“Mülteci Krizi Bir İnsanlık Krizidir!”

Uğur Yıldırım

Uğur Yıldırım, Uluslararası Mülteci Hakları Derneği Başkanı, Avukat.

Av. Yıldırım, mültecilik meselesinin hukuki boyutuna vakıf olmakla birlikte mültecilerin haklarıyla ilgili mücadele eden bir aktivist. Bazen güney sınırında Suriyeli mültecilerin yanında, bazen Edirne sınırında, bazen köprü altında yaşayan Afgan mültecilerin haklarını ararken bazen de ülkesine iade edilmek istenen Müslüman bir muhalifin gönderilmesini engellemek için havaalanı güvenliğiyle mücadele ederken ona rastlamanız mümkün. Sorunun birçok veçhesiyle bizzat tanığı olan biri olarak kendisiyle sadece mültecilerin sorunlarını değil, aynı zamanda mültecilik kavramını, mülteciliğin hukuki statüsünü, iltica hareketlerini, hem dünya hem de Türkiye’deki mülteci politikalarını konuştuk. Yıldırım, “Mültecinin derdiyle dertlenecek her arkadaşa kapımız açık.” diyor.

RÖP: Mehmet Ali Aslan

-----------------------------------

Mülteci kavramı ile ilgili bir kafa karışıklığı yaşandığı görülüyor. Benzer durumda olanlara sığınmacı, göçmen, misafir gibi tanımların verildiğini görüyoruz. Meseleye kavramsal ve hukuki açıdan baktığımızda mülteci kimdir; hangi statüde olanlara mülteci denebilir?

Mültecilik özellikle II. Dünya Savaşından sonrası oluşan toplu insan göçüyle beraber bu insanların statüsünü ve onlara uygulanacak hukuku belirlemek için ortaya konulmuş bir kavram. Cenevre Sözleşmesi (1951) mülteciliği kavram olarak ilk ortaya koyan sözleşmedir. Burada Birleşmiş Milletler (BM) tarafından kabul edilen tanım şudur: “Irkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da sözkonusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya sözkonusu korku nedeniyle dönmek istemeyen her şahsa mülteci denir.” En başta şunu söylemek gerekir ki mültecilik bir statüdür. Mülteci olduğunuz zaman geri gönderme yasağı başta olmak üzere belki sizi vatandaş yapmayan ama bir vatandaş gibi en temelde yaşam hakkı olmak üzere eğitim, sağlık, çalışma hakkı ve sosyal haklardan faydalanabileceğiniz bir statü (hak) sahibi olursunuz. Türkiye’de mülteci kavramı yanında “sığınmacı”, “misafir” gibi kavramları da oldukça sık duyarız ve bunlar arasında kavram kargaşası yaşarız.  Çünkü Türkiye, Cenevre Sözleşmesine taraf olan bir ülke olarak mülteciliği kabul etmekle beraber Monaco ve Madagaskar ile birlikte bu sözleşmeye “coğrafi kısıtlama” kaydı koyan üç ülkeden biridir ve bu sınırlamayı etkin şekilde uygulayan tek ülkedir.

Bu ne anlama geliyor?

Türkiye mealen diyor ki “Ben sadece Avrupa Konseyi ülkelerinden gelen ve sözleşmedeki tanıma uygun kişileri mülteci olarak kabul ederim. Diğerlerine böyle bir hak veya statü vermiyorum.” Bu şu anlama geliyor: İngiliz, Fransız, İtalyan veya İspanyalı biri iseniz ve ülkenizde din, dil, ırk, siyasi görüş, etnik mensubiyet gibi nedenlerle yaşayamıyorsanız Türkiye’ye gelip “İltica ediyorum.” dediğiniz zaman hukuken iltica prosedürünüzün başlaması ve mültecilik statüsü elde etmeniz mümkün iken eğer siz Suriyeli iseniz, Irak’tan, Özbekistan’dan, Tacikistan’dan veya herhangi bir Afrika ya da Amerika kıtası ülkesinden geliyorsanız teknik olarak bu mülteci olamayacağınız anlamına geliyor.

Bu noktada Türkiye aslında daha evvel hep bir geçiş ülkesi, transit bölge idi. Resmi olarak üzerinden mülteciliği atmış göçmenler bakımından da nihai olarak yaşanmak istenmeyen bir ülke idi. Mültecileri veya yabancıları içinde bulundurmak gayesi, hedefi bulunmadığından, bu noktada hukuki bir düzenlemesi de yoktu. Fakat Türkiye’nin yeni dönem siyasi duruşu, ekonomik gelişmişlik, yeni iktidarla birlikte oluşturduğu mazlumlara sahip çıkan ülke imajı, Türkiye’yi geçiş ülkesi olmaktan çok hedef ülke konumuna getirdi. Artık Türkiye’de yaşanabilir algısı oluştu. Mesela Mısır’da Sisi rejiminden kaçan veya Suriye’deki rejimden kaçan insanların sığınıp kalmak istedikleri, buraya iltica etmek istedikleri bir ülke haline geldi. Ancak hukuki olarak bu insanlar bakımından mültecilik söz konusu olamayacağından, Türkiye de belirttiğimiz gibi bu kişilere hayatlarını devam ettirebilecek böyle bir statüyü vermekten çekindiğinden özellikle Suriyelilerin yoğun göçü sonrası ilk başta karşımıza “misafir” kavramı çıktı. Bu kavram da aslında siyasi literatür olarak ürettiğimiz bir kavramdı. Çünkü misafir kavramı dünyanın hiçbir yerinde uygulanmayan ve hukuki bir statü tanımayan bir kavramdır. Biz bu insanları kültürümüzdeki anlamıyla misafir olarak kabul ettik. Savaşın belki daha kısa süreceği öngörülüyordu. Bu insanlar buraya geçici bir süreyle gelecekler; biz bu insanları ağırlayacağız ve akabinde geri dönecekler, gibi bir düşüncenin mahsulü olarak misafir denildi. Aslında bu kavram kendi içinde de birçok tezadı barındırıyordu. Misafirlik öncelikle sizin misafirperverliğinizle bağlantılı olarak hak tanır, süresi ve sınırları oldukça muğlaktır. Türkiye artık bu kavramın durumu açıklayamayacağını kavradığı zaman yine hukuki bir statü olan “sığınmacı” kavramını ön plana çıkardı. Sığınmacı, yine bu gibi -savaş, afet gibi- nedenlerle kendi ülkesinden çıkanların da geçici süreyle alındığı ve insani yardımda bulunulduğubir statü. Ama bu statü hiçbir zaman bugün Türkiye’de olduğu gibi çalışma hakkını, eğitim hakkını, sağlık hakkını bir hak olarak beraberinde getiren bir statü değildir. İnsanca yaşam için gerekli tüm bu hakların verilmesi bir hizmet sunumu olarak genelgelerle düzenlenmekte, bu ise pratikte bu hakların tüm sığınmacılara ulaşmadığı ve planlanmadığı bir dizi sorunu ortaya çıkarmaktadır. Örneğin bugün resmi olarak 4.200 civarında Suriyeli çalışma izni ile çalışmaktadır. Halbuki 2 milyondan fazla Suriyelinin Türkiye’de olduğunu biliyoruz ki bu durumda çoğu kişi kaçak şekilde çalışmak zorunda kalıyor. Veya daha da önemlisi yarıdan fazlası 18 yaş altı olan 2 milyon Suriyelilerin ne kadarına eğitim verebiliyoruz sorusunun cevabı maalesef hiç de iç açıcı değil ve biz savaşın beşinci yılındayız.

