Musa ve zorba fir'avn

Murat Kayacan

"O kin güden (Fir'avn) yüzbinlerce çocuk öldürttü, aradığıysa evinin içindeydi."

Yeryüzü, İslam-küfür mücadelesinin yapıldığı alanın adıdır. Şahıslar, zeminler değişse bile olayın mahiyeti aynıdır. Müminler, istikbarın köleci, aşağılayıcı tavrına karşı, zihinleri ve bedenleri tutsak alınmış mustazafları "la ilahe illallah" şiarı ile başkaldırıya teşvik eder. Çünkü, Allah'ın ümitsizliğe kapılmadan savaşımını sürdüren devrimci mustazaf kitlelere iktidar ve huzur vaadi varken (53/4-5) ezilmeye razı olan mustazaflara ise vaidi (azap sözü) mevzu bahistir (4/97).

Rabbimiz bize kitabında değişik kıssalar sunmaktadır ki onları okuyalım (22/46) üzerinde düşünelim (15/75) ve onlardan faydalanarak günümüze ışık tutalım (12/111). Bu bağlamda bize örnek olabilecek kıssalardan birisi de Hz. Musa-Fir'avn kıssasıdır.

Musa(a), azdıkça azan Fir'avn'ın zulmüne son vermek için gelmiştir. Fir'avn kendisinde ilahlık özelliği bulunduğunu düşünerek, mutlak egemenlik hakkını kendisinde görür. Musa (a)'in mücadelesinin ilk merhalesinde sorun olan kendi kavminden ziyade Fir'avn ve diğer ileri gelenlerdir. Musa, Fir'avn'dan toplum üzerinde kurduğu baskıyı kaldırıp adaletle hükmetmesini istemektedir, Fir'avn'dan kavmine insani haklarını vermesini talep etmektedir.

Fir'avn'lık tarih boyunca insanın kardeşi olan insanla olan ilişkilerini zulüm ve sömürü esası üzerinde kuran bir yapıdır. Ancak bir yerde zulüm devam ettiği sürece adaleti ayakta tutmak isteyen müslümanlar da var güçleriyle mücadelelerini sürdürecek ve Rabbimizin yardımıyla hak, batıl karşısında galip gelecektir. Nitekim halkına karşı Rablik iddiasında bulunan Fir'avn'ın akıbeti yenilgilerin en şiddetlisi olmamış mıdır?

Fir'avn'ın hakim olduğu düzenin temel unsurlarını şöyle sıralayabiliriz;

Zorba bir yönetici:

FİR'AVN

Tekeller, tröstler, uşak yönetim kadroları:

MELE, MÜTREF

Değişik sebeplerle ezilen kesim:

MUSTAZAFLAR

a- Fir'avn

O, kendi gücüne kimsenin erişemeyeceğine inanan (10/83), servetine şükredeceğine nankörlük eden (10/88), yaptığı iyilikleri başa kakan (26/18) azgın bir kimsedir (20/24). Alaycı ve küçümseyicidir (26/25-26 ve 43/52). Sözünde durmayan, sağlam bir karaktere sahip olmaktan uzak bir şahsiyettir (7/134). Nefsini ilah edinmiştir ve onun yolunda her şeyi kurban etmeye hazırdır. Zorbadır, İsrailoğullarını büyük zulümlere maruz bırakır, eziyetler birbirini izler (2/45). Diktatördür, kendisini Rab olarak görüp ilahlık iddiasına karşı çıkan her akıl sahibini yok etmeye çalışmaktadır (7/123-124). Otoritesini sarsacak en ufak harekete bile tahammülü yoktur (26/29). Halkı ardından sürükleyebilmek için ilericiliğine dair söylevler verir (45/29). Musa (a)'ı yalanlamaya bir kılıf uydurmak için "Allah Yusuf peygamberden sonra elçi yollamaz" teranesiyle sapkınlığını gösterir (40/35). Çünkü artık elinde Yusuf (a)'in hakkında yalan yanlış söylentilerin dışında bir şey mevcut değildir. Politikası uğruna Yusuf peygamberin halkında uyandırdığı olumlu imajı Musa (a)'ya karşı kullanmanın yollarını aramaktadır. Benzer bir durum Hristiyanlar için de söz konusudur. Döneminde kendisine karşı çıkılan İsa (a)'nın ölümünün ardından -İsa (a)'nın getirdiği vahye muhalif olarak- ilahlaştırılarak Hz, Muhammed'e karşı çıkılması şeklinde tezahür etmiştir. Halbuki İsa (a) Allah hakkında böylesine büyük bir yalan uydurmaktan beridir (5/116-117) ve ellerindeki kitabı terk edenlerin (25/30) sonu hüsrandır.

