların içeriğinde "gönderme, iletme, yollama" olduğu da açıktır. Arapça'da (dolayısıyla Kur'an'da) bu kelime, bu anlam çerçevesinde kullanılan bir fiildir. Kur'an'da resuller ( 2/151), ruh/Cebrail (19/17) rüzgâr (25/48), ses/sayha/çığlık (54/31), taşlar savuran fırtınalar (29/40), dondurucu soğuk rüzgâr/kasırgalar (41/16) tayran ebabil (105/3), ordular (26/53), kurye (12/31) vs. r-s-l köküyle "gönderilir". Buradan hareketle, "İrsal-gönderme, resul/mürsel gönderilen, risalet ise gönderilen şey ve bunun mahiyetiyle ilgili olarak ortaya çıkan görev ve sorumluluktur." sonucuna ulaşabiliriz.

N-b-v ise, "haber, bilgi, mesaj" anlamlarında kullanılan "Nebe'" kelimesinin kök harfleridir. Bu kelimeyi ilginç kılan en belirgin özelliği, bir bilgi aktarımını ifade etmesidir. Daha net bir ifadeyle, gelen bilginin mutlaka "haber" karakterli oluşudur. Gelen mesaj "haber" nitelikli değilse o, nebe' değildir. Elbetteki bu haberin içeriği uyarı, korkutma, müjde, mükâfat, usul, davet vs. olarak çeşitlilik gösterecektir ancak değişmez özelliği "ihbar" olmasıdır. Öyleyse "Nebe'-haber/ihbar, nebi-haberi alan/veren, nübüvvet ise bu haber verme işinin bir sistematiğe dönüşerek başka haber teknikleri ve kaynakları ile karıştırılamayacak kadar spesifik ve eşsiz oluşunu ifade eder." sonucuna ulaşabiliriz.

Şimdi, bu iki konsept arasındaki ilişki ya da farklılıklara baktığımızda, temelde aynı manaları karşıladıklarında kuşku yoktur. Ancak vurgu yapılan duruma göre ön plana çıkan isim veya sıfat da kaçınılmaz olarak farklılaşır. Mesela insan kavramı, merkezi bir konuma sahiptir. Aynı zamanda, bu insanın bir yığın özellik ve yetenekleri de vardır. Bazı durumlarda bu yetenek ve özellikleri daha fazla dikkat çeker ya da konu bunlar üzerine yoğunlaşır. Şöyle ki; insanın bir cinsiyeti vardır ve bazı durumlarda "kadın-erkek" ismiyle ifade edilir ve bu ifade kullanılınca, "erkek insan-kadın insan" ibareleri abes durur. İnsan; eşine karşı eş, çocukları için anne-baba, kardeşlerine kardeş, komşularına komşu, akrabalarına akraba, satıcıya müşteri, müşteriye satıcı, ev sahibine kiracı, spor yapıyorsa sporcu, öğretmen, işçi, sendikacı, yazar, başkan, işveren, mahkûm, şahit, vb. bir çok sıfat veya isimle isimlendirilebilir. Ancak bütün bu isimlendirmeler, insan merkezlidir ve kimisi geçici kimisi ise kalıcıdır. Burada değişmez olan isimler ya da sıfatlar doğuştan sahip olunanlardır. Anlatılmak istenen, insanın (ya da ism-i failin) hangi boyutu ya da hangi özelliği ise, o isim/sıfatı ile tesmiye edilir ve bu kullanım, hemen hemen bütün dillerde genel geçer dil kaidesi olarak muhkem bir yere sahiptir.