Hakeza mülteci sorunu sadece Suriye sorunu değildir. Türkiye’de hukuki statü olarak “şartlı mülteci” statüsü verilmiş Özbekler, Tacikler, Afganlar veya Doğu Türkistanlılar gibi daha birçok ülkeden gelen ve sayıları azımsanmayacak kadar fazla olan (yaklaşık 500 bin civarı) kişiler demevcuttur. Bunlar Türkiye tarafından “şartlı mülteci” olarak kabul edilmekte ve mülteci olarak kabul edilecekleri ülkelere gidene kadar geçici olarak Türkiye’de bulunmaktadırlar. Bu durumda olanlar BM Yüksek Komiserliğine başvurularını yaparak diğer Avrupa veya mülteci kabul eden üçüncü ülkelere kabullerini bekliyorlar. Maalesef bu ülkelerin alım sayılarını sürekli düşürmesi, eğitimi ve kabiliyetleri düşük mültecilik başvurularını reddetmeleri, Afgan asıllılar gibi Müslümanlık bağları daha kuvvetli olan başvurucuları kabul etmemeleri gibi nedenlerle bu insanlar yıllar boyu belirsiz bir şekilde Türkiye’de yaşam savaşı vermekteler. Onların birçoğu bugün Suriyelilere verilen hakların kendilerine de tanınmasını dileyerek yaşam mücadelelerine devam ediyorlar.

Bu statüde olanlar Yabancılar Şube Müdürlüğünde mi bulunduruluyorlar?

Sığınmacı statüsünde olan Suriyeliler dışında kalan şartlı mülteciler kendilerine Göç Müdürlüğü tarafından tayin edilen uydu kentler ve illerde kalmakla yükümlüler. Yabancı Şubede kalma işi ayrı bir şey. Eğer bir yabancı hakkında kamu düzeni, kamu sağlığı gibi genel geçer kurallar noktasında “idari gözaltı” kararı alınırsa o kişi Yabancılar Şube Müdürlüğünde veya geri gönderme merkezlerinde tutuluyor. Ki burada keyfi bir tutum da söz konusu olabilmekte. Zira bugün idare herhangi bir yabancı hakkında idari gözetim kararını herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın hatta hiçbir sebep olmadan tek başına alabiliyor. Bu noktadaki karışıklık aslında Türkiye’de mülteciliğin teknik olarak var oluşu ve bunun Avrupa Konseyi ülkeleriyle sınırlandırılması ama pratik olarak böyle bir gerçekliğin olmamasından kaynaklanıyor.

Bu durumda Türkiye’de hukuki anlamıyla bir mülteci varlığından bahsetmek zor, öyle mi?

1951 tarihli Cenevre Sözleşmesinden bu yana 50 civarında kişi mülteci olarak alınmış. Bu rakamlar resmi makamlarca net olarak verilmiyor ama bizim ulaştığımız bilgi bu. Yani 60 yılı aşkın bir süredir Türkiye’nin mülteci karnesinin sadece 50 kişiyle sınırlı olduğunu düşündüğümüz zaman Türkiye’den mültecilikten teknik olarak bahsetmenin çok mümkün olmadığını söyleyebiliriz. Bunun yerine “sığınmacı” dediğimiz, “şartlı koruma” dediğimiz, siyasi iktidarların inisiyatifinde kalan ve onlarla ilgili kararların daha ziyade bir hükümet politikası olarak değerlendirildiği bir yaklaşım söz konusu. Mültecilik yok ama Türkiye’nin geçmiş dönemlerden itibaren yabancılara veya sığınmacılara uzak olduğu söylenemez. İspanya’daki ve II. Dünya Savaşında soykırımdan kurtarılan Yahudiler, Körfez Savaşı esnasında Iraklılar, Balkanlardan gelen muhacirler, 1980 sonrası alınan Afganlar ve Boşnaklar...  Bu insanların her biri mültecilik statüsüyle değil de ilk önce sığınmacı olarak alınmışlar, belli bir süreçten sonra burada belli koşullarda kalmaları sağlanan sosyal gruplar haline gelmişler ve onlara vatandaşlık yolu açılarak statü sorunları çözümlenmiştir.

Dünyada en fazla iltica hareketleri nerede yaşanıyor?

Bunun cevabı için önce mülteciliği doğuran sebeplere bakmamız gerek ki bunların başında savaş geliyor. Bugün dünya ölçeğinde baktığımız zaman savaşlar, kıtlık, doğal afetler gibi nedenler göçü tetikleyen en önemli faktörler. Dolayısıyla iltica hareketleri en çok bu hadiselerin yaşandığı ülkelerde görülüyor.

O halde mülteciliğin en yaygın Müslüman coğrafyalarda yaşandığını söyleyebiliriz.

Yoğunlukla savaş nerde, kıtlık nerde diye baktığımızda İslam coğrafyası ciddi anlamda öne çıkıyor. Savaşların önemli bir kısmının Müslüman coğrafya üzerinde cereyan ettiğini görüyoruz. Doğal kaynaklar için dünyanın etkili güçleri birbirleriyle mücadele ediyor ama filler ve çimen metaforunda çimen olan Müslüman halk eziliyor. Arakan’da, Özbekistan’da, Doğu Türkistan’da olduğu gibi Müslümanların sırf dinî kimliklerinden ötürü bir ayrımcılığa tabi tutuldukları görülüyor. Arakanlılar örneğin kendi ülkeleri Myanmar devleti tarafından sadece Müslüman olmaları sebebiyle bile tanınmayan, vatandaş sayılmayan bir halktır. Eğitim hakları yok, sağlık hakları yok, vatandaş olarak sayılmamaktalar, o kadar ki cenazelerini gömme konusunda dahi ciddi sıkıntıları var. Bugün dünya mülteci nüfusuna baktığımız zaman bunun yüzde 80’lik kısmının Müslümanlardan oluştuğunu söylemek mümkün. Bu da mültecilik krizinin aslında insanlık krizi olmanın ötesinde Müslümanlık krizi anlamına geldiğinin ifadesidir. Nitekim Batılı ülkeler de bu kadar Müslüman nüfusun gelmesi durumunda demografik yapılarının bozulacağı kaygı ve mazeretini öne çıkarıyorlar.

Gelen mülteci Müslüman değilse tutumlarında bir değişiklik oluyor mu?

Tabi. Bir İslam ülkesinden faraza savaş sebebiyle Batılı ülkelere gitmek isteyen bir Müslüman engellerle ya da ciddi zorluklarla karşılaşırken cinsiyet tercihlerinden ötürü giden kişi bu zorlukların birçoğunu yaşamıyor. Suriye’den giden Müslümanlara zorluk çıkartılırken Ezidi ya da Hristiyan unsurların rahat bir şekilde başvurularının kabul edildiği görülmekte. Dolayısıyla bu vakadan en çok Müslümanların etkilendiğini söyleyebiliriz. Bu konuda bir ayrımcılık yapıldığı noktasındaki eleştirilere karşı “Ülkemizde kilise var ama Müslüman nüfusun ibadet ihtiyacını karşılayamayız!” gibi mazeretlere sığındıklarını görüyoruz. Türkiye Kobani olayları esnasında bir günde 130 bin kişiyi almışken bütün Avrupa’nın 5 yılda almayı taahhüt ettiği mülteci sayısı bu rakama ulaşmıyor. Üstelik Batı, alacağı kişileri doktor, mühendis, mimar, üniversite mezunu, kasap vs. gibi sınıflandırmalar yaparak alıyor. Kendi yaşlı nüfusunun karşılayamadığı işgücünü sağlamak için bu insanları değerlendirmek istiyor. Yani insani bir bakış açısıyla değil devlet pragmatizmi ile konuya yaklaşıyor.

