Nasıl bir İslami kimlik?

Rıdvan Kaya

Yeryüzünün bütününde olduğu gibi, üzerinde yaşadığımız topraklarda da müslümanların öncelikli hedefi, ilahlık iddiasındaki zorba güçlerin zulme ve baskıya dayanan otoritelerinin sarsılması ve hükmün yalnızca Allah'ın olduğu akidesinin fiilen gerçekleştirilmesidir. Bu zorlu ve kesintisiz bir mücadele demektir. İslami bir kimlik sahibi olmak, bu mücadeleyi yüklenme iddiasında olanların taşımaları gereken özelliklerin en başında yer alır.

Mücadelenin sonuç vermesi, başarılı olabilmesi ve her şeyden daha önemlisi Rabbimizin razı olacağı bir seyir izlemesi için en önemli ve en zorlu mesele saf ve katışıksız bir İslami kimlikle mücadele sahasında yer alabilmektir. İslami mücadele ancak ve ancak, eksiksiz ve fazlasız bir İslami kimlikle mümkündür. Bunun için, gerek tağuti sistemin kurumları, kuralları, yönlendirmeleri ve dayatmalarından bağımsız; gerek toplumun ve geleneğin cahili etki ve kalıplarından uzak; uzlaşmacı, sentezci anlayış ve pratikleri bünyesinde barındırmayan, yalnızca Kur'an'ı kendisine ölçü ve rehber edinmiş olmak şarttır.

Tağutu Red ve İnkar

Yeryüzünde özgürlük ve adaleti hakim kılma mücadelesini sürdürürken, İslami kimliğin toplumsal pratiğe yansıyan en temel vasfı tağuti otoriteye ve bu otoriteyi temsil eden kurumlara ve şahıslara karşı açık bir red tavrına sahip olmasıdır. Allah'ın ulûhiyet ve rububiyetine karşı istiğna ve tuğyan içinde olan, azgınlaşan her türlü kişi, kurum ve gücü kapsayan tağut kavramı şüphesiz günümüzde en açık olarak otoriteyi elinde bulunduran devlet ve sistemin şahsında somutlaşmaktadır. Firavun'un tağutlaşması (Taha, 24) örneğinde olduğu gibi, eline geçirdiği güçle toplumsal hayatın bütününde şirk sistemini hakim kılmaya çalışan, baskı ve sömürü politikalarıyla insanları ezen, sindiren, insan haysiyet ve onuruna aykırı zalim, kâfir bir sistemi zor ve şiddetle halka dayatan ve ayrıca bulunduğu bölgede emperyalist statükonun muhafızlığı görevini canla başla üstlenerek işbirlikçi kimliğini de benimseyen bu düzen tağuti bir düzendir, bu devlet bizatihi tağutun ta kendisidir.

Rabbimiz Kur'an'da bizlerden sadece lafzen değil, sadece ifadeyle, sloganla değil, pratik hayatımızda da tağutu inkar etmemizi ister (Nisa, 60). Tevhid kelimesinde Allah'ın birlenmesi şiarından önce, "la" kavramıyla ifade edilen, O'ndan gayrisinin otoritelerinin reddedilmesi gerçeğinde görüldüğü gibi, tağutun inkarım Kur'an, imanın, Allah'a yönelmenin bir ön şartı (Zümer, 17) olarak vurgular.

Öyleyse İslami kimliğin en belirgin vasfı tağuti sistem ve otoritelere karşı alınan tavırdır. İslami bir kimlikle mücadele zemininde yer alma iddiasına sahip bir oluşum, bir hareket her şeyden önce tağuti güçlere karşı konumunu netleştirmeli, tağuti güçlere karşı tavır almalıdır.

Yaşadığımız ülkede İslamilik iddiasıyla ortaya çıkan çeşitli yapı ve oluşumlar bu noktada tam bir çelişki yumağı içindedirler, Geleneksel anlayış ve yapılanmaların olumsuz mirası ve egemen şirk sisteminin baskıcı ve saptırıcı politikalarının etkisiyle İslamilik iddiasıyla sarfedilen pek çok çaba temelde Allah'ın değil, sistemin rızasını kazanmaya yönelik bir pratik kaygı taşımıştır. Mevcut şirk sistemine yaklaşım ve ilişkilerde İslami ölçüler ve ilkeler doğrultusunda İslami bir kimlik geliştirmek yerine, uzlaşmacı, sentezci ve giderek teslimiyetçi bir kimlik öne çıkartılmıştır.