Fir'avn iktidarının yükü mazlumların sırtındadır (44/31). Allah'ın varlığına inanmaz (40/27). Büyük bir topluluğa kendisini Rab olarak benimsetmesi ona güven verir. Bu topluluk, onun en önemli dayanaklarından birisidir (26/56). Halbuki Allah nice büyük, güçlü ve zengin toplulukları yok etmiştir (28/78) ve Allah, halkı ıslahatçı olduğu halde bir memleketi helak etmez (11/116-117)

b- Mele, Mutref

Mele, bir görüş üzerinde birleşmiş olan topluluk demektir. Toplum içinde göz dolduran, büyük görülen kişiler vardır ki, bunlar günümüzde "ileri gelenler" diye adlandırılmaktadır. Bunlar kapitalist toplumlarda sermaye sahipleri, faşist toplumlarda diktatörler ve çevreleri, askeri diktanın hakim olduğu yerlerde komutanlarıdır. İstisnalar hariç (7/75) mele, Kur'an'da müminlere işkence ve karşı koyuşta ileri giden önderler için kullanılır.

Mutref, nimetle şımartılıp azdırılmış anlamında kullanılır. Bir toplum içinde Allah'ın nimetlerinin adilane dağıtılmaması veya gayri meşru kazançla bir kesim büyük oranda mal sahibi olurken toplumun çoğunluğunu oluşturan insanlar da yoksulluk içinde kalırlar. Aşırı ölçüde mal biriktirenler refahın verdiği gevşeklik ve ahireti unutmanın sonucu her türlü edepsizliği işlemeye başlarlar.

Kapitalist-müstekbir kesim hilekardır fakat kendi kuyularını kazdıklarından habersizdirler (6/112-113). Allah'ın verdiği nimetlere, arta kalanı Allah yolunda harcayarak, şükredecekleri yerde uğrayacakları azabı gözardı ederler (34/31-35). Ömürlerinin sonuna kadar nankörlüklerini sürdürürler (102/1-2). Sürekli şirk dinin propagandasını yaparlar (38/62-63). Allah'ın rahmetini taksim etmeye kalkarlar (43/30-32). Büyük günah işlemekten çekinmezler (56/45-46). Sanki malları onları ebedi yaşatacaktır (104/1-3).

Mele ve mutrefi gözümüzde somutlaştıran iki örnek şahıs Karun ve Haman'dır. Karun, Fir'avn'ın ileri gelen dostlarındandır. Musa'nın kavminden olması İsrailoğullarını koruması için yeterli bir sebep değildir. Onu ilgilendiren kazanmak, daha çok kazanmaktır. Görevi iktisadi olarak insanları bağımlı kılmak, piyasayı yönlendirmek, anahtarlarını güçlü bir topluluğun taşımakta güçlük çektiği servetini (28/76) Fir'avn ve ona bu imkanları sağlayan düzeni ayakta tutmak için kullanmak ve Allah'ın arzında bozgunculuk yapmaktır (28/77). Allah'a verdiği nimetler için şükretmez, ona göre nimetler kendisine verilen iktisat, iş idaresi ve spekülasyon bilgisinden kaynaklanmaktadır (28/78). Bu yüzden insanların yaptığı ikazlara kulak vermez. Çünkü o işinin erbabıdır. Öbürleri işi iyi bilmediklerinden zengin olamamaktadırlar.

Vezir olan Haman ise Fir'avn'ın akıl hocasıdır. Büyük şeytanın yanında itibarlıdır. Savaşı, siyaseti ve toplumu yönlendirmeyi iyi bilir. Konusunda uzmandır. Fir'avn'nın zulmünde en büyük işbirlikçilerden birisidir. Fir'avn'ın toplumu ifsad edip tuğyanda bulunmasında büyük payı vardır. Fir'avn'a moral verir. Zaten Fir'avn'ın hevasını Rab edinmemiş birisi hala Fir'avn erkanında nasıl kalabilir?!

Onlar sürekli olarak Fir'avn'ın emirlerine, isteklerine uygun hareket ederler. Fir'avn'ın makamını sağlam bir zemine oturtmak için adeta yarışırlar. Ona sözle akıl verirler (7/127). Fir'avn'ı harekete geçirmek için onun kalbindeki en hassas noktaya iktidarı kaybetme korkusuna temas ederek onun laik bilicini canlı tutmaya çalışırlar.

C- Mustazaflar

Kur'an'da mustazaflar üç ayrı kategoride ele alınmaktadır.