Peki, dünyada ne kadar mülteci olduğu tahmin ediliyor?

Bu soru geçtiğimiz günlerde BM tarafından cevaplandı. II. Dünya Savaşından sonraki en büyük mülteci kriziyle karşı karşıyayız. Sayıları 60 milyon civarında. Neredeyse Türkiye nüfusuna yakın. Mülteciler bir devlet kursa büyük bir nüfusa sahip olacakları bir gerçek. Bu anlamda sorun salt Suriye değil, Arakan, Afganistan, Irak, Doğu Türkistan, Tayland, Küba, Sudan vs dünyanın her tarafına yayılmış bir sorun. Avrupa’nın bugün 20 bin mültecinin geldiği hadiseleri “kriz” olarak nitelendirdiği gerçeğini de göz önünde bulundurarak en fazla hangi ülkede mülteci olduğuna bakacak olursak; örneğin Türkiye’de 2,5 milyon, Bangladeş gibi fakir bir ülkede 1,5 milyon, Lübnan’da ve Ürdün’de kendi ülke nüfusları kadaryüzbinlerce mültecinin barındığını görürüz. İtalya kıyılarına gitmek üzere Libya’da, Cezayir’de olan mülteci sayısı da ciddi oranda. Batı Sahra’da 1 milyon üzerinde insanın göç etmek için hareketlendiği ve kamplarda olduğu bilgisi mevcut. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde aslında mülteci krizini en fazla yaşayan ülkelerin gelişmekte olan üçüncü dünya ülkelerinin olduğunu görüyoruz. Bunların da bu savaşların ya da kıtlığın yaşandığı yerlerin komşusu konumundaki ülkeler olduğunu görüyoruz.

Mülteciliği nasıl önleyeceğiz? Buna sebep olan faktörleri ortadan kaldırmak mümkün mü?

Bugün göçmen krizinden yakınan ülkelere baktığımızda (İngiltere, ABD, Fransa vs.) silah satışında üst sıralardaki ülkeler olduklarını görürüz. Savaşları doğuran, ülkeleri işgal eden, insanları sömürerek açlığa ve sefalete sürükleyenler de bu devletlerdir. Bugün de sömürüye maruz kalmış topraklardan kaçan insanların, adeta gasp edilen haklarını almak için Avrupa’ya gelmelerine karşı mücadele ediyorlar. Batılı ülkeler sebep oldukları bu sorunun çözümü için üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirseler veya çözüm için katkıda bulunsalar sorun bu kadar büyümeyecek. 40 bin kişi geldi diye Avrupa’da kriz çığlıkları yükseliyor. Hâlbuki sadece dünyanın en fakir ülkelerinden Bangladeşt’te 1.5 milyon Arakanlı var. Eğer bir mülteci krizinden bahsedecekseniz Bangladeşvar. Türkiye var. Somali var. Savaşların nedeni, sömürünün nedeni gelişmiş ülkelerdir. Afrikalı insanı sömüren, hayatta kalmak için ihtiyacı olan suya ulaşmasına dahi destek vermeyen Avrupa’dır. Düşünün İHH İnsani Yardım Vakfı gibi STK’larımızın açtığı su kuyularıyla insanlar göçten kurtuluyor. Çoğu zaman bir kuyu bir köye hayat veriyor. Suya ulaşamayan insanlar aç kalıyor ve yollara düşüyorlar. Libya’nın çöllerinde 1 milyon insan var şu an, İtalya’ya geçmek isteyen. Bu noktada Avrupa devletlerinin ağlamaya, sızlanmaya hakları yok. Göçe sebep olacak faktörleri ortadan kaldırmak için ne yaptı ki Batı? Bilakis buna sebep olacak politikalar icra etti. Örneğin hepimiz Yermuk Kampında açlıktan ölen Suriyelilerin haberlerini duyuyoruz. Bununla birlikte BM’nin kaynak yetersizliğinden dolayı Suriye kamplarında yemek kuponu dağıtımına son verdiğini de. Avrupa şu an arama kurtarma faaliyetlerine bile maliyeti dolayısıyla son verdi. Şu an sadece gözetleme yapıyor; kaç kişi geçti, kaç kişi boğuldu diye istatistik tutuyor. Güvenlik tedbirleriyle bu göçü durdurmak mümkün olmayacaktır. İnsanları göçe sürükleyen mevcut sebepler değişmedikçe bu insanlar hayatlarını riske atarak hayata tutunabilecekleri bir yere gitmeye çalışacaktır.

Mültecilerin yaşadıkları sorunları ana hatlarıyla nasıl sınıflandırabiliriz?

Öncelikle yaşam hakkından söz etmeliyiz. Zaten tanımı gereği ülkelerinden kaçan, ülkeleri tarafından sahip çıkılmayan kişilerden bahsediyoruz. Onların hayatta ve sağlıklı olmaları veya eğitim alıp almaması gibi konularda kendi devletleri bir sorumluluk almadığı gibi diğer devletlerin çoğu da bu insanları bir yük olarak kabul ediyor. Ve “Bu hakları niye bu insanlara tanımadınız?” diye sorabilecek herhangi bir merci, sistem yok. Bu noktada savaştan da kaçsa, hayata tutunmak için de kaçsa o insanlar her türlü tehlikeye açık grup oluyorlar. Zira adları bir kere kaçak mülteci. Düşünün savaştan kaçıyorsunuz. Sınırları geçerken kaçak olmama ihtimaliniz zaten çok düşük. Ama bunu yaptığınız için kaçak damgası yiyorsunuz. Gittiği ülkede yasa dışı olan bu insanlar yasa dışı yollara düşmek zorunda kalabiliyor. İnsan tacirlerinin, organ mafyalarının, kadın tacirlerinin ve uyuşturucu mafyalarının ellerinedüşebiliyorlar. Bu insanların hiçbir değeri de yok ki! Mültecilerin bindikleri tekne denizin ortasında batırılsa bunun hesabını verecek kimse yok. Mültecilerin vatandaşı olduğu devletleri de sığındıkları devletler de bunun hesabını sormuyor. Dolayısıyla insan tacirlerinin ve mafyaların ortak hedefi haline geliyorlar. Hadi şansları yaver gitti ve kurtuldular. Bu durumda vardıkları ülkenin insafına kaldılar. Mülteci krizi bir insanlık krizidir. Mültecilik bir turnusol kâğıdı gibi insanlığımızı ortaya koyan bir durum. Siz o insana bir şey vermediğinizde size hesap soracak merci olmadığı için ne verirseniz ne hak tanırsanız sizin insanlığınızla alakalı. Çoğu ülke de Türkiye’de olduğu gibi bunu bir hak olarak vermekten ziyade bir hizmet olarak siyasi bir politika çerçevesinde tanımlıyor ve yapıyor.

Dünyada mültecilerin haklarını korumak noktasında uluslararası hukuk ve ülkelerin iç hukukları yeterli düzenlemeler içeriyor mu?

