Modernizasyon Kavramı

Muhammed Mümtaz Ali

Çağdaş İslami düşüncenin esas karakterlerinden birisi, özellikle İslami uyanış hareketleri geleneğinde ve bilginin İslamileştirilmesinde İslami mirasa ve batı fikir, düşünce ve teorilerine eleştirel bir tavır getirmesidir, bu hareketlerin uzman ve düşünürleri ne batının bilgiye olan etkilerini bu etkiyi reddedenler gibi açıkça reddettiler ne de adaptasyonistler gibi körü körüne kabul ettiler, bu hareket içindeki birçok düşünür batı fikir ve düşüncelerini İslami bir perspektiften değerlendirmeden kabul etmediler. Hurşit Ahmed'in belirttiğine göre "İslami Hareket bir taraftan modernizasyon ve gelişim, diğer taraftan batılılaşma ve laikleşme arasındaki farkı açıkça ortaya koyar. Modernizasyona "evet" derken kör körüne batılılaşmaya "hayır" der.

Modernizasyon ve bilginin İslamileştirilmesi hususunda bu tarz bir tutum yalnızca Hasan el-Benna tarafından Mısır'da kurulan Müslüman kardeşler ve Hindistan alt kıtasında Ebu'l-Ala Mevdudi tarafından kurulan Cemaat-i İslami gibi hareketlere has kılınamaz. Bu hareketlerin uzmanları tarafından kabul edilen modernizasyon Batının kabul ettiği -modernizasyon- ile aynı değildir.

Bu düşünürler İslami perspektiften modernizasyonu açıkça tanımlamamış olmalarına rağmen İslami modernizasyonun tanımına yönelik bir çalışma Batı modernizasyon düşüncesinin epistomolojik temelinin eleştirel bir analizinden ortaya çıkartılabilir. Böylece İslami epistemoloji ve yeni bir İslam medeniyetini tesisi yenilenmesi ve onun devamlı gelişimi nedeniyle doğal dünyanın nimetlerinden ve kaynaklarından yararlanmak için fiziksel ve sosyal bilimlerde teknolojik bilgi ve becerinin ilerleme süreci olarak İslami modernizasyon yeniden tanımlanabilir, mantıklı olarak Batının epistemolojik temelini esas alan bilim, teknoloji ve insan bilimlerindeki ilerleme, İslami modernizasyon içinde yadsındı ya da ister istemez kabul edilmedi. İslami epistemolojiyi temel alan bilgi ve bilimdeki ilerleme böylece İslami modernizasyon için gerekli olan öncelikli şeyler kabul edildi, bu tür bir modernizasyon süreci Batılılaşma değil, İslamizasyon olacaktı.

İslami bir perspektiften modernizasyonu kavramlaştırmak ve net bir İslami modernizasyon geliştirmek zorunludur, bu tezin esas gayesi bu hareketlerin geleneğinde çağdaş İslami düşüncenin ortaya koyduğu modernite kavramını analiz etmektir. Bu çalışma Batı modernizasyon düşüncesini bazı çağdaş müslüman alimlerin modernizasyon kavramı ile ilgili problemler ve yalınlar hakkındaki görüşlerini özetlemekte ve İslami perspektiften tanımlanan modernizasyon tanımını yeniden ortaya koymaktadır.

Batının Modernizasyon Düşüncesi

Batı modernizasyon fikir ve düşüncesi (16. ve 17. yy) aydınlanma ve rönesans döneminde geliştirildi. 19. ve 20, yy.'da ise Batının sınırlarının dışına yayıldı. Modernizasyonla ilgili eserler 19. yy sonunda büyük ölçüde arttı ve modernizasyonun bir parçası olarak gelişme 20. yy'a doğru günlük konuşma ve tartışmalarda önemli bir yer aldı.

Batı modernizasyonu birçok şekilde tasavvur eder, sosyal yapı ve sosyal sistemdeki değişiklim bilim ve teknolojide artan bilginin bir süreci olarak, din, hurafe ve büyünün geleneksel toplumundan, dini temel ve geleneksel normlardan özgün modern ve postmodern bir topluma geçiş süreci olarak, ferd ve toplum arasındaki ilişkinin kurulmasında değişim süreci olarak, değişim, farklılaşma, endüstrileşme ve laikleşme süreci olarak, ekonomik artış ve istikrarlı demokrasiye ve kapitalist ekonomiye gidiş süreci olarak doğadan ve onun kontrolünden bağımsız olma süreci olarak, Avrupalılaşma, Amerikanlaşma, Batılılaşma gibi sağlıklı, barışçı, uygun başarılı bir toplum oluşumuna giden bir süreç olarak.