Resul ve nebi kavramları da bu bağlamda incelendiğinde doğru anlaşılacaktır. Hiçbir kelimenin kök/asıl anlamdan bağımsız anlamlar kazanamayacağı hatırlanacak olursa, bu kavramlar da asıl anlam alanlarına ilişkin yerlerde kullanılırlar. Buradan hareketle, resul ve nebinin dilsel bir tanımlama olduğu gerçeği daha net ortaya konulmuş olur. Yani "Resul de nebi de Allah'tan vahiy alan olduğu halde neden bu farklı kullanımlar söz konusu?" sorusunun cevabı meseleyi daha iyi izah eder. Mesela Türkçe'de "baş/kafa" kelimeleri temelde aynı şeyi ifade eder. Fakat iki farklı kelime olmaları beraberinde zorunlu olarak farklı kullanımı da getirir. Baş ağrısı ile kafa ağrısı pek bir farklılık göstermiyorken, "Bu çocuğun kafası çalışıyor." cümlesini "Bu çocuğun başı çalışıyor." şeklinde kurmamıza engel olan asıl anlam farkı devreye girer. "Dizim acıyor." ile "Dizim ağrıyor." arasında belki belirgin bir fark okunamayabilir ama "Başım acıyor." ile "Başım ağrıyor." ifadelerini telif edemeyiz. Çünkü aradaki fark, anlamın belirginleştiği yöndedir. Bu bağlamda resul ve nebi mefhumlarının kullanıldıkları yerlere baktığımızda aradaki farkın sadece dile bağlı bir durum olduğu, nitelik olarak bir farklılığın olamayacağı, bunu iddia etmenin vahyin tabiatına dair itirazlar ya da çekinceler anlamına geleceği hatırdan çıkarılmamalıdır. Yani bir erkek; çocuğu için baba, babası için oğul, dedesi içinse torundur; ancak değişmeyen temel unsur onun kişiliği ve insan oluşudur.

Analitik bakışımıza devam edecek olursak; oluşturulan kavramın, kelimenin kökünden bağımsız olamayacağından mütevellid, nebi haber getiren, resul de bu haberi taşıyan2 olarak anlaşılabilir. Ancak nebi için haber getiren diye tercüme edildiğinde, anlamsal bir açık ortaya çıkacaktır. Çünkü "haber" kelimesi de Arapça'dır ve anladığımız haberi bildirir. Nebe ise haber anlamıyla birlikte, sıradan olmayan bir haberi, herhangi bir haberi değil de çok özel ve farklı bir haberi simgeler (78/1–2). Farklılığı, haberin niteliğinden ve gelişinden kaynaklanır. O halde "en-Nebi" kavramı, elçinin Allah ve onun vahyi ile ilişkilerini nitelemede kullanılırken (2/61), "er-Resul" de onun aldığı vahiyle beraber yeryüzündeki ilişkileri, pratik ve faaliyetlerine ve "beşer" oluşunun tebarüz ettiği alanlara dair kullanılır (42/51). Daha özlü olarak formüle etmek gerekirse; elçinin dikey ilişkilerinde "Nebi" sıfatı, yatay ilişkilerinde ise "Resul" sıfatı kullanılır ki, bu hem mefhum hem de mantuk olarak gayet anlaşılır bir üsluptur. Biraz daha açacak olursak, gabya, vahye ve onun mahiyetine dair nebi, onun uygulanışıyla ya da insanlara ve tebliğe dönük yüzüne dair ise resul olarak geçer.

"Böylece biz, her nebiye insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak." (6/Enam, 112)

"Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir resul gönderdik." (2/Bakara, 151)