Avrupa özelinde baktığımızda mülteciliğin bir sistematiği var. Avrupa mülteci olarak kabul ettiği insanlara eğitim, sağlık, çalışma hakkı gibi hakları belli bir sistematik içinde sunuyor. Zaten demin değindiğimiz gibi insani bir bakış açısından ziyade işgücü olarak değerlendirmek istediği için gelen insanı başıboş bırakmıyor. Gelenleri topluma entegre etmek için eğitiyor. Toplum içinde sağlıklı, eğitimli ve kalifiye bir eleman olarak hayatını devam ettirmesini istiyor. Bu noktada bir açıdan bizdeki yaklaşımı eleştirmek istiyorum. Zira biz de aşırı “insani” bakıyor ve misafir bakış açısıyla onları geçici olarak algılıyor ve en basitinden çalıştırmak bir yana çalışma hakkı dahi vermiyoruz. “Aman biz size bakalım, kampa alalım, BM standartları üzerinde prefabriklerde hayatınızı devam ettirin, üç öğün yemek verelim siz de burada öylece oturun.” diyoruz. Bunu doktora, mimara, mühendise, üç dil bilen bir avukata söylüyorsunuz. Hangi insan 5 yıl boyunca sadece yeme-içmesini karşılayarak 8 metrekare bir evde hayatını devam ettirmek ister? Bu da insana yakışır bir hayat değildir. Onlara çalışma hakkı tanımak bu noktada onları sömürmek değildir, doğal bir ihtiyaçtır. Biz “misafir” gibi bakıp ondan sonra bize yüklerinin 6-7 milyar dolara ulaştığını söylüyoruz. Avrupa ise on bin kişi bile gelse “Bunları istihdama nasıl kazandırırım, nasıl çalışma hayatına alır ve değerlendiririm?” mantalitesiyle bakıyor. Bu noktada Avrupa’nın bir standardı var. Kanunları-kuralları var. Ancak bu kanunlar-kurallar uygulanmadığında ne oluyor, herhangi bir yaptırım söz konusu mu? Hayır. Bugün Yunan hücumbotları tarafından batırılan tekneler biliyoruz. İnsanlar göz göre göre denizde ölüme sürükleniyor. Failler hakkında herhangi bir soruşturma-kovuşturma olmuyor. Bugün sınırların yükseltildiğini, sınırlardan geçenlerin gözaltına alındığı veya toplama kamplarına götürüldüğünü görüyoruz. Birçok ülkenin kabul ettiği “geri gönderme yasağı”na rağmen havaalanına gelen bir insan “İltica etmek istiyorum.” demesine rağmen ne ölçüde bu isteği karşılanıyor, karşılanmadığında ne oluyor veya biz bunu ne kadar denetleyebiliyoruz? Havaalanına gelen yolcu pasaport kontrolünden içeriye geçmedikçe fiilen o ülkeye girmiş olmuyor. Havaalanı güvenliği o kişiyi içeriye almazsa o kişi zaten o ülkeye hiç girmemiş demek oluyor. Yasal haklarını kullanabilecek hiçbir imkânı yok. İltica talebinin reddedilmesini mahkemeye taşıyabileceği bir merci yok. Türkiye’de de bu böyle. Örneğin bugün bir Doğu Türkistanlı uçaktan indi ve güvenlik kontrolünde polis tarafından geri çevrilerek ülkesine, belki de ölüme gönderildi. Bunun hesabını sorabileceğiniz bir merci yok. O zaman kuralların da çok fazla bir anlamı kalmıyor. Bu insanların arkasında durabilecek, haklarını isteyebilecek kimse olmadığı için rahat bir şekilde hakları gasp edilebiliyor. Bu uygulama Avrupa için böyleyken mültecilere herhangi yasal bir hak tanımayan ülkeler için zaten hayli hayli geçerlidir. Onların insan olarak dahi bir karşılıkları yok.

Yani havaalanına gelen ve iltica talebinde bulunan bir kişinin hayatı havaalanı güvenliğinin vicdanına bağlı, öyle mi?

Türkiye “geri gönderme yasağı”nı kabul etmiş bir ülke. Ayrıyeten 2014 yılında “Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu” çıktı.11 Nisan 2014’e kadar yazılı bir kanunumuz yoktu. Bu kanunda “geri gönderme yasağı”ndan net bir şekilde bahsedilmesine rağmen dernek olarak bize insanların iltica taleplerinin alınmadığı noktasında hadiseler intikal etti. İnsanların gitmek istemedikleri ülkelere geri gönderilmek üzere olduklarına dair duyumlar aldık. Allah’a şükür devreye girdiğimiz konularda durumu ilgili kişi-yetkililere ulaştırdığımızsa hep olumlu cevaplar aldık ve geri göndermeleri kolay olmasa da engelledik. Ancak şu çok açık, biz devreye girmeseydik polis o kişiyi geri göndermek hedefiyle hareket ediyor. Bize ulaşmayan, ulaşamayan, kimsesi olmayan, iltica hakkından dahi bihaber olan kaç kişi polis tarafından geri gönderiliyor bilemiyorsunuz. Düşünün ki, Doğu Türkistan’dan bir insan sahte pasaportla geliyor. Çünkü başka türlü gelmesi mümkün olmuyor. Ama bu kişi evrakta sahtecilik veya yasa dışı bir eylem hükmüyle geri gönderilmeye çalışılıyor. Hâlbuki dernek olarak bizim için bir insanın sahte pasaport kullanması mülteci olduğunun en bariz göstergesidir. Demek döndüğünde ciddi bir sıkıntı yaşayacak ki o ülkeden ancak sahte pasaportla çıkabilmiş. Türkiye bu konuda son zamanlarda önemli adımlar attı. Sivil bir yapılanma olarak Göç İdaresi kuruldu. Ancak bu konuda eğitim almamış, konuya dair fikri olmayan, milliyetçi duygularıyla yabancı istemeyen ve sahte pasaportla geleni suçlu olarak gören bir memur çok rahat bir şekilde o insanı geri gönderme teşebbüsünde bulunabiliyor. Bizim bizzat dernek olarak havaalanında mülteci olmak isteyen kişi için iltica dilekçesi verdiğimiz memurun “Ben dilekçe almam, ifade alırım!” sözü halen kulağımda çınlamaktadır. Yanında avukatı olan kişinin iltica talebinin almayı züladdeden zihniyetin, haklarını bilmeyen, dilimizi konuşup derdini anlatamayan, kaçak ya da yasa dışı, sorunlu yabancı insan olarak önyargı ile yaklaşılan mülteciye ne kadar sahip çıkacağını öngörmek mümkündür.

Burada akla şu soru gelmiyor değil: İltica başvurularının istismara açık alanı var mı? Örneğin hiçbir sorunu yok ama sırf ekonomik imkânlar nedeniyle gelen ve kendini mağdur gibi göstermek isteyen kişiler de bu yola başvurabilir. Gelen kişinin geri gönderilmesi halinde gerçekten mağduriyet yaşayacağının bilgisine ulaşmaya dair bir mekanizma oluşturulmuş mu?