Bu olumsuz genel gidişe zaman zaman aykırı birtakım sesler, duyulsa da, gerek kurumsallaşma aşamasında ki resmi ideolojinin ceberrut, zalim uygulamaları, gerekse de Kur'ani bir çerçeveye oturtulamaması nedeniyle bu karşı çıkışlar hep zayıf kalmış, yaygınlaşmamıştır. Ta ki, 60'lı yıllardan itibaren İslam coğrafyasının değişik bölgelerinden müslüman düşünürlerin ve İslami hareketlerin eserleri ve tecrübelerinin bu ülkeye aktarılmasına dek. Seyyid Kutub ve Mevdudi gibi İslami hareket Öncülerinin, İhvan-ı Müslimin, Cemaat-ı İslami, Hizbu't-Tahrir gibi hareketlerin düşünce ve pratiklerinin Türkçe'ye kazandırılması, Türkiye'ye aktarılması, her ne kadar çok geniş bir kitleye ulaşmasa da, özellikle genç ve eğitimli kesimlerde yoğun bir etkilenme ve tartışma süreci başlatmıştır. Bu süreç bol gelgitli, hatalarla malul, sarsıcı fakat coşkulu ve nitelikli bir eğitim süreci olmuştur.

Bu sürecin en önemli işlevi kaynak meselesini öne çıkartmak olmuştur. Kur'an'dan uzaklaşmış, Kur'an'dan uzaklaştırılmış bir iklimin çocukları yeniden Kur'an'ın diriltici mesajıyla uyanmaya, silkinmeye başlamışlardır. İslam'ın bütüncül yapısı yeniden kavranmaya çalışılmış, tevhid'in kelami bir kavram olmayıp, insan ve toplum hayatının tüm alanlarını kuşatan bir boyutunun olduğu gerçeğinin altı çizilmiştir. Kur'ani birçok kavramla ilk defa tanışılmış, daha önceden bilinen, bilindiği sanılan pek çok kavramın da asıl içeriklerinden boşaltılmış olduğu görülerek yerli yerine oturtulmasına çalışılmıştır.

Bu uyanış sürecinin en somut yansıması sahip olunan kimliğe ilişkin olarak tezahür etmiştir, önceki süreçlerde müslüman kimliğine eklemlenmiş bulunan sağcılık, milliyetçilik, muhafazakarlık kavramları ciddi bir biçimde sorgulanmış, bu cahili anlayış ve pratiklerden tümüyle kopulmaya gayret edilmiştir. Geleneksel anlayışın da etkisiyle, devleti adeta kutsayan, devleti ebed müddet görerek sorunu yöneticilerle, yöneticilerin uygulamalarıyla sınırlayan anlayışın yüzeyselliği kavranmaya başlanmıştır. Devletin, sistemin yönetici şahıs ve zümrelerden bağımsız, şahısların iradelerinin üzerinde bir yapı, ideoloji ve işleyişe sahip bulunduğu gerçeğinin görülmesiyle birlikte ıslahatçı, reformcu yaklaşım sorgulanarak inkılapçı yaklaşım benimsenmeye çalışılmıştır.

Siyasi mücadele ve değişim perspektifinde inkılapçı yaklaşımın benimsenmesi ve yaygınlaşmasında etkili bir unsur da 70'li yılların sonunda İran'da gerçekleşen İslam devrimi olmuştur. İşbirlikçi, zalim bir diktatörlüğe karşı başarılı bir halk hareketi şeklinde gerçekleşen İran'daki devrim, bütün dünya müslümanları ile birlikte Türkiyeli müslümanlara da siyasi mücadelenin yöntemi ve araçlarına ilişkin olarak inkılapçı çizginin doğruluğu ve gücünü kanıtlayan bir örnek olmuştur. İran'da yaşanan devrim ve 80'li yıllardan itibaren tüm dünyada yükselen İslami hareket olgusu, Türkiyeli müslümanlar arasında iyimserlik ve özgüven duygusunu da geliştiren bir devrimci sürece yol açmıştır.