Bu yüzden Kur'an, örneklik ya da tabi olmaya (2/143) dair hedef gösterirken (15/49), resul ibaresini kullanır (3/164). Çünkü resul ibaresi, daha isabetli, insan-ötesi ve güç yetirilemez bir durumu ortaya çıkarmayan daha somut ve beşer çağrışımlıdır (25/20). "İçinizden bir resul" ifadesi yeterince açıktır. Beşer yönünü ortaya koyması açısından da önemlidir resul kavramı (17/94); çünkü o günkü muhataplar melek ya da insan-üstü bir elçi beklerken (6/8) bununla maksatları, kendi bünyeleriyle uyuşmayan biri olduğunu gerekçe gösterip,  kendilerinden istenen şeyin insani olmadığını ileri sürmekti bir bakıma. Ancak ilahi vahiy onlara böyle bir hüccet bırakmamak için (6/9), bu itirazlarının önünü kapamıştır (17/93). Bununla hem risaletin yaşanabilir oluşunu hem de resulün "kul" oluşunu vurgular (35/32). Resule, ulûhiyete dair herhangi bir paye verilmediği gibi bunun imkânsızlığını da ortaya koyar (La ilahe illallah). Ölümlü oluşu (3/144), onun beşer oluşu gereğidir (25/20). Bu yüzden ilahlık iddialarına (özellikle Hristiyan muhataplarına) karşı resul ifadesi ön plana çıkar (3/49). Aynı zamanda onun hürmet ve kıymetini arttırmak için de nebi ifadesini kullanır (3/79). Bütün bunlar, ilahi muradın pürüzsüz anlaşılabilmesi için titizlikle gözetilen ve yanlış anlamalara mahal vermemek için dikkat edilen dil kurallarından başka bir şey değildir. Çünkü ilahi vahiy insana, onun konuştuğu dil üzere (44/58) gelmiştir ki akledilebilsin (12/2), itaat edilsin (4/64) ve gereği gibi sakınılsın (20/113). Resullerin kendi kavimlerinin lisanı ile gönderilmesi ve burada nebi değil de resul kelimesinin kullanılması (14/4) meseleye daha anlaşılır boyutlar kazandırıyor. Çünkü resul boyutu, hayata ve topluma yönelik bir kimliktir ve aksiyoner bir özelliğe sahiptir (9/128). Bundan ötürü nübüvvette vahiy, haber, gayb gibi unsurlar devreye girerken (9/64), risalette tebliğ, pratik ve açılım söz konusudur (5/67). Hatta elçinin inisiyatif kullanma hakkı söz konusu olduğunda, resul sıfatı ön plana çıkar. Aynı zamanda Allah'ın uyarılarda bulunduğu sırada (ki uyarılan elçidir) elçinin buradaki sıfatı resuldür (10/42–47; 4/106–107). Çünkü risalet bir hareket ve eylemsellik gerektirir (2/214). Ama nübüvvet daha çok işin felsefi diyebileceğimiz gaybi tarafını temsil eder (6/112). Bu, oldukça tabii ve dil kuralları içinde doğru ve isabetli bir ifade özelliğidir. Mesela bir grup insan içinde, birisini tanımlamak istersek, onun diğerlerinden ayrılan yönünü ön plana çıkararak ifade ederiz ki, diğerleriyle karıştırılma imkân ve ihtimali kalmasın. Tanımlamaya başlanırken, failin ilgi yönü veya neye yöneldiği veya o an hangi hal üzere ise, o durum o sırada ona ad olur, denebilir. Ya da o sırada hangi özelliği daha belirgin ise o özelliği ile tanımlarız. "Şu konuşan var ya?", "şu köşede oturan", "en arkada, ayaktaki", "şiir okuyan çocuk" gibi örnekler sıradan konuşmalarımızda bile kendini gösteren tasvir çabalarıdır. Burada ifade etmek istediğimiz temel vurgu, bir tanımlama yapılmak istendiğinde zorunlu olarak o dilin imkânları çerçevesinde kalınmasıdır. Aynı şekilde o sırada hâkim olan eylem ve yapılan iş ile yapanın ilişkisi de bu tanımlamada belirleyici olur. Bu yönüyle de baktığımızda, pratiğe yönelik olduğu için resule ait bir ön tanım ya da aidiyet ifadesi kullanmak zorunda kalırız, ama nebiye ait bir tamlama çabasına girmeyiz. Daha doğrusu Kitap da bunu yapmaz. Yani Allah'ın elçisi, kavmin elçisi, devletin elçisi, vd. gibi tamlamalar gerekli olur ki, kimin adına elçilik yaptığı anlaşılabilsin. Ama nebi için böyle bir tamlama gereksiz olur, çünkü nebi kelimesi özelliği itibariyle zaten herhangi bir haberin bilgisini değil de Allah'ın haberinin bilgisini ifade eder. Kısaca Resulullah ifadesi isabetli bir kullanım olur da, Nebiyyallah ifadesi, dilsel açıdan pek kullanımı olmayan bir durumdur. Ama mesela, Nebiy-i zişan ifadesinde olduğu gibi bazı sıfatlar getirilebilir.