Modernisasyon, rönesans ve aydınlanma dönemi bilginleri tarafından vahye karşı temellendirildi . Vahiy ile akıl arasındaki çatışma ve karakterize edilen bu dönemler vahyin arka planda bırakılması ve aklın egemen güç olarak çıkarılması ile sonuçlandırıldı. Modernizasyon teorisine neden olan epistemolojik arka plan böyleydi.

Modernizasyonun Bazı Yönleri Hakkında Çağdaş İslami Düşünce

Muhammed İkbal, Batılı modernizasyon anlayışında aralarında insan bireyinin toplumla ilişkisinin de yer aldığı bir takım önemli meselelere de işaret etti. bu ilişkinin uç formlarına sıcak bakmadı ve birey kendi tekamülünü toplumda sağlar görüşünü savundu. Böyle bir görüş modernizasyon teorisyenlerince savunulan bireysellikle tamamen terstir. Önemli bir değişim, modernistler ve geliştirmeciler tarafından arzu edilen toplum ve fert arasındaki ilişkinin tabiatı idi. onlar, daha seri bir toplum modernleşmesi, büyük çaplı bir bireyselcilik için çabaladılar. Ve farklı sebeplerden dolayı bireyi diğer halk, aile, topluluk ve topluma yabancılaşırdılar.

İkbal, birey olarak kişinin kendini zorunlu ve güvenlik olarak geliştirebileceği yer olan toplumu inceledi. O, kişinin bireyselliğinin toplum içinde korunabileceğine inandı. Bu nedenle modernize edilmiş toplumlar her tür şiddete karşı emniyetsiz. Çünkü modernistler önemli olanın bireysellik olduğunu, güvenlik ya da toplumun barışı olmadığını iddia etmektedirler.

Batının iki önemli ideoloji olan sosyalizm ve kapitalizm için ise İkbal, Allah'ı tanımadaki yetersizliklerinin ve hilekarlıklarının kınanması gerektiğine inandı. Dahası İkbal, ümmetin modernizasyonu projesinde bu tür ideolojilerin yerinin olmadığına karar verdi, bu nedenle modernizasyonun temeli olan laikleşme İkbal tarafından kesin olarak reddedildi.

Ayrıca İkbal, politik modernizasyon ve gelişimin önemli bir hedefi olan Batı demokrasi düşüncesini eleştirdi. O, iki yüz insanın fikri değerlendirmesinin, mükemmel bir insanın düşüncesi ile eşit olamayacağını iddia etti. İkbal'e göre modernizasyonun İslami açıdan tasavvur edilen ilkesi içtihaddır. O, müslüman ümmetin bozulmasının esas nedenlerinden birisinin dinamik bir prensip olan içtihadın yok olması olduğuna iman etti. İçtihad dengeli gelişim ve modernizasyon için bir araçtı. Modernizasyonun bilginin kaynağına karşı çıktığı gibi Batının etkisine karşı akıl ve duyuma dikkat etmek gerek İkbal aklı ve duyumla birlikte vahiy sezgi ve ilhamın önemli olduğunu ileri sürer. O akıl ve duyum arasından gerçeğin tam ir görüntüsünün imkansız olduğunu çünkü akıl ve duyumun vahiy tarafından yönlendirildiğini iddia eder.

Buna ilave olarak ikbal, Batıda son zamanlarda geliştirilen amprik metodun İslamiyetin erken dönemlerinden ödünç alındığını iddia etti. Vahyi temel almış bu İslami bilgi teorisi, daha sonraki dönemde Kant'ın fenomen dünyası için üzerinde durulan ve sınırlandırılan bilgi teorisi tarafından sekteye uğratıldı. İkbal'in tüm bu örneklemeleri modernizasyon teorilerinden akıl-vahiy, Vahiy-bilim çatışmalarından hiçbiriyle taban tabana zıt değildir. İkbal'in dünyayı ve onun doğal nimetlerini kavrayışı Batı modernizasyonuna terstir. İkbal'e göre dünya ve onun nimetleri dünyada bitmez. Bilakis kaynaklar şimdi ve sonrası için insanlık için yararlı ve başarılı bir şekilde kullanılması içindir. Bu nedenle İkbal materyalist doğa fikrini kabul etmedi. Ona göre doğa önemsiz bir mesele değildir. Onun şiirlerinde tasvir ettiği doğanın güzel bir resmi onun yaratıcıya olan saygısı bundan sonraki yeni dünyanın inşası için bir yer olan dünyayı tanımasıdır. Bu tarz bir anlayış modernizasyon içinde etkili olan doğanın kutsal olmaktan çıkarılması fikrine ters düşer. Modernizasyon doğaya manevi bir boyut vermez ve insanlığı ondan bağımsız olmaya teşvik eder.