Böyle bir düşünce var, evet. Bunu istismar etmek isteyenler de mutlaka var. Ama burada kritik nokta şu: Siz iltica başvurusu yaptığınız zaman bu hemen kabul edilecek diye bir şey yok. Bu bir süreç. Geri gönderme merkezleri de bunun için kurulmuş. Buralar misafirhane statüsünde ve o başvuruda bulunan kişi buraya alınarak talebinin değerlendirilmesi gerekir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğide böyle yapıyor. Her ülkenin menşei bilgisi o kişinin söylediği hikâyenin doğruluğunu ve tutarlılığını ölçmek için kullanılmaktadır. Türkiye de bu prosedürü uygulamalı. Burada kişinin, ülkesine dönmekten “haklı” olarak korktuğuna dair sebepleri araştırmak gerekir. Ama beyana riayet etmek zorunluluğu unutulmamalıdır. Ardından iş, beyanın doğruluğunu ölçecek kurumlara kalıyor. Bu noktada başvuran kişiler mülakata alınıyor; neden geldiği, neden dönemeyeceğine dair bilgi alınıyor. Bu değerlendirme ışığında kişinin iltica talebi reddedilebilir de. Bununla birlikte o kişinin, bu reddi mahkemeye taşıma hakkı var. Fakat havaalanındaki memur kendisini idareci veya hâkim yerine koyup da bu prosedürü atlar ve değerlendirmeyi kendi yaparsa yanlış olur. En ufak bir şüpheyi dahi değerlendirmeden kişiyi geri göndermenin bir faciaya yol açabileceği unutulmamalı.

Peki,Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ne gibi bir fonksiyon icra ediyor; mülteci sorunlarıyla ilgili etkili müdahalelerde bulunuyor mu?

BMMYK, bir iltica talebiyle ilgili değerlendirmeyi yapıyor, bir de Türkiye gibi -hukuki anlamıyla- mülteci kabul etmeyen ülkelerden mülteci kabul eden üçüncü bir ülkeye geçişi sağlıyor. Örneğin siz Afganistan’dan, Özbekistan’dan, Tacikistan’dan vs. geldiğiniz zaman Türkiye sizi mülteci kabul etmediği için BMMYK’ya başvurup kayıt yaptırmanız ve “Ben güvenli üçüncü bir ülkeye gitmek istiyorum.” demeniz gerekiyor. Zaten Türkiye’de bu statüyle kalabiliyorsunuz. Peki, Türkiye’de Özbekler 5 yıldır, 10 yıldır; Afganlar 15 yıldır kalıyor; bu nasıl oluyor sorusunun cevabı BMMYK’ya başvuru yapmanız sizin bir yerden kabul beklediğiniz anlamına gelir ki, Afganlarla ilgili en büyük sorun 10 yıldır hiçbir ülkeye kabul edilmemeleridir. Mültecilerin İslam coğrafyasından gelmeleri durumunda Türkiye gibi ara ülkelerde sıkışıp kalma ihtimalleri çok yüksek oluyor. Zirabekleme sürecinde çalışma-sağlık haklarından mahrum bu insanlar için belirsiz bir süreç başlıyor. Burada ne kadar kalacak, başka ülke tarafından ne zaman kabul edilip çağrılacak? Burada ne bir hayat kurabiliyor ne de kuramıyor.

Tam bir araf durumu yani.

Evet. Burada BMMYK’nın sistemi aracılık etmek. Yoksa mültecilerin sorunlarıyla alakalı devlet politikalarının geliştirilmesi veya ilgili çalışmalar yapılması gündeminde yok. Bazı kamplarda yardım çalışmaları da yapıyor ancak ağırlıklı işi şartlı mültecilerin kayıtlarını tutup üçüncü ülkelere gitmesinde aracılık sağlamak. Bir nevi iş ve işçi bulma kurumu gibi çalışıyor. Örneğin Kanada diyor ki, “Ben 50 mimar, 40 mühendis, 10 doktor, 10 kasap mülteci alacağım.” BMMYK da elindeki verilerden hareketle istediği nitelikteki insanların oraya gitmesine aracı oluyor. 

Türkiye’de mültecilerin yaşadığı ağırlıklı sorunlar nelerdir?

Öncelikli sorun bu insanların hukuken mülteci olarak kabul edilmemeleri, Türkiye’de mültecilik statüsünü kazanamayacak olmaları. Statüleri gereği vatandaş da olamazlar. Örneğin çalışma izni ile belli bir dönem kaldığınızda vatandaşlık başvurusunda bulunabiliyorsunuz. Fakat bir sığınmacı 15 yıl da kalsa -savaş ya da kriz bittiğinde ülkesine dönecek kişi olarak kabul edildiğinden- bu haktan mahrum. Çalışma hakları yok kaçak çalışmak zorundalar, hakeza eğitim hakları yok, sağlık hakları yok. Hastalandıklarında özel hastanelerde yüksek meblağlar ödemek zorundalar vs. Bu noktada sayıları oldukça fazla olan Suriyeli sığınmacılar için özel bir durum var. Bu alanlardaki problemleri genelge ile düzenleniyor. Bu da hükümetin inisiyatifinde ve vicdanında olan bir şey. Gün gelip hükümet değiştiğinde çok rahat bir şekilde değişebilecek bir durum söz konusu. Türkiye’deki kanun ve yönetmelikler sağlık, eğitim, çalışma vb. hakların tamamını mülteci ve sığınmacılara verilecek bir hak olarak değil, verilebilir bir hizmet olarak belirliyor. Eğer bu hakları verirseniz bunun kanuni bir alt yapısı var ama bu hakları vermezseniz veya bir kesim bu hakları kullanırken diğerleri bu hakları kullanamıyorsa da bu sizi bağlamaz. Buna örnek; Türkiye’de kamplar özelinde eğitim hakkının iyi denilebilecek koşullarda olması ama kamp dışında yaşayan Suriyeliler veya diğer ülkelerden gelen mültecilerin çok ciddi eğitim sorunu yaşamasıdır. Bu belirsizlik nedeniyle mültecilerin Avrupa’ya gitmek istediklerini söyleyebiliriz. Suriyeli mülteciler herhangi bir iktidar değişikliğinde haklı olarak “Bize ne olacak?” endişesi yaşıyorlar. Bununla birlikte genelge ile düzenlenen bu haklardan istifade etmek için Afganistan’dan, Irak’tan gelen mültecilerin Suriyeli taklidi yaptıklarına şahit olabiliyorsunuz. Bu noktada tabi ki Suriyelilerin durumu diğerlerine oranla daha rahat. Normalde bir yabancı çalıştırmanız için 5 Türk çalıştırıyorsunuz. Suriyeliler için bu baraj korunmuyor. Ancak çalışma iznini almak için iş verenin başvuru yapması gerekiyor. Bizim insanımızda ise bu yönde bir pratik ve ahlak yok. Yine yabancıları “Türkiyelilere münhasır bir iş” olarak tanımlanan işlerde çalıştıramıyorsunuz. Örneğin gözlükçülük, eczacılık, avukatlık, doktorluk yapamıyorlar. O zaman şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Doğudaki vatandaşlara durum ne diye sorduğunuzda “Yüz binlik kente yüz bin Suriyeli daha gelince hastaneler yoğun olmaya başladı, sağlık hizmetlerinden eskisi gibi rahat faydalanamıyoruz.” diyorlar. Suriyelilere sorduğunuzda “Sağlık hizmetinden faydalanabiliyoruz ama Arapça bilen personel veya doktor olmadığı için derdimizi anlatamıyoruz.” diyorlar. Suriyeli doktora soruyorsunuz o da Urfa’da un taşıyor ya da bir inşaatta amelelik yapıyor. Genelgelerle bazı düzenlemeler getirilse de bu noktada bürokratik engeller karşımıza çıkabiliyor. Bizde yabancı çalıştırma ahlakı da yok. Kimse Suriyelileri sigortalı çalıştırmıyor. Çalışma Bakanlığının açıkladığı sigortalı Suriyeli sayısı 4.200 civarında.