1- Güçsüz mustazaflar

2- Zalim mustazaflar

3- İnkılapçı/ıslahatçı mustazaflar

1. Güçsüz mustazaflar: İnsanlar içinde çocuklar vardır. Kadın olmaları hasebiyle kolayca zulme maruz bırakılabilecekler ve akli yetersizliği, sakatlığı yaşlılığı sebebiyle takatsiz olan erkekler de mevcuttur. Ya da akılları ve güçleri yerinde olduğu halde müstekbirlere karşı savaşacak mala, silaha sahip olamamış olabilirler (4/98-99). Ellerinde zalimlerden kurtulabilmek için dua etmekten başka çaresi kalmamış kimseler olabilir. Bunlar zulme karşı duyarsız değildir. Ancak çeşitli sebeplerden dolayı zulme karşı koyabilecek imkanlara sahip değillerdir (4/75).

2. Zalim mustazaflar: "Sen o zalimleri bir görsen, Rableri huzurunda tutuklanmış, birbirlerine söz atarken bir görsen mustazaf durumuna düşürülenler, müstekbirlere: "Siz olmasaydınız elbette biz inananlardan olurduk" diyorlar (34/31). Ayette zalimlerin iki sınıf olduğu görülmektedir. Mustazaflar ve müstekbirler. Her ikisi de zalimdir çünkü zalim müstekbirler maddi yardımlarıyla Fir'avn'ı desteklemiş, zalim mustazaflar da iyiliği emr, kötülüğü nehy sorumluluğunu terketmişlerdir.

Fir'avn'ın ordusu zalim muştazaflardan oluşmaktadır. Vatanı düşmandan(!) koruma görevini üstlenirler. Rütbelerinin yükselişi Fir'avn'a olan kulluklarıyla doğru orantılıdır. Şerefi Fir'avn'ın yanında ararlar. Diktatör birisine gönülden bağlı oldukları için dengesizdirler. Onlar sadece itaat etmek için vardır. Hükmün ilahi ölçülere uygun olup olmaması onlar için mesele değildir. Asker ocağı "peygamber ocağı"dır. Başında Fir'avn da olsa vatanı için savaşan şehid değil midir?

Büyücüleri de zalim mustazaf sınıfına dahil edebiliriz. Büyücüler bu dönemin medyasına tekabül eder. İnsanların gözlerini boyarlar (20/66). Halk köyü göremez ama büyücülerin gösterdiklerini köy zannederek klavuza pek kulak asmazlar. Büyücüler kitleleri enformatik (bilgilendirilmiş) cehalet içine iterler. Fakat icra ettikleri fonksiyon bir dereceye kadar başarılı olabilir (20/69). Fir'avn'ın hizbi, Fir'avn'u terketmediği sürece daima hüsrana uğrayacak olan taraftır. Güçsüz mustazaflar için mücadele vermeleri ancak Fir'avn'ın kuklalığını terk edip üçüncü mustazaf türü olan inkılapçı/ıslahatçı mustazaflara dahil olmaları ile mümkündür. Büyücülüğü terketmeksizin felaha ermek mümkün değildir (20/70).

Zalim mustazaf kesim zulüm düzenine kendilerini kaptırıp giden zalim idarenin piyonlarıdır. Zulüm nedir bilmezler. Hatta zulmün varlığını bile hissetmezler. Onlar alet, makina, araç gibi insanlardır. Hareketleri mekaniktir. Onların hareketi düşünmeden izlemek ve emre itaat etmektir. Fir'avn onların düşünce kabiliyetlerini çekip almıştır. Akıllarım, anlayışlarını yitirmişlerdir. Fir'avni emirleri muhakeme ya da eleştiriye tabi tutmazlar. Hatta üzerinde düşünmeye bile yanaşmazlar. Pek tabii bu kişiler tabiatla ilişkilerinde, bu sahadaki çalışmalarında beşeri bir üstünlük sağlayacak bir buluş yapabilecek kudretlerini yitirirler. Gelişme ve ilerlemeye yönelik tüm kabiliyetlerini dumura uğratırlar. Çünkü onlar birer alete dönüşmüştür. Derler ki: "Rabbimiz yöneticilerimize ve büyüklerimize uyduk da bizi yoldan saptırdılar" (33/67). Görüldüğü gibi sözlerinde kendilerine zulmedildiğini hissetmemiş, kuru bir itaat ile liderlerinin peşinden gitmişlerdir. Böyleleri sağlıklı bir toplum düzeninde problem olurlar. Fir'avn, toplumunda böylesi insanların sayısını artırmaya çalışır. Aslında bu tür insanlar toplumun çöküşüne ortam hazırlarlar. Toplum iç veya dış bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığında sağlıklı kararlar verip gerekli sorumlulukları yüklenmek konusunda başarısız kalırlar. Cemiyet içerisinde her söylenene kanan insanlar arttıkça toplumun inhitatı da o oranda hızlanır. Toplum tabii bir Ölüme terkedilmiş olur.