Seyyid Kutub

Seyyid Kutup, Müslüman Kardeşlerin fikri lideri ayrıca körü körüne batılılaşma taklidine karşıdır. O, Batı laiklik teori, fikir ve kültürünü inceledi ve Batının başarısız olacağını önceden söyledi. O, tüm modern ve canlılığını yitirmiş, şovenist ideolojilerle tartıştı. Onun düşüncesinde yalnızca İslam, böyle acımasız ve sersemletici tarih içinde insanlığı koruyabilir. O, batının başarısız öncülüğünün doğal olduğunu yazdı. Çünkü liderlim temel prensiplerin olmasını gerektiriyordu. Seyyid Kutup'un Müslüman toplum nitelendirmesi modernistlerin talep ettiği seküler bir moderniteye tamamen tersti. Onun cahili toplum anlayışı kendini Allah'a adamak, Allah'a inançlarına düşünce İbadet kurallarına ve yasal düzenlemelerine feda etmek değildi. Ona göre batının geliştirdiği modernite onun gerçek temsilcisiydi.

Çeşitli modernizasyon teorilerine göre bir toplum Allah, din ve manevi değerlerden kendini özgür kıldığında modernleştirilmiş bir topluma dönüşmüştür. Kutup'a göre bu gelişmeler, belirli bir toplumun cahili tabiatını gösterir.

Ayrıca ahlaki ve manevi temeli olmayan bilimsel ve teknolojik ilerleme, modernizasyon ve ilerlemeyi değerlendirmek için nihai bir kriter değildir. Bu Kutup'un muayyen bir toplum içinde bilime, teknolojiye ya da ekonomik faktöre önem vermediği anlamına gelmez. O, uygarlaşmış bir İslam toplumunun önemsiz bir mesele olmadığını bilakis maddi üretimin yeryüzünde halife olmanın temel şartı olduğunu kabul eder.

Batı modernizasyon teorisi nihai hedefi olan herhangi bir dini matriksten uzak, bir toplumu elde edebilmek için zorunlu olarak üretim ve maddi refahın artışını bilim ve teknolojide ilerlemeyi amaçlar. Ayrıca Kutup, Batıda bilimin yeniden canlanması ile ilgili eleştirel bir çalışma yaptı ve şu sonuca vardı; hayat veren bir ruh, manevi temelin olmayışından dolayı sıkıntılı bir durum olduğu sonucuna vardı. Modernistlere göre bilim, tamamen Allah'tan ve tüm dini yönlendirmelerden bağımsız olmalıydı. Oysa ki Kutup ve İkbal'e göre bütün bilgi nihayetinde, Allah'tan geliyordu. Bu nedenle de bilim, teknoloji ve tüm bilgiler Kur'an ve Sünnette saygın bir yeri olan ilahi prensiplere başvurularak temellendirilmeli ve geliştirilmelidir.

Sonuç olarak Kutup, bir tarafta bilim ve teknoloji, diğer tarafta daha yapıcı ve dinamik kılmak için İslami değerlerle iyi dengelenmiş İslami liderliği kuvvetle tavsiye etmektedir. Böylece Kutup, İkbal gibi teknolojileşme ve endüstrileşmenin modernizasyonun olumlu yönü olduğunu kabul eder fakat bu ilerlemenin altında yatan laikleşme ve batılılaşmayı reddeder.

Ebu'l Ala Mevdudi

Mevdudi özelde müslüman ümmet için genelde ise insanlık için ciddi problemlere neden olan modernizasyonun önemli bir parçasının laikleşme olduğu görüşündedir. Kaynağını dini ve dünyevi alemlerin ayrılmasına ve eğitimin dini ve seküler olarak ayrılmasına borçlu olan modernizasyon Mevdudi tarafından tamamen reddedildi. Hayatı, manevi ve dünyevi olarak ikiye ayıran sahte dünya görünüşünü temel alan dini ve seküler eğitimin bölümlere ayrılması konusunda tartıştı. Bu tarz bir bölünme Hristiyanlık'a, Budizm'e ve Hinduizm'e özgüdür. Oysa İslam, Mevdudi'ye göre geniş kapsamlı hayatın tümüne ait komple bir hareket ve medeniyettir. Oysa ki, modernizasyon herhangi bir toplumun maddi ilerlemesi için ikiye ayrılmasını anahtar kabul ederken, Mevdudi'ye göre hayat bir bütündür. Bu nedenle ikiye ayrılma suni ve hayaldir.