Öte yandan AFAD kampları BM standartlarının çok üzerinde ve oldukça güzel yapılmış. Bayramda yine kamplardaydık ve bunu müşahede ettik. Sınırın öte tarafındaki kamplara da geçtik. Durumun ağır olduğunu belirtmek gerek. İncecik çadırda o sıcakta nasıl durdukları; kışın soğuktan nasıl korunacakları konusunda üzüntü duyuyorum. Prefabrik ile yapılan AFAD kamplarında çocuklar eğitim görebiliyor. En azından kalabilecekleri bir yerleri, yemekleri var. 360 bin kişi AFAD kamplarında kalıyor. Ancak Türkiye’de 2 milyonun üzerinde Suriyeli var. Bu demektir ki, 1 milyon 700 bin Suriyeli dışarıda. Bunların yüzde 50’den fazlası 18 yaş altı. Yani eğitim çağındalar. Savaşın 5. yılındayız; 5 yaşında olan çocuk bugün 10 yaşında. “1 milyon Suriyeliyi eğitebiliyor muyuz?” sorusunun cevabı hiçbir zaman evet değil. Yüzde 17’sinin eğitim görebildiğiyle ilgili bir istatistik var. Bugün İstanbul’da parasal olarak imkanı olan bazı Suriyeli çocuklar dershanelerden, iş hanlarından bozma, aylık 100 dolara okuyabildikleri, oyun parkının olmadığı ve sınıf mevcudunun yoğun olduğu özel okullarda eğitim görmeye çalışıyorlar.

Bayramda AFAD ve TRT Çocuk işbirliğiyle çocuklara hitap eden Arapça bir dergi hazırladık, “TRT Çocuk Kampta” diye. Anaokul düzeyinde, basit cümlelerle hazırlanmış dergiyi ağırlıkla 9-10 yaşında olan çocuklara dağıttık; birçoğu okuyamadı. Okuma bilen çocukların etraflarına 3’er 4’er çocuk alıp onlara dergiyi okuduklarını gözlemledik. Hassaten kampların dışındaki çocukların önemli bir kısmının okuma-yazma öğrenemediğini fark ediyorsunuz. Bu kayıp bir neslin yetiştiğini gösteriyor. Bu ise gelecekte daha farklı sosyal patlamalara sebep olabilecek, hatta suç unsurlarının oluşmasına yol açabilecek bir olgu. Dolayısıyla çalışma ve sağlık haklarının yanı sıra sosyal-eğitim haklarının da acilen tamamlanması gerekmekte. Bunlar olmadan entegrasyon sorununun yaşanacağı muhakkak. Bunun da gettolaşmaya yol açabileceği unutulmamalı.

Genelgelere başvurulması az önce bahsettiğiniz Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun yeterli yasal düzenleme içermediği anlamına mı geliyor?

Bundan önce hiçbir kanun olmadığını göz önünde bulundurarak düşünecek olursak geçen yıl (11 Nisan 2014) yürürlüğe giren bu kanun, başlı başına bir devrim aslında. Somut olarak mevzuyla alakalı uygulamalar, iltica hakkı, geri gönderme yasağı, iltica talebinin reddi durumunda hangi mahkemelere hangi yollarla başvurulabileceği, statü olarak mülteci, şartlı mülteci hakları konusunda düzenlemeler içeren bir kanun bu. Ancak kanunlar genel bir çerçeve sunuyor. Uygulamada birçok sıkıntıyla karşılaşabiliyorsunuz. Bu sıkıntıların aşılması için yönetmeliklerin çıkması gerekiyor ki, bu henüz tamamlanmış değil. Bu nedenle sorunlar genelgelerle çözülmeye çalışılıyor. Ancak bu genelgelerin gizli olmasının da ayrı bir sorun olduğunu belirtmek gerek. Örneğin bir Suriye genelgesi var ama ben bu genelgenin detaylarını UHMD Başkanı ve bir avukat olarak bilmiyorum. Elime alıp bu genelgede böyle bir şey var diyemiyorum. Bir Suriyeli tanıtma kartıyla bir sağlık kuruluşuna gittiğinde o kurumdan faydalanabiliyor. Dolayısıyla buradan sağlık hakkı olduğunu biliyor ve bir maddeyi böyle öğrenmiş oluyoruz. Başka bir konuda takıldığımız zaman, “Bu neden böyle?” diye idareye sorduğumuzda “Genelgede böyle bir hüküm var, yapamayız.” denildiğinde bir maddeyi daha öğrenmiş oluyoruz. Genelgenin Anayasaya aykırılığına dair dava açamıyorsunuz çünkü elinizde genelge yok. Şu an ciddi sorunumuz bu genelgelere ulaşamamak. Malum Suriyelilerin ikamet ettikleri il dışına çıkamamalarıyla ilgili bir genelge yayınlandı. Bu genelge Anayasadaki ya da Avrupa İnsan Hakları Beyannamesindeki seyahat özgürlüğüne aykırı. Bununla ilgili dava açacaksınız ama genelgenin numarasını, sayısını, tarihini veya kim tarafından imzalandığını bilmiyorsunuz. Kısacası hukuki anlamda tam olarak oturmuş bir sistem yok. Göç müdürlükleri özellikle taşra teşkilatında oluşturulabilmiş değil. Bu, biraz da anlayış meselesi. Ben hukuk fakültesi mezunuyum ama seçmeli ders olarak dahi mültecilik konusunda bir ders alamadık. Sosyolojide böyle bir ders alan yok. Psikolojide mülteci psikolojisi üzerine ders verilmiyor. İlahiyat fakültesinde ensar-muhacir örnekliğinin aktüel karşılığına dair ne anlatılıyor diye sorsak iç acıcı cevaplar alamıyoruz. Kanun çıksa bile böyle bir sorun var. Üstelik biz kanunu hâkimlere dahi anlatmak zorunda kalıyoruz. Verdikleri yanlış karar sonrasında gidip de “Bakın bunla ilgili kanun gayet açık, böyle böyle durum var.” diye izah ettiğimizde düzeltme aldığımız kararlar oldu. Memurlar/polisler veya göç uzmanları da bu konuda yeterli bilgiye sahip değil. Daha yeni yeni bu konuda çalışmalar var. Türkiye bu konuda tam anlamıyla okulları, üniversiteleri, akademik camiası, polis teşkilatıyla bir dönüşüm yaşamak zorunda. Ve hatta vatandaşıyla… Zira empati yapamıyoruz. Mültecilerin sıkıntılarını bilmediğimizden hayatlarının güllük gülistanlık olduğunu düşünebiliyoruz.

Aylan bebeğin cesedinin kıyıya vurmasından sonra Suriyeli mültecilerle ilgili bir kamuoyu oluştu. Bununla birlikte “Neden Avrupa’ya gitmek istiyorlar?” gibi sorular soruluyor. Neler söylemek istersiniz?