Bu süreç, mevcut sistemin ve iktidar odaklarının tağuti niteliğinin net bir biçimde kavranması ve tağuti sistemin "düşman" kimliğinin belirginleşmesi açısından öğretici bir süreç olmuştur. Fakat sürecin tamamlanmış olduğu söylenemez. Özellikle düşünsel ve örgütsel yapılanma noktasında ortaya çıkan istikrarsızlık ve ilkesizlik gibi nedenlerle, egemen şirk sistemine karşı alınan, alındığı sanılan tavrın zaman zaman son derece bulanıklaştığı, çelişkiler içerdiği görülebilmektedir. İslami kimlik iddiası taşıyan oluşumların mevcut sisteme ilişkin tavırlarında netliğin slogan düzeyinde kalması ve pratikte savrulmalar yaşanması İslami kimlik iddiasını anlamsızlaştıran, boşa çıkartan bir zaaftır. Gerek geçmiş dönemlerde müslüman kavramının önüne eklenmiş bulunan sağcı, muhafazakar, milliyetçi vb. sıfatlar, gerek son zamanlarda eklenmeye çalışıldığı görülen demokrat sıfatı sadece kavramsal düzeyde değil, içerik itibariyle de tümüyle reddedilmeli, bu tür çarpık anlayışların etki alanlarından bütünüyle kopulmalıdır.

İslami kimlik tağuti sisteme karşı net, tavizsiz ve devrimci bir tavrı gerektirir. Bu tavır alış ilkesel bir zorunluluktur ve asla şartların değişmesi, düşmanın tavrının farklılaşması ya da etkili olunup olunamaması gibi gerekçelerle vazgeçilmez. Düşmanın baskılarına karşı olduğu gibi, uzlaşmaya zorlayıcı, uzlaşmacılığı teşvik edici sinsi politikalarına karşı da direnmek asıldır. Baskı ve zorla birlikte, oluşum aşamasındaki İslami bir hareketi uzlaşma batağına çekerek çözmeye çalışmak tağuti güçlerin her zaman başvurageldikleri bir politika olmuştur. Bu hususu Rabbimiz Yüce Kitabı'nda şöyle buyurmaktadır: "Onlar isterler ki sen onlara yumuşak davranasın da, onlar da sana yumuşak davransınlar" (Kalem, 9). Egemen şirk sisteminin dayatmaları karşısında uzlaşıcı, tavizkar tavır alışlar, sonunda İslami ilkelilik ve duyarlılığın tümüyle tasfiyesini doğurabilecek çıkmaz bir sokaktır.

Topluma Karşı Ölçülülük

Sahih bir İslami kimliği bekleyen bir diğer ciddi tehlike de topluma ilişkin yaklaşımda ölçüsüzlüktür. İçinde yaşadığımız toplumun büyük bir çoğunluğunun "müslüman" olduğunu söylemesi, kendisini İslam'a nisbet etmesi önemli bir olumluluktur ve mutlaka değerlendirilmesi, geliştirilmesi gerekir. Fakat müslüman olmanın soyut bir iddiadan ibaret olmadığı, Kur'ani ölçülerinin bulunduğu da gözden uzak tutulamaz. Bazı çevrelerce son zamanlarda müslümanlar yerine yaygınlaştırılmaya çalışılan "inananlar" kavramı bu konuyla ilgili ciddi bir çarpıklığa işaret etmektedir. Mümkün olduğu kadar geniş bir kesimi kucaklaması, içermesi kaygısıyla üretildiği ve kullanıldığı farkedilen bu kavram Hristiyanlıkvari bir takım çağrışımlar yapmak yanında, içeriğine yüklenilen anlam itibariyle de İslami kimliğe ilişkin netlik ve kapsamlılığı yansıtmaktan, oldukça uzak, adeta içi boş bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. İçinde yaşadığımız toplumun genel olarak Rabbimizin şu ayetinde vasfettiği hal üzere bulunduğu bir gerçektir: "Onların çoğu, Allah'a ortak koşmadan inanmazlar." (Yusuf, 106)