Mevdudi'nin sosyal değişim teorisinde liderlik kesin bir etkendir. Çünkü liderlik, insanları özel bir yolu takip etmeye yönlendirir. Bununla birlikte modernizasyon teorisiyenlerinden farklı olarak o, batılılaşmış ve sekülerleşmiş liderliğin ortaya çıkışını savunmaz. Onun tercih ettiği görüş bunun tam tersi idi. Allah bilincinde bir liderliğin ortaya çıkışı, Allah'a karşı asi olan bir liderliğin yerine geçirilmesine ihtiyaç duyulmaktaydı. İslami ümmetin geliştirilmesi için Mevdudi'nin stratejisinde Allah bilincindeki liderlik en önemli yeri alır. Çünkü bu insan toplumunu önce ilerlemeye ve refaha, bundan sonrası için ise başarıya ulaşmaya yönlendirir. Mevdudi, İkbal ve Kutup gibi bilim ve teknolojinin Batıdaki gelişimini analiz etti ve bilimin dinden ayrıldığına dikkat çekti.

O, bilimin varlımı değil, bilimin dinden ayrılmasını reddetti ve bilimsel ve teknolojik bilginin kabul edilmesi ahlaki ve dini temellerin devam ettirilmesi ilerleme ve modernizasyona dengeli bir yaklaşım İçin tartıştı. Ona göre müslüman alemi, teknolojik bilgiyi, insani bir destek olarak Batıdan ithal edebilirdi. Fakat onun kültürünü, değerlerini ve ahlakını değil.

"Batıdan ödünç almamız gereken şey, bilimsel bilgi ve hayatın güncel problemlerine yönelik uygulamalı tekniktir. Ben bunların insanlığın genel mirası olduğunu düşünüyorum. Fakat şu ana kadar Batının insanlık hakkındaki düşüncesi hayata bakışı, alakadar olduğu ahlaki değerler gibi dünya meşeleri ile ilgili genel tavrına gelince biz onları istemiyoruz. Ve bize göre kabul edilemez."

Özetle Mevdudi, Kutup ve İkbal gibi modernitasyonun farlı düşünce ve konuları hakkında benzer görüşe sahiptir.

İsmail Raci el-Faruki

Faruki'nin bütün düşüncesi ve bilginin İslamileştirilmesi tamamıyla modernizasyonun seküler anlayışına ters durmaktaydı. Müslüman ümmetin gerçek problemi ona göre bilginin laikleşmesi ve modernizasyonun neden olduğu fikri buhranın altında yatmaktadır. Bu anlayış onun hayatını bilginin İslamileştirilmesine adamak oldu. Faruki, bütün Batı felsefesinin kökünde yatan şüpheci yaklaşımın onun artışının ve gelişiminin bilimin din üzerindeki zaferiyle mümkün kılındığını iddia eder.

Faruki modern Batı teorilerinin batıda bilim ve din arasındaki sürtüşmeye has bir yansıma olduğunu ileri sürer, bunun erken dönemlerde modernizasyon düşüncesinde tartışıldığı açıktı. Bütün modernizasyon teorileri dini, bilim karşıtı, ilerleme karşıtı ve gelişme karşıtı kabul eder. Bu nedenle teorisyenler seküler bir liderliğin rolünü dini bir liderliğin yerine koymanın önemi üzerinde durmuşlardır. Ayrıca Faruki, bilgi için imanın gerçeğini tanımladı. O imanın esasen bilinçle ilgili bir bölüm olduğu fikrindeydi ve o nur kelimesinin imanın bilgi içerisindeki merkezi önemini ortaya koymak amacıyla mecazi manada kullandı. Yoksa dünyanın ve doğanın birçok yönü insanlık için ortaya çıkarılmayacaktı. Bu modernizasyon teorilerinin epistemolojik temeli için tam bir zıtlık oluşturmaktaydı.

Aslında modernizasyon düşüncesi mantık temelinde gelişti. Ayrıca modernizasyon rasyonalizasyon olarak kabul edilir. Çünkü o vahiy ve iman üzerinde akla önem verir, Bununla birlikte Faruki'ye göre imanı mantıktan ayırmak mantıklı değildi. Çünkü o herhangi bir konuda mantıklı bir açıklama için temel bir ilke idi. O imanın aklın öncelikli bir ilkesi ve mantığın ilk prensibi olduğunu düşünüyordu. Modernizasyonun diğer bir önemli unsuru doğa üzerindeki kontrolü ve bundan sonra insanlığın Allah ve doğadan bağımsız hale gelmesidir. Doğanın mukaddes olmaktan çıkarılması sonucu da sekülerizasyonun bir kısmını oluşturur. Ve bu da modernizasyonun bir göstergesidir.