Hem sadece resul-nebi değil, elçinin o sırada hangi vasfı ya da eylem/söylemi bahse konu olmuşsa, o durumu ifade etmek için bir tesmiye yapar Kur'an. O bağlamda ahiret ve akıbet konusunda uyarıyor ve korkutuyorsa münzir, müjdeliyorsa mübeşşir, aydınlatıyorsa nur, hiç çekinmeden fedakârlık yapıyorsa rauf ve rahim… gibi isimlendirmeler yapar.

Kur'an, vakıayı ve insan hayatını önemli ölçüde etkileme güç ve imkânına sahip olguları görmezden gelmez. Bazen bunlar üzerinde dikkatle durur bazen de kavramsallaştırma yolunu kullanarak yönlendirmelerde bulunur. Resul kelimesi anlam sahası geniş olduğundan "taşıma" yönüyle de ilginç bir kelimedir. Yani "gönderme" fiili "gönderilen" hakkında da bir fikir oluşturur. "Götürücü"nün kimliği de burada oldukça ehemmiyetlidir. İşte burada "gönderilen" ile "götüren" arasında sıkı bir ilişki vardır ve bu asla ihmal edilemeyecek bir önemdedir. Bir anlamda elçinin kıymeti, kimin elçisi oluşu ve neyin elçiliğini yaptığı ile doğrudan ilgilidir. Habercinin kıymeti de getirdiği haber ile doğru orantılıdır. Resul için taşıma aynı zamanda temsil demektir. Bu sebeple Allah örneklik ve ittiba hususunda resul ifadesi ile yönlendirmeyi somutlaştırır.

"Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir." (33/Zuhruf, 21)

Yine "Allah ve Resulü" ifadelerinin aynı bağlamda geçmesi bu konuda oldukça net fikir oluşturan karinelerdir. Mesela "Allah ve Resulü"nün haram kılması (9/29), hüküm vermesi (33/36), verdiği şeyler (9/59), vaad ettiği (33/22) ve bu tarz ayetlerde de "Allah ve Resulü" ibarelerinin yerine "Allah ve Nebisi" ibareleri kullanılamaz mıydı?

Hayır, zira maksadı en iyi karşılayan terim bu olduğu gibi, somut sosyal karşılıkları olan ve uygulama gerektiren alanlar, kavramsal olarak risalete tekabül eder. Ayrıca, resul kavramı hem insan hem de melek için kullanılabiliyorken (51/31), nebi kelimesi sadece insana mahsus kullanılmıştır. Yine buradaki temel faktör, kelimenin sınırlarının bundan başka bir anlama müsait olmamasıdır. Kelimenin bu yapısından olsa gerek; Muhammed Resulullah'ın nebilerin sonuncusu oluşunu ibraz eden Kur'an (33/40) nübüvvetin hitamı konusunda böyle sarih bir söz söylerken, risalet konusunda böyle bir tahdit ya da bunu çağrıştıracak herhangi bir kinaye dahi kullanmaz. Resulullah'ın ardından gelen mü'min nesillerin risaleti devam ettirmek gibi bir sorumluluklarının oluşu, nübüvvetin devam etmeyeceğinin bir sonucudur. Bu aynı zamanda şöyle de izah edilebilir: Mü'minler, Resulullahın resulleridir ve kıyamete kadar Resulullah'ın getirdiği mesajı insanlara taşımaya devam edeceklerdir. Nübüvvetin son bulması, bir daha vahyin gelmeyeceğine işaret ederken, risalet ise son halkası (hatem) tamamlanan bu vahyin (5/3) gelecek kuşaklara taşınmasına ve bunun sürekliliğine tekabül eder.