Avrupa’yı güvenlikli bir site gibi düşünüyorum. Siz ördükleri duvarı bir şekilde aşabilirseniz kimse sizin orada çadır kurup kalmanıza ya da üstünüz başınız parçalanmış halde çimenlerin üzerinde yatmanıza razı olmuyor. Aslında bu, insani nedenlerden daha çok gözünü rahatsız ettiği içindir. Onu orada görmek istemez. Orada bıraktığı kişiyi kendine tehdit olarak görür. Kaldı ki öyle bedavaya kimseye bakmazlar. Avrupa çalışan bir nüfusa sahip olamadığı için zaten her zaman bir ara eleman, teknik eleman ya da yetişmiş beyin anlamında olsun mülteci nüfusu istiyor. Avrupa’nın hesaplayamadığı ve istemediği oranda bir göç var. Yine de göz zevkini önemser. Öte yandan Avrupalı çalıştırmayacağı adama bakmaz. Eğitmeyeceği insanı kendine potansiyel tehlike olarak görür. Bir şekilde o insanları mümkün olduğu kadar asimile etmeye, kendi kültürü doğrultusunda yaşamasını sağlamaya çalışır. Şimdi örneğin ben geçtiğimiz günlerde Edirne’ye gittim. Sınırdan geçmek isteyen Suriyeliler arasında üç avukatla tanıştım. Biri üç dil biliyor. Türkiye’de kalsa ya garson olacak ya inşaatta kaçak olarak çalıştırılacak. İngiltere veya Almanya’da -gidebilirse eğer- kendi mesleğini yapabilecek. Kanada’ya gidebilse örneğin ve 5 yıl çalışsa Kanada vatandaşı da olabilecek. Düşünün burada Suriyeli işadamları var. İşyeri açabilecek potansiyelleri var; açanlar var da. Ancak bunlar sığınmacı statüsünde olduğu için pasaport alamayacak, vatandaşlık elde edemeyecek. Avrupa’da haklarının temini açısından bir belirlilik, bir sistem ve bu noktada ulaşabileceğiniz bir yer var.

Buradan hareketle şunu da sormak istiyorum: Neden kitlesel olarak geçiş yaptıkları sınır ülkeleri Türkiye, Lübnan, Irak ve Ürdün haricindeki Müslüman toplumlara hükmeden devletlere gitmek “istemiyorlar”?

Suudi Arabistan, Katar, Dubai, Birleşik Arap Emirlikleri bunlar kesinlikle mülteci kabul etmiyorlar. Hâlbuki olması gereken Müslüman bir topluluğun hem din hem de dil olarak yakın olan diğer ülkelere geçmesidir. Ki mültecilerin istihdamı veya bakımı konusunda alınacak külfet Körfez ülkelerinin bütçesi nazarında hiçbir şey değildir. İğneyi kendimize batıracak olursak ensar-muhacir kavramları üzerinden değerlendirme yapmamız gerekir. Türkiye’deki Müslümanlar için de Körfez ülkelerindekiler için de söylenecek çok söz var. Çünkü ensar olmak mültecilere hak vermek değildir, ekmeğini paylaşmaktır. Yatacak yer, çadır vermek değil, evini paylaşmak, gönlünü açmaktır; ensarlık mültecilik hakkının çok daha ötesindedir. Biz hicreti, muhacirleri ve ensarı, oradaki fedakârlıkları yıllar boyu okumuşuz ama hikmetini idrak edememişiz. Çaresiz insanlar için savaşmayı, bu mazlumiyete çözüm üretmeyi dinin gereği sayan inanışımız bir yana, mültecileriekonomik imkânlarla dahi yeterli bir sahiplenme söz konusu olmuyor. Yapılan yardımlar ihtiyacı karşılamaktan uzak. Ancak bu yaşananlar, insanlar içinve özelde Müslümanlar için bir rahmettir. Bu bir fırsattır, istifade edebilene. Kim değerlendirebilirse o kazanır. Devletler açısından bakarsak da öyledir. Her kriz fırsatlarını da beraber getirir. Cumhurbaşkanımızın üç çocuk istediği bir zamanda Allah bize iki milyon irili ufaklı, kimisi yetişmiş, kasap, doktor, berber, terzi, mühendis, öğretmen; kimisi bizim yetiştireceğimiz çocuk yaşta bir topluluk verdi. Biz bunları kendi içimize alabilir, kardeş yapabilirsek Arap âlemiyle beraber Türkiye’nin ufku anlamında büyük bir kazanım elde edebiliriz. Ama aynı topluluğa eğitim anlamında bir şey veremezsek, entegre edemezsek, uyum sağlayamazsak kaybederiz. Şöyle ki; çok fazla değil içlerinden bizim eğitemediğimiz, iş vermediğimiz, başını sokacak bir yer bulamamış ve başka unsurlarca sahiplenilmiş delikanlı bin çocuk çıksa ve Türkiye’ye karşı yönlendirilse Türkiye halkı da “Biz bu insanlara bu kadar baktık, karşılığı bu mu?” diyecek pozisyona gelir, o zaman daha büyük kırılmalar yaşayabiliriz.

Derneğiniz UMHD ne gibi çalışmalarda bulunuyor diye sorsak?

UMHD olarak “hak” temelli çalışıyoruz. Bu noktada “insani yardım” mültecilik anlamında en fazla dikkat edilen bir konu. Ama biz bir tek mültecinin bile öldürüleceği ya da zulme uğrayacağı bir durumun ortaya çıkması karşısında harekete geçiyoruz. Aynı zamanda bugün konuştuğumuz bu sorunlar üzerine de raporlar hazırlayarak, gözlemler yaparak, yerlerinde ziyaret ederek gündem oluşturmaya çalışıyoruz. Arakan sorunuyla ilgili Endonezya’ya gittik, İtalya’daki göç hadisesiyle ilgili Libya’ya gittik, Midilli’ye gittik, Edirne’deki olaya müdahale ettik, bayramda Suriye kamplarındaydık. Gözlemlerimiz sonrasında gördüğümüz eksiklikleri ilgili ve yetkili yerlere iletiyoruz.

Hakkını vermek gerekir ki, Türkiye idare anlamında, hükümet anlamında mültecilere kol-kanat germe mantalitesiyle hareket ediyor ve bu noktada iyi niyetli olan her fikre açık. Fakat o kadar büyük bir akımla birdenbire karşılaşıldı ki ciddi sıkıntılar yaşıyor. Yapılması gereken çok şey var. Biz olabildiği kadar mültecilikle empati kuramayan, şoven duyguların etkisinde olan memurların çıkardığı sorunları çözmeye yardımcı olmaya çalışıyoruz. Aynı zamanda mültecilerin eğitim, sosyal, sağlık ve çalışma hakları konusunda bilgilendirmeler yapıyoruz. En ciddi sorunumuz yetişmiş insan sorunu. İstanbul Üniversitesi ile ortaklaşa “Mülteci Okulu” programı gerçekleştirdik. Bu yılda ikincisini düzenliyoruz. Geçen yıl beş hafta süren seminer programından sonra 60 kadar yeni mezun olan hukuk öğrencisiyle mültecilik üzerine çalıştık. Hukuk atölyesi oluşturarak mültecilik hukukuyla ilgili pratikler yaptık, beraber Kumkapı’ya gittik, dilekçeler yazdık. Onları mesleki anlamda hazırlama imkânına sahip olduk. Yüksek lisans veya doktora tezlerini destekliyoruz. Bu yılda okulumuza katılan gençlerimizle yeni projeleri gerçekleştireceğiz. Akademisyenleri, yazarları kamplara götürüyoruz. Sadece bu konuları yazmasınlar, aynı zamanda onları görsünler, onlara dokunsunlar istedik, sorunlarını birebir anlasınlar istedik.