Doğa, modernizasyon teorisyenleri tarafından düşman gibi değerlendirilir. Faruki, Kutup gibi insanlık ve doğa arasındaki karşılaştırmalı bağlantı olmasını reddetmede ve o doğanın Allah'ın bir yaratışı olduğunu ileri sürmektedir. Bu nedenle insanoğlundan Allah'ı bilmesi için doğayı öğrenmesi beklenmektedir. Çünkü Allah yaratılışın ve bilginin kaynağıdır.

Nakip el-Attas

Attas, modernizasyonun bir unsuru olan sekülerizm ve sekülarizasyonu ayrıntılı bir şekilde İslam ve Sekülarizm adlı eserinde ele aldı. Öncelikle sekülarizm ve sekülarizasyon terminolojisinden bahsetti ve seküler terimine dikkat çekti. Bu kelime latince saeculum kelimesinden türemiştir ve şimdiki zaman, bu çağ, bu dünya gibi zaman ve konum kavramlarını taşımaktadır. Bu nedenle seküler, zamanın ve çağın, bu dünyanın şartlarını ifade eder. el-Attas, bu kelimenin izafiyet düşüncesini kapsadığını savunmaktadır.

Onun sekülarizasyon düşüncesinin analizinde, o sekülarizasyonun farklı tanımlarını yaptı ve sekülarizasyonun insanın Allah'tan ve dinden bağımsız olması anlamına geldiğini, sekülarizasyonun insan düşünce ve hayatının tüm yönlerini kuşattığını ileri sürmektedir. Ayrıca doğanın insanların düşüncelerindeki tılsımının bozulmasını, politikanın dinden uzaklaştırılmasını ve kutsal değerlere artık önem verilmemesini sekülarizasyonun parçalarından olarak değerlendirmektedir.

Bunlar modernizasyonun temel karakterlerinden üç tanesidir. Ona göre Batı'da doğanın sır olmaktan çıkması, Batı'nın dini fikirlerinden doğanın bağımsızlaşması, Allah ve insanlıktan ayrılması ve doğanın insanın ihtiyaç ve kurgularına göre ve bundan sonra da tarihi değişim ve gelişimi ortaya koyabilmek için kullanılması; onun artık ilahi bir varlık olarak değerlendirilemeyeceğine işaret etmektedir.

Açıkça görüldüğü gibi modernizasyonun farklı tanımlarından özellikle Block, Rustow ve Huntington'un tanımladığı modernizasyon, doğanın ve çevrenin insan tarafından kontrol edilmesi; bundan sonra Fredrich, Schiller ve Weber'le başlayıp çağdaş modernistlerle devam eden doğanın ve dünyanın tılsımının bozulması anlayışı aynı anlama gelmektedir. el-Attas ortaya koymaktadır ki, doğanın tanımlanması, doğanın ve dünyanın amacını ve tüm anlamını kapsadığını ve bunun da açık bir kitap olarak doğanın ötesinde nihai bir hakikat olarak, insanlığın kavrayabileceği Kur'an'ın doğa düşüncesine tamamıyla terstir. İnsanlık doğadaki herhangi bir ilahi varlıkla irtibat kuramadığında tabiata yöneltilen daha yüksek bir amaç ortada kalmayacaktır. Böylece doğa insanlığın maddi ilerlemesi için saf bir maddi hazine konumuna düşürülmüş olur. Bundan sonra ise tamamen maddi ilerlemenin bir anlamı olarak değerlendirilir.

el-Attas'a göre sekülarizasyonun ikinci unsuru siyasetin dinden ayrılması, politik güç ve otoritenin şer'i meşruiyetinin kaldırılması anlamını taşımaktadır. Almond, Apler, Verba ve diğerlerine göre siyasi modernizasyon dini ve geleneksel değerlerden herhangi bir dinin kontrolünden uzak seküler bir otoriteye, politik düzene geçiş anlamındadır. Onlara göre en uygun model demokrasidir ve buradan insanlar bizzat kendi kendilerine egemendir; kendi kanunlarını kendi akıllarına ve tecrübelerine dayanarak yaparlar. Bu, dini otoriteden, politik ilerlemeden ve modernizasyondan özgür hale getirilmiş bir siyasetin mümkün olup olmadığının tartışılmasıdır.

el-Attas'a göre zaman ve mekan bağlamında müslüman halkın peygamber dönemi toplum modeli dönüşümü gerçek bir gelişmedir. Açıkça Medine Rasul dönemi tamamıyla Kur'ani emirleri ve politikayı da içine alan hayatın tüm yönlerini kapsayan Kur'ani prensipleri temel alır.