Zalim mustazaflar, müstekbirlerin istikbarına, çıkardıkları fesada rıza gösterirler. Bu yüzden onlar da "mele ve mutref" gibi azabı hakederler (34/31-33). Yeryüzünde nasıl azap içindelerse Ahiret'te de azap içinde olacaklardır (4/97).

3. İnkılapçı/Islahatçı Mustazaflar: Bu kişiler vahiyden uzak bir hayat süren müstekbirlerin yönetimi altına düşerek bundan kurtuluş ve çıkış için Allah'a yalvaranlar ve bu arayışlarından dolayı müstekbirlerin zulmüne maruz kalanlardır. Vahye tabi oldukları sürece Rableri onlara vaadde bulunmakta onları yeryüzünün varisleri ve imamları yapacağı müjdesini vermektedir (28/4-5), Rabbimizin va'di her zaman haktır (7/137),

Fir'avni toplumda inkılapçı/ıslahatçı mustazaflara misal olarak gösterilenler, Musa (a), Harun (a), İsrailoğullarından bir kesim ve sihri terkederek iman eden büyücülerdir.

Din adamlarının toplumdaki işlevi büyücülerinkine benzemektedir. Allah'ın ayetlerinin önüne perde çekmeğe çalışırlar. Dini kendi tekellerine alarak Fır'avnları devirecek potansiyel gücün harekete geçmesini engelleme uğraşısı içindedirler. Büyücüler gibi Fir'avnların uşaklığını yaparlar. Allah'ın onlara verdiği nimetle Allah'ın ayetlerine karşı galip gelmeye çalışırlar. Düzen taraftarıdırlar. Olanı olduğundan farklı gösterebilmek için ellerinden geleni yaparlar. Büyücüler gibi kafalarını vahy ile değil toprak ile doldururlar. İslam toplumunun başına gelen afetlerin bir sebebi de bu din adamlarıdır. Onlardan bir gurub kitapta olmayan şeyleri kitabi üslup kullanarak icadettikleri haramları, helalleri Allah'ın dinine mal ederler. Halbuki söylediklerini delillendirebilecekleri bir kaynakları yoktur (3/78). Allah'ın ayetlerini bütünlüğe aykırı şeklide yorumlayarak hevalarına uygun fetvalar verirler. Hevai arzularının peşinde koşarak nassları egemen şirk düzenine uydurabilmek için dillerini eğip bükerler. İnsanları Allah yolundan alıkoyarlar çünkü onların menfaatleri Ahiret'e kıyasla daha önemlidir. Ahiret hesabını gözardı ederler (11/9). Dış görünüşleriyle nasslara uygun ama gerçekte hakkın diniyle çelişir fetva ve teviller ortaya koyarlar.

Bu tür insanlara örnek olarak Samiri'yi gösterebiliriz. Samiri, Allah Rasulünün adını kullanarak din adamı kisvesiyle halkı saptırır (20/85). Dinde olmayan, peygamberin sünnetinde örneği görülmeyen bir bid'ati dinin özüymüş gibi sunar (20/88). Müslümanlar, İslam'a açıkça cephe alanlara karşı olduğu kadar (40/35) tevhid görüntüsü altında şirk dinini yaymaya çalışan din adamlarıyla da imtihan edilebileceklerini göz ardı etmemelidirler (20/90). Samiri tipi insanlar, kendilerine ulaşan ayetleri terkedip şeytana uyarak sapıtanlara öncülük edenler sınıfına girerler. Allah dileseydi bu kimseleri yüceltirdi ancak onlar alçalmayı isterler, heva ve heveslerine uyarlar. Onların durumu kendisini uyarsan da uyarmasan da dilini çıkarıp soluyan bir köpeğin durumu gibidir. Bu insanlar ayetleri yalanlayıp kendi nefislerine zulmedenlere iyi birer örnektirler (7/173-175). Nihai hedefleri "Allah, zalim de olsa Fir'avn'ın devletine zeval vermesin" anlayışını halka benimsetmektir.

Küfür cephesini öz olarak değerlendirdikten sonra şimdi de İslami cepheyi ele alacak olursak Musa (a)'m Fir'avn'a karşı verdiği mücadelede üç temel unsurla karşılaşırız.