Geleneğin İsrailiyattan beslenerek inşa ettiği "elçi" figürünün önemli bir tarafı, Kur'an'ın anlattığı kalıpların dışında olduğu gibi, dile ait bazı formların tabulaştırılarak ve bunlara ilahi içerikler giydirerek bugüne taşıdığı "fenomen"; vehmidir, zanna dayanmaktadır. Mesnedini "ayet"ten değil, "rivayet"ten almaktadır. Ayrıca bu rivayetler de kendi bağlamlarında bütünlükten uzak ve tutarsız durmaktadır. Gerek hadis elbisesi giydirerek, gerekse de süreç içerisinde oluşan yargı sonucu itikad haline getirilen bu fikriyat, Kur'an zaviyesinden merduttur. "Nebi, kendisine kitap verilmemiş, resul ise kendisine kitap verilmiş kimseye denir" ya da "resul, kendisine şeriat verilmiş kimseye denirken; nebi, kendisine şeriat verilmediği gibi kendinden önceki şeriatlara tabi olan kimseye denir" veya "resul kavmine ilahi hakikatleri tebliğ ederken, nebi de kendisine yardım eden kimse" gibi tanımlamalar, zanna ve "elçilerin arasını ayırmaya" (4/152) yöneliktir. Bu tür iddiaların hiçbiri Kur'an'dan onay alabilecek bir isnada sahip değildir. Zira bu iddiaları çürüten net kullanımlar vardır (19/54). Ayrıca nebi veya resul olmanın, Allah'ın "ağır söz"ünden ve bunun gereklerini yerine getirmekten alıkoymayacağı için bir farkları olmayacaktır. Nebi ve resul kavramlarının birbirini tamamlayan unsurlar olarak kullanıldığı yerler de vardır ki, burada bu iki kavramın aynı ilgi dairesini ifade ettiğinde şüphe yoktur. Mesela Musa Resulullah için Meryem Suresi 51. ayette geçen hem resul hem de nebi ibareleri, onun bu iki kavramı mündemiç bir kimliğe sahip olduğunu, daha net söylersek; bu iki kavramın bir arada ve aynı kimseyi tanımlamak için kullanılması, aralarında herhangi bir farklılık olduğunu değil, aynı misyonun farklı yönlere bakan pencerelerini ifade eder. Aynı surenin 54. ayetinde de aynı ifade aynı formda İsmail Resulullah için kullanılır ki burada meallerin de bir hatasını kaydetmek isabetli olsa gerek. İlgili ayetlere bakıldığında:

"Kitapta Musa'yı da an, çünkü o bir muhlis idi ve bir resul bir nebi idi. Biz hem ona Tur'un sağ tarafından seslendik hem de onu yakarış makamında yakınlık mertebesine erdirdik. Ve rahmetimizden kardeşi Harun'u da bir nebi olarak ona lütfettik. Kitapta İsmail'i de an, çünkü o cidden va'dinde sadık idi ve bir resul, bir nebi idi." (19/Meryem, 51–54)

Burada ki ayet grubunda görüldüğü üzere, aynı kimseler için hem resul hem de nebi sıfatı uygun görülmüştür. Burada aynı kimseler için hem resul hem de nebi sıfatlarının kullanımı mezkûr bakış açısına göre kusurlu olacağından, kimi meallerde bunu, bu bakış açısına göre telif edebilmek maksadıyla, nebi için "peygamber" ibaresi seçilirken, resul için ise, terim anlamı ıskalanarak, lügat anlamı olan "gönderilen/ gönderilmiş" ifadesini kullanma yoluna gidilmiştir. Ancak bu zihniyet, bunu yapamayacağı yerlerde, bayrağı indirmiş görünmektedir. Mesela Hac suresi 52. ayeti böyle bir ayettir:

"Biz senden önce bir resul ve bir nebi göndermedik ki, o bir şey yapmak arzu ettiğinde, şeytan onun arzularına şüpheler karıştırmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın karıştırdığı şüpheyi derhal giderir. Sonra da Allah, ayetlerini güçlendirir. Allah, bilendir, hikmet sahibidir."

Ayrıca bu tarz ayetlerde, hem nebi hem resul ifadelerinin birlikte ve aynı formda kullanılmış olması, meselenin kendi bünyesinde de özel bir bütünlük oluşturduğunu gösterir. Nebi ve resul tamamen aynı maksada matuf ise bu, tekrar anlamına gelen ve gereksiz bir kullanım olmaz mı?

Ayetin bağlamını ve meramını bilmezsek, böyle bir okumanın oluşması gayet normaldir. Fakat o zaman da ayetin maksadını ve varacağı yeri kaybetmiş oluruz. O halde yapılması gereken şey, ayetleri siyak/sibaklarıyla doğru ve olması gereken bir tarzda, yani iç/dış bütünlüğünü gözeterek okumak olmalıdır.