Sekülarizasyonun değerlerin kutsal olmaktan çıkarılması olan asli üçüncü unsuru, ilgili rölativitenin baskınlığı ile alakalıdır ki Attas'a göre mutlak değerlere ve inançlara farklı bir yaklaşımı atfeder ve yaşama farklı bir tutumu mümkün kılar. Asla kesin ve bir tanımlanmış ve somut kesinlik durumuna insanlık ulaşmaz.

Değişim sekülarizasyonun merkezidir ve tarih evrimsel perspektifle değerlendirilir. Bundan sonra Attas sekülarizasyonun evrim süreci olarak kabul edildiğini gözlemledi. Tonnies, Durkheim, Weber ve tüm diğer sosyologlar toplumu bir safhadan diğer safhaya ilerleme, olgunlaşma, son safhada gelişmiş ve modernleşmiş olarak telakki ederler. Gerçekte modernizasyon düşüncesinin evrimleşmesinin arka planı olan Rönesans ve Aydınlanma böyle bir değişim süreci ile egemen kılındı. el-Attas'a göre İslami değişim anlayışının seküler perspektiften farklı olarak belli bir yönü ve ulaşılması gereken nihai bir hedefi vardır. Bundan önce Hz. Muhammed (s)'in kurduğu İslam ümmeti bu güzel modele sahipti. Bu modelden hareket etmiş olan müslüman toplumun şartları değiştirmek için ve esas modeline döndürmek için bir mükellefiyeti ve sorumluluğu vardır. Bu değişim doğada güvenilmez değildi. Orjinal modelden hareket etmiş olan müslüman toplumu bilinçsizce değişimin sıkıntısından dolayı acı çekmeye ihtiyacı yoktu. Bu, İslam'ın durgun olduğu anlamına gelmez bilakis İslam'ın sahip olduğu bu model tarihte her bir başarılı dönemi yönlendirebilecek kadar dinamik olduğuna işaret eder. Bu dinamizm içtihaddır. Seküler teoride değişim tam tersi kesin değildir ve ilerlemeci bir tarzdır ve modernizasyon için sonuç ve nihai bir hedef yoktur. Modernizasyonun Block tarafından tanımlanan beş aşaması, Rustow'a göre de altı aşaması vardır. Bunlar sonuç evreleri değildir. Modernizasyon, yöntem olarak modernitenin daha yüksek bir seviyesine ulaştıktan sonra dahi İlerlemeye devam eder. Bu nedenle Seitz Batı'nın son derece ilerlemiş toplumlarının materyalizm düşüncesinden dolayı acı çektiğini söylemektedir. Çünkü onlar sonun nerede olduğunu bilmemektedirler.

Bu amaçsızlıkların hepsini ve tek yönlü gelişmeleri el-Attas fikri olarak çürüttü.

Daha önce bahsedildiği gibi modernizasyon, rasyonalizasyon üzerinde gereğinden fazla durdu. el-Attas rasyonalizmin bütün problemini ve rasyonalizasyon felsefesini tartışmış ve İslami bir analiz yapmıştır.

"Hristiyan teolojisi örneğinde ve onun Latinize edilmiş sözcüğünde iki terim "intellectus" ve "ratio" akıl ve bilimsel bilgiye karşılık gelmekte olup sadece birbiriyle uyumlu olarak anlaşılmış değil aynı zamanda her biri tarihinin farklı dönemlerinde biri etkilemiştir. Augustine örneğinde intellectus Aguinas örneğinde "ratio" olduğu gibi.

Hristiyanlık aklın rolünün ortaya çıkışını engellemiş doğada manevi anlamından yoksun olarak kullanılan kendi doğacı mantığını ve nihai kararını takip eden rasyonel bilimin rolünü baskı altına almıştır."

el-Attas rasyonalitenin bütün problemlerini ortaya koyar çünkü zihnin mantıklı ve rasyonel rolü birbirinden ayrılmış ve rasyonel rol zihnin akla uygun rolünün ötesinde olduğu vurgulanmıştır. Bunun için rasyonel ve rasyonalizm doğanın arkasında manevi realitenin algılanan esas rolünü oluşturamaz. Bunun tersine İslam aklın iki rolünü birbirinden ayırmaz. Bunun için o İslami bir bakış açısından rasyonel anlayışın manevi gerçekliğin kapsamından ayrılmadığını ileri sürer. Böylece o modernizasyonun temel unsuru olan Batı rasyonalite düşüncesini eleştirel bir şekilde tetkik etti ve modernizasyonun yanlış olduğunu ortaya koydu.