İnkılapçı-ıslahatcı lider:

MUSA

İstişari yönetim kadroları:

HARUN

İnkılapçı/ıslahatçı halk:

ADİL İNSANLAR TOPLULUĞU

a) Musa:

Musa, peygamber olarak seçilmiştir (20/13). Allah'ın vahyine muhatap olmuş bir kuldur (4/164); Şeriat sahibi bir peygamberdir (19/51). Ciddidir, sözüne sadıktır (2/67). Allah'a tevekkül etmiştir. İyi davranan halis kullardan birisi olduğu için ona hüküm ve ilim verilerek anlayışı zenginleştirilmiştir (28/14). Allah katında vecih, itibarlı ve değerli bir kuldur (33/69). Güçlüdür, emindir (28/26). Allah'ı veli edinmiştir (7/155). Şükreden bir kuldur. Kendisine verilen nimetin değerini çok iyi bilir ve diğer inananları da buna teşvik eder (5/20). Rahman ona hakkı batıldan ayırdeden, bir ışık ve öğüt alarak kitap indirir ki (21/48) düşünsünler (28/43) ve insanlar yola gelsin (2/53). Kendisini sorgulamayı iyi becerir, eksik yönlerinin farkındadır. Düşünür ve göğsünü açması, kalbini ferahlatması (20/25), işini kolaylaştırması (20/26), konuşmasını berraklaştırması ve kardeşi Harun'u destekçi olarak ona vermesi için (20/27-31) Rabbine niyazda bulunur. Allah'a bir kez daha lütufta bulunarak onun duasını kabul eder (20/36).

b) Harun:

Harun ise doğruyu söylemekten çekinmeyen soğukkanlı (20/90), güvenilir, iyi bir dost ve hatiptir (26/13; 28/34). Harun'un, etkili konuşabilen, duygularına hakim, ağırbaşlı bir şahsiyete sahip olduğunu Musa (a) çok iyi biliyordu. Kendisi ise çabuk parlayan, heyecanlı birisidir.

c) İnkılapçı/Islahatçı Halk:

Bunlar ümmeti simgeler. İslami hareketi yönlendiren şahısların kontrol mekanizmasıdır. İmamları, Allah'a itaat ettikleri sürece onlara isyan etmezler. İslam'a gönül vermişlerdir, merttirler. Adalet taraftarıdırlar. Hakkı hakim kılmak için mücadele verirler (7/159). Büyücülüğü terkederek bu guruba dahil olan insanlar bu bilinçli ümmetin adeta prototipleridir. Bunlar iman ve hak güçleriyle, küfür ve tuğyan güçleri arasındaki kanlı çatışmaların doruğa ulaştığı anda kararlı bir imanın tağutlar karşısındaki eşsiz ve harikulada tavrının en canlı örneğini teşkil etmektedirler (20/72). İslam düşmanı tağutların, İslam özgürlüğüne koydukları kısıtlamalara, yaptıkları tehdit ve işkencelere karşı koyarken bu tavrı sergileyebilmemiz gerekmektedir. Büyücüler yaptıkları kötü işleri terkederek davayı omuzlayan işkencenin ardından imanlarına daha sıkı bir şekilde sarılan müminlerin özelliklerini üzerlerinde barındırırlar. Sürekli direnişçi ve inkılapçıdırlar. Zira onların meselesi bir an önce huzura kavuşmayı hedefleyen kısa vadeli çıkarcı ve kişisel bir mesele değildir.

Safları belirledikten sonra şematik olarak durumu ortaya koyalım.

Zalim Lider <-> İnkılapçı/Islahatçı Lider:

FİR'AVN <-> MUSA (a)

Zalim İleri Gelenler <-> İstişari Yönetim Kadroları:

KARUN, HAMAN, SAMİRİ <-> HARUN (a)

Zalim Taban <-> Adil Taban:

ZALİM MUSTAZAFLAR + İNKILAPÇI/ISLAHATÇI HALK, GÜÇSÜZ MUSTAZAFLAR

Musa ve Fir'avn

Allah, Musa (a)'a seslenir (20/11). Musa'ya kendisinin Rabb olduğunu, kendisinden başka ilahın olmadığını ve Allah'ı anmak için namaz kılmasını emreder (20/14). Rahman, ondan namaz kılarak tevhidi kavradığını pratik olarak göstermesini ister. Musa (a) kıyamet saati ile uyarılır (20/15). Ona bazı mucizeler verilir. En çok vurgulananlar "asa" ve "beyaz el" mucizelerdir. Mucize o toplumda büyük bir silahtır. Bu yüzden Allah, Musa'nın kişiliğine kazandırdığı güzel hasletlerin yanında ona etkili mucizeleri de verir. Mucizeler, engin bir kavrayış ve oturaklı bir karaktere sahip, güvenilir ve iyi bir hatip olan Harun, Musa'nın Fir'avn'a olan tebliğinde önemli unsurlardır. Rahman, Musa'ya tebliğinde yumuşak ve güzel sözler söylemesini tavsiye eder. Belki bu sayede Fir'avn öğüt alır ve Allah'ın azabından çekinir (20/44). Vardıklarında Fir'avn'ın da Rabbi olan Allah'ın elçisi olduklarını söylerler ve İsrailoğulları'nın serbest bırakılmasını isterler (20/47). Ona ahiret azabından bahsederler (20/48). Fir'avn'ın sorusuna karşılık (20/49) Rabbimizin yaratıcılığından ve yoktan var ettiklerinin ancak ona itaat etmekle felah bulacaklarından bahsederler. Allah'ın yaratıcılık vasfının ortaya konmasıyla Fir'avn'ın Rablik iddiası havada kalmıştır (20/50). Çünkü eşyanın yaratıcısı onun zaaflarını, yeteneklerini ve gücünü daha iyi daha şümullüce bilmektedir. Bu cevap ile Fir'avn'ın ilgilenmediğini ve "Peki ya ilk nesillerin hali ne olacak?" diyerek adeta Musa ile dalga geçip alaya aldığını görüyoruz (20/51). Çünkü Musa'nın Rabbi hakkında soru soruyor. Sanki aldığı cevaba iman etmiş gibi konuyu değiştiriyor. Musa "Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi" olan Allah'ı anlattığında Musa'yı cinlenmişlikle itham ediyor (26/23-26). Buraya kadar Musa'nın oldukça başarılı bir mübelliğ olduğunu görmekteyiz. Allah'ın ayetleri karşısında Fir'avn ne kadar yetersiz ve güçsüz bir varlık olduğunu kavramasına rağmen, nefsini aklının önüne geçirmiş ve iman etmemiştir. Küfrün ne kadar kısır görüşlere sahip olduğunu ve ne tür çıkmazlara girdiğini Rabbimiz bize göstermektedir.

Fikri yönden kapasitesinin yetersiz olduğunu gören Fir'avn güç kullanmayı tasarlar ve kendisinin ilah olduğunu vurgulayarak Musa'yı hapishane ile tehdit eder (26/29). Musa (a) zekidir. Fir'avn mantığını doğru yola kanalize etmeye çalışır (26/30). Fir'avn'a suçsuz ve zeki bir adamı cezalandırmak haksız bir davranış olarak gözükür ve Musa (a)'dan mucize göstermesini taleb eder(26/31). Musa (a) ona mucizeleri gösterir. Fir'avn ayetlerin inandırıcılığına rağmen bulunduğu konumu terketmemek için bile bile hakkı inkar eder (17/101-102). Zaten onun niyeti fikri olarak yenemediğini başka bir yönden altetmeye çalışmaktır. Bunun için "bu bilgin bir büyücüdür" (26/34) ve ardından da "Büyüsüyle sizi toprağınızdan çıkarmak istiyor" (26/35) diyerek yine yalanlar. Fir'avn -kendi mantığına göre-iktidarını bir büyücüye kaptırmaktan korkuyor. Peki bir büyücüde bu kadar kudret varsa, neden bütün büyücüleri öldürtmesi gerekirken yalnızca İsrailoğullarını katlediyor?!...

Aslında Fir'avn ve ileri gelenlerin korkuları atalarından aldıkları sahihlikten uzak örfi değerleri kaybetme tehlikesinden kaynaklanıyor. İktidarlarının sarsıldığını hissediyorlar (10/78). Peygamberin davetine şimdiki yönetici ve zengin kimselerin karşı çıkması da bu sebebe dayanmaktadır. Bu nedenle iktidar ve güç sahipleri genellikle çağrılara olumsuz yanıt vermişler, onları reddetmek için çeşitli mazeretler uydurmuşlar, davetçilere türlü türlü eziyetler yapmışlardır. Halbuki onların hurafe dolu inançları, insanları mutlu etmekten uzaktır. Köhne değer ve yapılarını, mustazaf kitlelerin kalplerinde taşlaştırmaya çalışırlar ve evrensel mesajın halk kitlelerine ulaşmasına engel olurlar. Çünkü bu kendi yönetimlerine yönelik bir devrimi de beraberinde getirecektir.

Büyücüler ve Musa

Musa'nın büyücülerle buluşma zamanı bayram günü insanların toplandığı kuşluk vaktidir (20/59). Vaktin tayini Musa(a)'a aittir. Rasulün böyle bir vakti seçmesi o ortamda da insanlara tebliğ etmenin uygun zamanını kolladığını göstermektedir. Büyücüleri Allah'a karşı yalan uydurmamaya davet eder ve azapla uyarır (20/61). Ancak Fir'avn onların etkilenmesini ve misyonlarını terketmelerini önlemek için gizli bir görüşmede bulunarak onları şeytan yolunda mukim kılmaya çabalar. Fir'avn'ın verdiği moral desteğiyle (20/62-64) Allah'ınki kıyaslanabilir mi? (20/68). Ve Musa Rabbinin yardımıyla muzaffer olur. Bunun üzerine büyücüler secdeye kapanarak iman ederler (20/60). Hem de ne iman! Fir'avn'ın onların ellerini ayaklarını çaprazlama kesip hurma dallarına asma tehdidine karşı zerre kadar imanlarından kuşkuya düşmezler. Şerefi ezeli ve ebedi olanın yanında ararlar. Fir'avn zor da kullansa, dayatılan gayr-ı resmi ajanlığa, bir daha geri dönmezler (20/73). Çünkü onların kalbine iman yazılmıştır.