"De ki: Ey insanlar! Ben ancak sizin için apaçık bir uyarıcıyım. İman edip salih ameller işleyen kimseler için mağfiret ve bol rızk vardır. Ayetlerimiz hakkında (onları tesirsiz kılmak için) birbirlerini geri bırakırcasına yarışanlara gelince, işte bunlar, cehennemliklerdir. Biz senden önce bir resul ve bir nebi göndermedik ki, o bir şey yapmak arzu ettiğinde, şeytan onun arzularına şüpheler karıştırmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın karıştırdığı şüpheyi derhal giderir. Sonra da Allah, ayetlerini güçlendirir. Allah, bilendir, hikmet sahibidir. Bunu, şeytanın karıştıracağı şüpheyi kalplerinde hastalık bulunan ve kalpleri kaskatı olan kimselere bir imtihan vesilesi kılmak için böyle yapar. Çünkü zalimler haktan uzak bir ayrılık içindedirler. Bu, kendilerine ilim verilenlerin Kur'an'ın, senin Rabbinden bir gerçek olduğunu bilip de ona inanmaları ve gönüllerini bağlamaları içindir. Allah inananları şüphesiz doğru yola eriştirir." (22/Hac, 49–54)

Bütünlükçü bakınca, ayetlerin inkârcılara bir cevap ve iman edenlere bir destek sadedinde olduğunu rahatlıkla görürüz. İçerikten de anlaşılacağı üzere, müşriklerin elçiyi yalanlamaları karşısında; elçinin apaçık bir uyarıcı olduğu, bunu aşikâr bir şekilde, gizlemeden ve dolaylamadan yaptığı, onun söylediğinin aynısını geçmiş elçilerin de söylediğini ve kendilerine verilen vahye karşı şeytanların onlara geleni bozmak için uğraştıklarını, ancak Allah'ın bunu gidermesiyle bunda başarılı olamadıklarını, buna izin vermesinin sebebi olarak da kalplerinde hastalık ve katılık bulunanları sınamak olduğunu, iman edenler için ise iman artırıcı bir durum olduğunu okumaktayız. O halde resul ve nebi ibarelerinin burada bir arada bulunması, şunu ifade eder: Allah elçileri hangi durum ve konumda olurlarsa olsunlar, gerek Allah'tan vahiy almaları dolayısıyla (nebi) gerekse de Allah'tan aldıkları bu vahyi kavimlerine tebliğ etmeleri ve uyarmaları halinde (resul), bunda bir değişiklik ya da artırma/eksiltme yapma/yaptırılma güç ve imkânına sahip değildirler. Aynı zamanda nübüvvetin ve risaletin birbirini besleyen kavramlar oluşuna da göndermede bulunur. Allah'tan vahiy almalarının (nübüvvet), beşer olmaları hasebiyle şeytanların telkin ve ayak kaydırma türündeki tehlikelerine maruz kalmaları, Allah vahyinin de bu riske maruz kalabileceği anlamını doğurmadığı gibi, böyle bir ihtimalin bile bulunması mümkün değildir. Çünkü "Onları, kovulmuş her şeytandan koruduk. Fakat kulak hırsızlığı yapan olursa, parlak bir ateş onu kovalar." (15/Hicr, 17–18) garantisi ile birlikte, elçi kullarına da bunu yapmaları halinde, "Eğer o, bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, Muhakkak onun sağ elini (bütün güç ve kudretini) çekip alıverirdik, sonra da onun şah damarını keser atardık. Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız." (69/Hakka, 44–47)  tehdidine uygun olarak derhal duruma müdahale ederdi. Kaldı ki, bunun olamayacağına dair daha sağlam ve vahyin nazil olurken bu tehlikelere karşı mutlak anlamda korunduğunu, şeytanların herhangi bir müdahalesinin külliyen olamayacağını sarahaten ifade eden bir ayet de şöyledir: "Şüphe yok o zikri biz indirdik biz, her halde biz onu muhafaza da edeceğiz." (15/Hicr, 9)  