Ayrıca el-Attas bilimsel dilde modernizasyondan sonra gelişen emprizmi de analiz etti. Doğanın gerisinde gerçeği ve ruhaniyeti algılamak olan ve esas rolünden ayrılan duyuların gözlemci rolünü ve algılayışını tartıştı. O modernizasyonun ve modern çağın tüm problemlerinin Batı'nın kabul ettiği bilgide yattığına inanmaktadır.

el-Attas bu kompleks problemin tek çıkış yolu olarak İslamizasyonu önerir. Çünkü İslamizasyon insanlığı sekülarizmden ve Batılılaşmanın pençesinden kurtaracaktır.

Yeni İslamizasyon Tanımına Duyulan İhtiyaç

Birçok çağdaş müslüman düşünürlerin fikirlerinin kısa bir araştırmasından anlaşılmaktadır ki İslam'da yer bulmayan Batı'da kabul edilen modernizasyonun fikir ve düşüncelerinin birçoğu açıktır. Batı modernist ve gelişimciler kesinlikle bu müslüman alimlerin bilimsel muhalefetlerinin farkındaydılar. Onlar önceki Batı okullarının müslüman alimlerin çağdaş dünyada dahi İslamın yeniden hayat bulması için çalışmaya devam edeceklerini asla ummamışlardı ve tahmin etmemişlerdi. Bundan sonra Batılı düşünürler müslüman alimlerin eserlerindeki potansiyel gücün, kabiliyetin ve onları yeniden canlandırma faaliyetlerinin farkına vardılar. Onlar elit davranışı belirleyen önemli etkenler gibi müslüman toplumlardaki kültürel ve psikolojik etkilere gereken ilgiyi gösterebilmek için kendilerini zorladılar. Batılı düşünürler yalnızca müslüman düşüncenin dinamik gücünü farketmekle kalmadılar, ayrıca modernizasyon ve ilerleme yolunda bir engel olarak varsaydılar. Onlar farklı ideolojiler altında gayri müslim toplumlarda bir ilerleme olarak değerlendirilen bazı uyanışlara rağmen oldukça net bir şekilde ifade ettiler ki; yalnızca İslam modernizasyon ve sekülarizmin demokrasi ve rasyonalizmin önemli kısımlarını tamamıyla reddetti. İslam'ın bu durumu diğer ideolojilerle karşılaştırıldığı zaman farklı idi. Çünkü o yönetim biçimi ve tam bir hayat düzeni ve medeniyetti. Huntington'un bu konuda söylediği ilginçtir.

"Modernizasyon ve Batılılaşma arasındaki ortaklık bozuldu. Modernizasyonun takibi devam ediyor iken III. Dünya ise bir dereceye kadar modernizasyonla meşgul edildi ve Batılılaşmamanın bir yöntemine teslim edildi."

İslami bir perspektiften modernizasyonun yeniden kavranması ve tanımlanmasının önceliği ve ihtiyacını anlamak ve değerlendirmek İslam medeniyetini ve temel programının doğasını kavramaktır. Bu konuda Taha J. el-Alwani'nin gözlemleri bizim dikkatimizi çekmektedir. O şunları söyler:

"Bir medeniyet sisteminin inşası noktasında başlayan temel bir esas üç karaktere sahip olmalıdır. Güvenilir kaynaklar, hatalardan ve yıkıcı sapmalardan uzak, böylece muhayyile ve derin düşünce içinde düşünce dejenerasyona uğramayacak; mantıklı ve akla uygun kabul edilebilir olmalı böylece eğer fikirler müslüman zihnine sunulursa onlar bunu isteyerek reddedemeyecekler. Ayrıca gerçekçi olmalı böylece realiteye olumlu şekilde ve değişim için etkileşim halinde olacaktır. "

Sonuçta el-Awani stratejik bilgiyle ortaya konan ilk adımı tanımlar. O ilk adımın İslami epistemolojinin yeniden tanımının olması gerektiğini söyler. Abduülhamid Ebu Süleyman, İslami ümmetin yeniden iyileştirilmesi için gerekli olan dört şartı genel hatları ile tanımlar. Kendisi de benzer görüşlere sahiptir.

Ümmetin ruhunu yeniden canlandırma düşüncesinde öncelenmesi gereken dört nokta vardır.

-Güvenilir bir yaklaşımın özelleştirilmesi

-Bu yaklaşım içinde kararlı bir itikat.