Büyücüler meslekleri icabı büyü ile büyü olmayanı ayırdedebilirler. Onlar iman ettiği halde, Fir'avn'ın iman etmemesi gösteriyor ki Fir'avn inanmak için mucize istemesinde samimi değildir. Musa (a)'ı aciz kılacağını düşünerek böyle bir istekte bulunmuştur.

Fir'avn muvahhidleri altetmek için cedeli, kitle haberleşme araçlarını (büyücüler) kullanmış ve son çare olarak da sadık askerlerini devreye sokmuştur (20/68). Kendisi kesin çözümden yanadır. İktidarını ordusuna ve halkına borçludur. Ama Fir'avn ordusuyla tuzak kurarken Allah'ın ondan çok daha etkili tuzak kurabileceğini (3/154) gözardı etmektedir. Bu durum Fir'avn ve yandaşlarını helaka sürükler (20/78-79).

SONUÇ

Ayetlerin muhtevasından anlaşılmaktadır ki Hz. Musa'nın cihadı ailevi ve etnik etkenlere değil yalnızca nübüvvet kaygılarına dayanmaktadır. O yepyeni bir gelecek yapılanmasında ezilen İsrailoğulları'nda devrimci mücadeleye kanalize edilebilecek bir ruh görmüştür. Ayrıca İsrailoğulları'nın tebliğde öncelikli bir yapıya sahip olduklarını müşahade etmiştir. Çünkü Fir'avn'ın emperyalist yönetiminden en çok etkilenen onlardır ve zulme karşı koymalarında kendilerine önderlik yapabilecek birisini bulma çabası içindedirler. Allah onlara dirayetli, uzlaşmasız bir peygamber göndererek onlara lutufta bulunmuş ve onları kafir Fir'avn'ın zulmünden kurtarmıştır. Ancak onlar kendilerine verilen nimeti unutmuş ve tevhidin birleştiriciliğinden sapmışlardır.

İsrailoğulları denizi geçtikten sonra ortaya koydukları tavırlarla bize bir gerçeği sunmaktadırlar. Bunlar küfre karşı mücadele verirken tevhidin kendilerine yüklediği sorumluluğu tam olarak yerine getirmemekte ve İslam'dan etkilendiklerinden daha fazla Doğu ya da Batı kaynaklı sapık ideolojilerden de etkilenmektedirler. Fir'avn'a karşı bir Marxist, Fir'avn ölünce bir Budist gibi olabilmektediler. Bu da onları birçok hata ve çarpıklığa duçar etmektedir. Çünkü yabancı akımların etkisinde kalan insanlar birbirlerinden kopuk parçalara dönüşmektedirler. Başka fikir akımlarından etkilenenler zamanla değişik kişiliklere bölünerek sapmaya uğramaktadırlar.

Asrımızda da hayatlarının bir kısmını İslami kurallara göre ayarlarken diğer bölümlerini cahili değerlerle doldurup taşıran (bilerek/bilmeyerek) insan gruplarıyla karşılaşmaktayız. Bunların toplumsal alışkanlıkları, iktisadi ve siyasi anlayış ve uygulamaları çoğunlukla başka ideoloji ve dinlerin etkisi altındadır. Bu toplumlara hakim olan anlayış İsrailoğulları'nın ki ile örtüşmektedir.

Musa (a)'ın mücadelesinde şu iki unsur göze çarpmaktadır: a) Adalet çizgisi üzerinde mukim olan tevhid çağrısı, b) Mazlum konumdaki İsrailoğulları'nın tağutun hakimiyetinden kurtarmak.

O, Allah'ın vahyini baz alarak hareket etmekteydi. Usulünü onunla belirliyor, kanunlarını onun istediği doğrultuda koyuyordu. Onun programı Allah'ın dini ve şeriatıydı.

