Modernite ve Post-Modernite Kıskacında Gençliğin Durumu

Mustafa Özdemir

İnsanlığı, Müslümanları, hassaten gençleri etkileyen küresel boyutta ağır problemlerle karşılaşmaya, dün olduğu gibi bugün de şahit oluyoruz. Bu cümleden olarakmodernite ve post-modernite bütün toplumlarda karar sahibi olmaya devam ediyor.

Felsefi bir terim olarak “modern” kavramını 17. yüzyıldan, Descartes’tan beri kullanıyoruz. Modern kelimesinin etimolojisine bakıldığında, kelime ilk kez 5. yüzyılda kullanılmış ancak bugünkü anlamlarından farklı olarak. Hz.İsa’dan 300 küsur yıl sonra, 324 yılında Hristiyanlık, Konstantin tarafından resmî din haline geldi. Hristiyanlık o döneme kadar illegaldi. Hatta Roma dönemini anlatan filmlerde Hristiyanların aslanlara atıldığı kesitler dikkat çekicidir. Yine Kur’an-ı Kerim’de Burûc Suresi’ndeki Uhdud Ashabı kıssasında anlatılan ve iman etmelerinden dolayı ateş dolu hendeklere atılan müminlerin mezkûr dönemde yaşamış olması kuvvetle muhtemeldir.

Hristiyanlığın resmî din/kamusallığı haiz olma durumu ancak 4. yüzyıldan sonra ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu süreç, yani 4-5. yüzyıl tam da modern kavramının inşa edildiği döneme tekabül ediyor. Buradaki modern kavramı “çok tanrılı bir inanç sisteminden kopuş, tek tanrılı bir inanç sistemine geçiş” olarak anlaşılmalıdır. Zımnen “Biz Hristiyan müminleriz, pagan dönem geride kaldı, paganizm bitti.” diyorlardı. Dolayısıyla modern kelimesi geçmişten kopuşu ifade ediyordu. Bu yüzden özünde politik bir kavram olduğunu da söylememiz gerekir. Zira Hristiyanlar kendilerini ezen pagan, antik iktidara karşı siyasi bir söylem geliştirerek “Artık merkezde olan biziz, iktidarda olan biziz!” mesajı veriyordu. Bu, pagan dini, dolayısıyla antikitenin sona ermesi ve Hristiyanlık ya da İsa'nın merkezde olduğu bir hayata geçiş manası taşıyordu.

Bundan sonra en büyük/köklü dönüşüm süreci ise Rönesans'tır. Rönesans, Fransızcada “yeniden doğuş” manasına gelir. Esasen burada yeniden doğan antik düşünce, yani Yunan felsefesidir. Tabii ki buraya kadar geçen sürede Emevî ve Abbasî devletlerince sistematik bir şekilde ve yoğun olarak yürütülen tercüme faaliyetleri neticesinde antik Yunan dönemine ait sayısız felsefi metnin Arapçaya tercüme edilmesinin, akabinde Endülüs'e taşınmasının ve nihayet Avrupa'ya ulaşması süreçlerinin ‘Aydınlanma’ sürecinin oluşumuna ciddi etkisinin olduğunun altını çizmemizde fayda var. Sonra elde ettikleri bilgiyi sentezleyen Aydınlanmacılar Orta Çağ’a, yani Hristiyanlığın hüküm sürdüğü döneme “karanlık çağ” dediler. Buradaki aydınlık ve karanlık ayrımına dikkat edelim. Yeni bir kopuş iradesi söz konusu. 5. yüzyılda politeist, seküler, antik dünyaya savaş açanlar kendilerini “modern” olarak tarif ediyordu. Rönesans ile beraber dinî değerlere, geleneğe, metafiziğe savaş açanlar da kendilerini “modern” olarak tarif ediyordu. Bir hayat tarzı olarak moderne karşı modern, dine karşı din! Tam bir paradoks hali.