-Amaçlarına erişmek için gerekli olan her şeyi yapma kararlılığı

-Pratik anlamda istenilen başarıyı elde etmek için gereken tüm hazırlık.

Ümmetin tekrar canlandırılması ve kendiliğinden oluşan güvenli bir yaklaşımın tanımı olan medeniyetin yeni bir hayatta kalma stratejisi için öncelikli yapılması gereken şey oldukça nettir. Ebu Süleyman bu bağlamda üç yaklaşım sunar.

-Taklitçi yabancı bir çözüm

-Taklitçi tarihsel bir çözüm

-İslami asla uygun çözüm

Ona göre ümmetin problemlerinin çözümü için en yararlı yaklaşım en son çözümdür.

İnsan medeniyetinin ve liderliğinin yeniden yapılandırılmasında başarılı olmayı da ele alır. Bu yaklaşımda iki önemli faktör temel alınmalıdır. Şöyle ki; pozitif dini hayat tarzının gücü ve etkili düşüncenin üstünlüğü. Etkin bir çağdaş İslami düşüncenin gelişimine gelince, İslami metodolojinin yeniden yapılandırılması için acele de edilmeli. Böyle bir girişim altı prensip ortaya koyar.

İslami perspektiften modernizasyonun yeniden tanımlanması ve onun yeniden işlevselleştirilmesi için bu altı prensibin temel olduğu kabul edilir.

Bu prensiplerin ışığı altında modernizasyon bilginin, bilimin, teknolojinin ve diğer çabaların -İslami epistemolojinin kabul ettiği gibi- bir gelişim süreci olarak tanımlanabilir. Allah'ın yarattıklarının yararını görmek ve Tanrı'nın ve onun mahlukatının birliğinin tanımlanması için, Allah'ın halifeliğini icra etme yoluyla. Allah'ın rızasını kazanma nihai gayesi ile ve böylece adaleti barışı uyumu bu dünya ve ahirette sağlamaktır. Böyle bir modernizasyon süreci ne sadece maddi gelişim üzerinde yoğunlaşır ne de maddi ve maneviyatın suni unsurlarına hayatı böler. Tersine modernizasyon hayatı bir bütünlük olarak tanımlar ve hayatın bütünlüğü prensibine göre ya da yaratılışın amacındaki bütünlüğe göre hayata yeniden anlam verir. Böyle bir düşüncenin anlamı vücudun birleşmesi ve tamamlanmış bir ruh ve içinde madde ile manevi özün, ferdle ferdin, insanlıkla doğanın, Allah'la insanlığın çatışmayacağı bir birleşme olacaktır. Hayat, Allah'la insanlık arasındaki ilişkinin, vahiyle aklın ve madde ile yaşamın manevi yönünün ahengi olarak temel alınacaktır. Esasen akılla vahiy arasındaki suni karşıtlıklar ve çelişkiler ortadan kalkacaktır.

Bununla birlikte bütün bunlar yalnızca İslamlaşmış bilginin temelinde ortaya çıkar. Bilgi, merkezi duruşu işgal eder ve böylece bilgi Allah'ın farkına vardırmak, bildirmek ve ona sunmak için yarattığı açık bir kitap ve arkadaş gibi doğayı tanımlayacaktır. Bunun temelinde ümmetin baştan sona gelişimi ve modernizasyonu için kapsamlı bir program insanlık ile karşılaştırıldığında belki de planlanmış ve yürürlüğe konmuştur.

Sonuç

Bu yalnızca İslami bir perspektiften modernizasyonu yeniden tanımlamak için yapılan bir başlangıçtı. Bizim esas düşüncemiz olan modernizasyonun bu problemlerini göstermek temelde onun epistemolojik temeline atfedilebilir ve yalnızca bilginin İslamizasyonu içinde epistemolojik temelde çözüme ulaştırılabilir. Bu nedenle İslami epistemolojik temel hazırlanmaksızın müslüman toplumların modernizasyonu şüphesiz bir problem ve şüpheli bir modernlik olarak kalacak. Batının kabul ettiği modernizasyon toplumlar için ortaya atılan genellikle insanlığa karşı olan problemler yarattı.

Batılı akademisyenlerce önerilen hiçbir çözüm ve politika William ve Paul Paddock tarafından yazılan Femine'de tartışılan "seçme" ve Garret Hardin tarafından yazılan The Tragedy of the Commons'da tartışılan "hayat gemisi etiği" insanlığı felaketten kurtaramaz. Modernizasyonun İslamlaştırılmış versiyonu tek başına insanlığı kurtaracaktır.

Çev: Elveda Koç