Allah'ın vahyetmesi nübüvveti, bunun tebliği ise risaleti ifade eder dersek, isabetli bir tanım yapmış oluruz. Böylece bütün nebilerin resul, aynı zamanda bütün resullerin de nebi oldukları daha rahat anlaşılmış olur. Aynı metodolojiyi Kur'an'ın diğer kavramlarına da uygulamak mümkün, hatta gereklidir. Zira Kur'an'a ait kavramsallaştırmaları, Kur'an dururken başka kaynaklardan tahlil etmek, başta Kur'an'a yönelik bir edep problemini ortaya koyar. Ayrıca bir şeyi tanımanın en iyi imkân ve yolu, o şeyin bizzat kendisi ile mümkündür. Mesela "Bir insanı kendisi ile tanışarak mı daha iyi tanıyabiliriz, yoksa onun hakkında anlatılanlardan mı?" şeklinde bir soruya verilebilecek en mantıklı cevap, elbette ki "bizzat kendisinden tanımak" olacaktır. Çünkü bir şeyi en iyi yansıtan kendisidir. Kur'an'ı ve kavramsallaştırmalarını da en iyi ve önyargısız/mezhebi kalıpların dışında ancak Kur'an tanıtabilir. Bu kavramsallaştırmalara, iman/mü'min -İslam/müslim ibarelerini örnek olarak verebiliriz. Bu iki kavram da nihayette "resul-nebi" kavramları gibi Kur'an dışı bir yığın içerikle doldurulmuş "mağdur" terimlerdendir.

Doğru/sahih eylem, ancak doğru/sahih bilgiden kaynaklanabilir. Yanlış/batıl bir inancın kişi veya kişileri cennete götürmesi muhaldir. Nitekim resul-nebi arasında bir farkın olup/olmaması, itikat olarak bir problem teşkil etmese de Kur'an'a yaklaşım ve itikat edinme usulünde ciddi bir probleme işaret eder. Bunun yanında usuli olarak yapılan yanlışlar, başta masum görünse de, daha sonraki süreçte gerek ilkesel gerekse de pratik manada önemli sapmalara kaynaklık edecektir.

Tekrar edecek olursak; her nebi resul, her resul de nebidir. Resul ve nebi kavramları arasında bir farkın olması, mahiyette değil, dilin yapısı gereği, kelimelerin tekabül ettiği anlam sahası ile ilgilidir. Bunun ötesinde bir fark söz konusu değildir. Kur'an'daki veriler objektif bir gözle incelendiğinde bu, rahatlıkla görülecektir. Daha doğrusu, resul ile nebi kavramları arasında böyle bir ayrımın, ilahi murad içinde yer almadığı kolaylıkla ortaya konmuş olacaktır. Olayı böyle okumadığımız takdirde; Kitab'ın farklı bölümlerinde çelişkiler ve birbiriyle uyuşmayan ibare ve ifadelerle karşılaşmamız söz konusu olur. Başka bir ifadeyle bu çarpık bakışın sonucu olarak çelişkili fenomenler ortaya çıkar, bunu düzeltmek için de uydurma rivayetlerin rahatlıkla pazarlanacağı zeminler oluşturulmuş olur ki Kitab'ın gölgede kalması işte budur. Bu da Kitab'a çelişki izafe etmek anlamına gelir (4/82). Sonuçta, her şeyin künhünü bilen Allah'tır.

Dipnotlar:

1- Nebi kelimesinin kökü tartışmalıdır. Kimi dilcilere göre n-b-e filinin ismi faili olup haber getiren, haberci anlamındadır, sonundaki hemze zamanla düşmüştür. Kimilerine göre ise nebi, "rif'a=yükseklik" anlamına gelen n-b-v'den türemiş olup yüksek makam sahibi demektir.

2- Bu iki kelimenin Türkçe karşılığı olan yalvaç, Farsça'nın tedavül galebesi sonucu yerini peyam [haber-mesaj] + ber [alan-veren anlamında bir son ek] terkibiyle peygambere bırakmıştır. Ancak kullanım yaygınlığına rağmen peygamber kelimesinin Kur'an mealleri dahil nebiyi mi, yoksa resul mü karşıladığı asla anlaşılamaz.