Egemen şirk sistemine karşı net tavır alıp, aynı sistemin ideolojisinden, değer yargılarından, kültüründen beslenen, en azından ciddi bir biçimde etkilenen toplumu egemen sistemin şirkinden azade görmek çelişik bir tutumdur. Her şeyden evvel unutulmamalıdır ki, egemen otoritenin temsil ettiği olumsuzluk, toplumun genel anlamda içinde bulunduğu olumsuzluğun bir sonucu, bir yansımasıdır. Toplumun büyük çoğunluğu egemen sistemi gönül rızasıyla desteklemeyebilir fakat en azından karşı çıkmamakta, gönülsüz de olsa itaat etmekte dolayısıyla sistemin devamına katkı sağlamaktadır. Kur'an-ı Kerim'de bu gerçek "Bir toplum özündekini değiştirmedikçe Allah'da o toplumun durumunu değiştirmez" (Rad, 11) şeklinde ifade edilmektedir

İslami kimlikli bir kalkış kendisine düşman olarak, temel hedef olarak mutlaka ülkeye ve topluma egemen şirk sistemini seçmeli, bununla beraber, toplumun içinde bulunduğu yaygın cahili anlayış ve pratikleri de değiştirmeyi-dönüştürmeyi amaçladığı öncelikli hedefler arasında belirlemelidir. Dün olduğu gibi bugün de toplumun sahip olduğu geleneksel din anlayışı ancak muharref bir din kültürü şeklinde tanımlanmaya müsait bir görüntü arzetmektedir. Tasavvuf kültürü, mezhep kültürü, kelam kültürü gibi İslam'ın özüne yabancı tarihsel oluşumların gölgesi altında Kur'an'ın saf, berrak mesajı ve Rasulullah'ın pak sünneti alabildiğine bulanıklaştırılmış, anlaşılmaz kılınmıştır. İslam anlayışının bu şekilde eklektik bir nitelik kazanmasında asıl sorumluluk baskıcı, zalim yönetimlerin olmakla birlikte, tevhid akidesine tümüyle aykırı bir biçimde gelişen ve palazlanan 'ulema' sıfatlı bir ruhban sınıfı olgusunun payı da oldukça büyüktür. Kur'an'da mü'minlerin bir sıfatı, sahip olmaları gereken bir özellikleri olarak vurgulanan ilim olgusunun, tarih içinde adeta sınıfsal bir lekele, insanlar ile Allah arasında, insanlar ile Allah'ın kitabı arasında bir aracılık müessesesine dönüştürülmüş olması, din anlayışının tahrife uğramasında belirleyici bir rol oynamıştır.

İslami kimlik topluma karşı ölçülü olmak zorundadır. "Halk hareketi", "halka dayanan hareket" gibi sloganları kendisine şiar edinmiş ve buna uygun faaliyet gösteren hareketler belki kitleselleşme, geniş kitlelere ulaşma anlamında başarılı olabilirler ama İslami ilkelerden, İslami doğrulardan tavizler pahasına ulaşılan başarıların İslami bir değer taşımayacağı açıktır. Aslolan kitlelerle bir noktada buluşmak, kitlelerin doğrularını doğru kabul edip yüceltmek değil, ilahi ölçüleri baz alarak kitleleri eğitmek, doğruları ulaştırmaktır. Aslolan halka değil, Kur'an'a dayanmaktır.

Kitleye ilişkin politika belirlerken, geniş kitlelere mesajı ulaştırma adına ilkeselliği göz ardı etmenin sonuçta ciddi bir kimlik erozyonu doğurması kaçınılmazdır. Kitleleri kucaklama, kitleleri kuşatıcılık iddialarını bekleyen muhtemel akibet kimliksizlik batağıdır. Yapılması gereken şey kitle kuyrukçuluğu değil, kitlelerin peşine takılmak, kitlelerin peşinde sürüklenmek değil, kitlelere öncülük sorumluluğunu uygun davranmaktır.

İslami mücadele ancak uygun yöntem ve araçlarla gerçekleşebilir. Bu noktada tağuti sisteme karşı devrimci ve toplumun cahili gelenek ve pratiklerinden bağımsız bir tavır İslami kimliğin en belirgin vasıfları olarak sahip olunması gereken temel ölçülerdir. İslami kimlik ancak bu temel ölçüler üzerine bina edilebilir. Ve ancak İslami kimlikle ortaya konulacak olan bir mücadele İslami mücadele olarak vasfedilmeye layıktır.