Musa(a)'ın Nuh, Hud, Salih, Şuayb ve Lut peygamberin kıssalarındakinin aksine kavmiyle başlangıçta bir sorunu yoktur. Onun mücadelesi Fir'avn'ın toplum üzerindeki demir yumruğunu alaşağı etme hedefidir. Bir mümin olarak onun İsrailoğulları'nı köleleştirmesini, ezmesini kabullenemez. Fir'avn halkını karşılıksız ya da sembolik ücretlerle çalıştırmaktadır. İsrailoğulları kendi kaderlerini tayin hakkına sahip değillerdir. Bilakis Fir'avn yönetimi altında ezilen, horlanan, köle gibi yaşayan bir topluluktur. Bu da onları sürekli zelilliğe, vakıaya teslim olmaya çağırmaktadır.

Müminlerin sorumluluğu insanları bu tür köleleştirici ve baskıcı vakıalardan kurtararak onların Allah'ın dilediği gibi yaşamalarını sağlamaktır. Müstekbirlerin gücü mustazaflardan kaynaklanmaktadır. Mustazaflar teslimiyet havasından kurtulup özgürlük havasını teneffüs etmeli ve hür olmalıdırlar. Ardından toplumsal değişim üzerine fikir yürütmeleri gerekir.

Müminler, yönetim, hukuk ve kulluk düzleminde hayatı Allah'ın murad ettiği şekilde ıslah etmeye çalışan insanlardır. Bunu gerçekleştirirken sahip oldukları takva, bu meselelere anlamlı ve hikmetli tahliller yapabilmesinde önemli bir rol oynar. Müminlerin toplumu dönüştürme planının her aşaması bilinç, doğruluk ve güvenle sağlamlaştırılmıştır. Takva ise müminler nefislerini zorluk sıkıntı ve tehditler karşısında tahammül gücü olan bilinçli bir komuta merkezine dönüştürebilirler. Çünkü baskıcı kafir akıma rağmen yeryüzünün hükümranlığına ulaşmak meselesi ne bir laf ebeliği meselesi, ne bağırıp çağırma, ne infial meselesi ve ne de gözyaşlarıyla yalvara yakara dua etme meselesidir. İman ve samimi bir iradeyle daima Allah'ın lutfunu yardım ve hoşnutluğunu umarak hareket etme meselesidir. Musa (a)'ın kavmi ise henüz bu şuurda değildir. Musa(a)'ya "senden önce de senden sonra da bize işkence edildi." (7/129) demektedirler. Böyle sözler sarfeden İsrailoğulları ile konumları itibariyle örtüşen insanlar işkenceye uğrayınca eziklik ve çaresizlik duyguları daha da artar. Böyle bir durumda sırf eziyetin verdiği acıdan bedenlerini kurtarmayı hedeflerler. Amaçları içerisinde uzun vadeli hedefler dar bir alanı kaplar. Halbuki canlarını mallarını cennet karşılığında Rablerine satan dava adamları böyle midir?!

Rabbimiz bu kıssayla Fir'avn'ın başka bir yönünü açığa vurmaktadır. Fir'avn komplocudur (20/71). Kendisini kadir-i mutlak pozisyonunda görür. Kontrolü dışında bir olay gelişemez sanır. Ancak onun hesabı olduğu gibi Allah'ın da bir hesabı vardır. Fir'avn büyücülerin imanını delilleriyle apaçık gördüğü halde onlarınkini tastik edenlerin imanı gibi görmedi. Tıpkı halklarından gelen değişim, adalet arayışının gerçekten halktan kaynaklandığına inanmayıp sebebi eski/yeni düşmanlarının şahsi komplolarında aramaya yönelen çoğu tağut gibi. Fir'avni tipler inanların akıllarına ve düşüncelerine sahip olmak isterler. İnsanlar yalnızca onların ideolojilerine inanmalıdırlar. Aksi durumlarda düşünce yasaktır. Tevhid ve adalet arayışı içinde olanları bile estirdikleri medya terörü ile müfsid olarak (7/127) tanımlayıp propagandalarını bu meyanda şekillendirirler. Onların Allah'ı birleme, şirki terketme, tuğyanla mücadele etme ve zulmü ortadan kaldırma gibi risalevi çağrıları yeryüzünde fesad çıkarmak olarak telakki ettiklerini görürüz. Fir'avncı düşünceye sahip olanlara göre, Musa (a) ve onun gibiler müfsiddirler. İstikrarsızlık (!) unsuru olan müminlerle mücadele edilmeli panzehir rejimler oluşturulmalıdır.

Rabbimizin hakkı tavsiye eden (103/3) ve tevhidin şahidliğini yapan (2/143) müminlere yardım edecek ve batıl, hakkın karşısında yok olmaktan kurtulamayacaktır.

Fir'avn'ın başına gelen (20/78) çağdaş Fir'avnları da aynı akibete uğratacaktır. Rabbimizin vaadi ne kadar sehamet aşılayıcıdır:

"Biz ise istiyorduk ki o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım onları önderler yapalım ve onları (Fir'avn'ın mülküne) varisler kılalım." (28/5)