Şunu net görüyorsunuz: Sokaklarda, yollarda bekleyen dilencilerden ibaret değil Suriyeliler. Böyle bir algının oluşması yanlış. Keşke kamplardaki doktorlardan istifade edebilsek, kanser konusunda nice uzman doktor var. Keşke kamplardaki Suriyeli akademisyenler üniversitelerimize gelebilse. Suriyeli öğretmenler okullarımızdaki Arapça derslerine girebilseler de öğrencilerimiz Arapçayı akıcı bir şekilde konuşabilecek seviyede öğrenebilseler. Biz de onlara Türkçe öğretebilsek de toplumla kaynaşma konusunda rahat edebilseler. Kısacası derneğimiz “bir insan bir dünya” düsturuyla “Bir insanı kurtarmak bütün insanlığı kurtarmaktır.” ayetini şiar ederek çalışıyoruz. Mülteciye dokunduğumuzda onun hayatında çok önemli bir kırılma noktası oluşturduğumuzu gördük ve görüyoruz. Bireysel vakalarda da varız ama oraya saplanıp kalmıyoruz. Genel anlamda bu olayların tüm mültecilere olan etkisini veya genel politikaları da araştırıyor ve yorumluyoruz. Sadece muhalif bir yapılanma içinde değiliz. Amacımız yanlış yapanları yıpratmak değil yanlışı düzeltmek. Yapılan yanlışları yapıcı bir eleştiri ile raporluyor ve hem kamuoyuyla paylaşıyor hem de ilgililerine iletiyoruz. Kurucumuz İHH - İnsani Yardım Vakfı’nın uluslararası tecrübesi ve tüm dünyada sahada oluşu da bizi backround ve interland anlamında oldukça rahatlatmakta. Bu noktada bizim değerlerimizle mülteci sorununa yaklaşmamız Avrupa retoriğinin dışında konuları ele alışımız ve bakış açımız da bizi farklı kılıyor diye düşünüyorum.

Peki, mülteci sorunları ile ilgilenirken hukuk çevrelerinden, siyasi otoritelerden ve STK’lardan yeterli desteği görüyor veya ortak iş yapabiliyor musunuz?

Mültecilik ve mültecilerle ilgili problemleri dert edinen tüm STK’larla birlikte çalışabiliyoruz. AFAD ve TRT Çocuk’la birlikte bahsettiğim ortak dergi çalışmamız olmuştu. Türkiye İnsan Hakları Kurumu ile otogarda yaşanan problemle ilgili birlikte çalışarak raporlama yaptık. İnsani yardım konusunda İHH partnerimizdir. Edirne’de 3.500 kişi sınıra dayandığında ilk oraya varan İHH ile birlikte bizdik. Aynı gece herkese battaniye dağıtımını İHH gerçekleştirdi. İHH’yla çeşitli projelerimiz söz konusu. BMMYK’yla birlikte hareket ettiğimiz konular oldu. SGDD, AF Örgütü ile değişik panel ve toplantıları ortak düzenliyoruz. Belediyelere Suriyeli çocuklara yönelik etkinlik önerilerimiz oluyor ve genellikle olumlu cevaplar alıyoruz. İnsanlar bir şeyler yapmak istiyorlar ve siz iyi bir proje sunduğunuzda buna ilgi gösteriyorlar. Böylelikle mültecilerin hayatlarını biraz daha yaşanır kılmaya, haklarını daha aranır kılmaya, onlarla beraber bir dünya kurmaya çalışıyoruz.

Türkiye’de özellikle İslami hareketlerle bağlantılı dünyanın değişik yerlerinden gelen Müslüman siyasi mültecilerin iltica talepleri ile ilgili sorunların yaşandığını biliyoruz. Hayati  tehlikeye rağmen iade edilmek istenen, edilen mülteciler oldu ki sizin bu konuda verdiğiniz mücadele var. Tecrübelerinizi paylaşır mısınız?

Allah’a şükür başkanlığım döneminden itibaren bize ulaşan vakaların hepsinde -iki vaka hariç- geri göndermeleri engelledik. Biri Suriye, diğeri Mısır’a gönderilen iki kişiden Mısır’a gönderilenin de Mısır havaalanında uçaktan inmeden tekrar Türkiye’ye getirildiği bilgisini aldık ama teyit edemedik. Bu da sadece bir vakanın yaşandığını gösterir. Fakat bize ulaşmayan, bizi görmeyen, (Bir sloganımız var: “Mülteciye dokun!” diyoruz) mülteciye dokunamadığımız kişilerin akıbetinin ne olduğu konusunda karanlık bir durum var. Bunların sayısının çok fazla olduğunu söylemek abartı olur ama gönderilen kimse yoktur demek de görmezden gelmek ve aşırı iyi niyetlilik olur. Bugün en büyük sorunlardan biri havaalanına bir avukat ya da mülteci hakları derneği olarak giremememiz. Orası bir serbest bölge ve Türkiye’nin dışı olarak kabul ediliyor. Oraya sadece yurt dışına çıkan insanlar pasaportlarıyla girebiliyorlar. Biz bir duyum aldığımızda ancak havaalanı valiliğinden izin almak koşuluyla oraya girebiliyoruz. Ancak bunu sadece mesai saatlerinde talep edebiliyorsunuz. Bu işi angarya olarak gören havaalanı valiliği sizi epey bir süre bekletebiliyor. Çok acil durumlarda ‘arıza’ çıkarmak durumunda kalarak ya da farklı yollar deneyerek içeri girmeye çalışıyoruz. Bir insanın hayatı söz konusu olduğu için bir şekilde kendimizi polis noktasına kadar atabiliyoruz. Polis memurlarıyla ilginç ve zorlu tartışmalara başlıyoruz. Biz bir insanın hayatından bahsediyoruz; onlar oraya nasıl girdiğimizin hesabını sorma peşindeler. Böyle bir ortamda mücadele veriyorsunuz. Kimin nereye gönderildiğinin denetlenebilmesi gerek. Gelenlerin iltica hakları hakkında bilgilendirilmeleri gerekir. Ki bizim bu konuda broşür bırakma talebimiz dahi reddedildi. Bir hukuk devleti isek bir insan rahatlıkla iltica talebinde bulunabilmeli. Bu noktada avukatlarımızın karşılaştığı sorunların haddi hesabı yok.

Kumkapı Yabancılar Şubesinde tutulan mültecilerin de iyi şartlarda bulunmadıkları ve şubenin toplama kampını anımsattığı yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Buna ne dersiniz?

Kumkapı bu konuda sicili en kabarık yerlerden biri. Adı misafirhane ama İstanbul’un göbeğinde, hemen yanı başında eğlence mekânlarının olduğu bir yerde mazlumların sessiz çığlıklarını duymak mümkün. Sigara içenlerle içmeyenlerin, hasta olanlarla olmayanların birlikte kaldığı ve sağlıksız koşulların hüküm sürdüğü bir yer burası. Havalandırmaya çıkamıyorlar. Normalde kısa süreli geçici mekân olması gerekirken ve kanunen 6 aydan fazla kalınamadığı halde 6 aydan fazla da kalanların olduğunu söylemek gerek. Tahtakurusu çilesinin bitmediği 200 kişilik bu mekânda bazen 600 kişi kalıyor. Misafirhane ama telefon ve diğer iletişim araçlarının kullanılması yasak. Kapalı cezaevlerinden dahi daha kötü koşulların olduğu ve sosyal hakların olmadığı bir mekân. Yeni yapılanların daha iyi olduğunu söyleyebiliriz ama Kumkapı bu anlamda oldukça sorunlu bir yer.