Post-modernizm, moderne yönelik bir tür memnuniyetsizlik ve sorgulama sürecidir. Modern dönem saf aklın ve pozitivizmin kutsallaştırıldığı, Batı’nın görece şımarık çocukluk/ergenlik dönemidir. Kant'ın; “Aklını kullanma cesareti göster!” dediği dönem de yine bu dönemdir. Post-modernizm, Batı’nın modern olanı eleştirmeye başladığı olgunluk dönemidir. Bu, aynı zamanda bir haddini bilmezliktir de. Çünkü modern; iyi-kötü, doğru-yanlış birtakım kriterler getiriyordu. Post-modernse her şeyi meşrulaştırıyor. Burada hiçbir şey diğerinden daha iyi ya da daha kötü değildir. Her şey olur, her şey uyar. Farklı siyasi, dinî, ideolojik değerlere sahip olmanız sorun teşkil etmez, çünkü post-modernite her türlü kombinasyonu mezceden bir felsefeye sahiptir!

Her ne kadar post-modernite dine, yerel olana, geleneğe dönüş olarak algılansa da durum hiç de öyle değildir. Yapmaya çalıştığı şey, bu alanları istismar etmekten başka bir şey değildir. Onların heyecanını, coşkusunu, kutsallığını kendi iç dünyasında tahrip edip dönüştürmek arzusundadır. Post-modernite de tıpkı modernite gibi fıtrata doğrudan müdahale ederek insanın özünü bozmak istemektedir. Şüphesiz bunu en yoğun olarak gençler üzerinden yapmaktadır. Çünkü gençlik, küresel istikbarınen büyük pazarıdır. Bunu Türkiye gençliğinin aktüel hadiseleri okuyuş tercihlerinde, eşyayı yorumlamasında, dinî ve seküler değerlere bakış noktasındaki değişen algılarında görmek mümkündür.

Doğru Bir Din Dili

Gençlik yılları insan hayatının en dinamik, en zinde olduğu dönemdir. Genç dediğimiz insanlar her zaman toplumsal hareketi temsil eder. Bedenleri, zihinleri ve ait oldukları dünyalar hareket halindedir. Bu hareketin kendisi her zaman düzeni rahatsız eder. Gençlik toplumun birçok kesiminin,  sivil toplumun, siyasetin, iş dünyasının her zaman radarında olan bir kesimdir. Gençliğe olan bakışta neredeyse ortası olmayan iki uç yaklaşımla karşı karşıyayız. Bir kesim “Gençlik nereye gidiyor?” telaşındadır ve genellikle gençliğin mevcut değerlerden koptuğunu, kötüye gittiğini düşünür ve “Ne olacak bu gençliğin hali?” sorusunu sorar. Bir diğer kesimde ise gençleri bir umut olarak görme eğilimleri güçlüdür. Onlarda günümüzün rahatsızlıklarını gençlikle çözme peşindedirler. Gençliğe onları kurtaracak gözüyle bakarlar ve onlar içinde gençler “mutlak iyi” haline dönüşmüş bir kategoridir.Gençlerin temel eğilimlerini, geleceğe nasıl baktıklarını, benzerliklerini ve farklılıklarını bilmek durumundayız. Hz. İsa vefat ettiğinde 33 yaşında, Hz. Yahya 28 yaşındaydı. İslam peygamberi Hz.Muhammed'e ilk iman edenler gençlerdi. Sasani ve Roma medeniyetlerinin tarihe karışmasında İslam ordusundaki genç sahabelerin etkisi büyük olmuştur.

Türkiye’de genellikle gençlik denince üniversiteye giden kesim akla gelir. Hatta gençlik araştırmalarının %80-90’ı üniversite gençliği üzerinedir. Fakat üniversite gençliği dışında çok farklı sınıftan insanın da bu kesime dâhil olduğunu söylememiz gerekmektedir. Gündelik yaşamlara bakınca gençler arasında çok farklılık görülmemektedir. Türkiye’de çok üretken ve yaratıcı bir gündelik yaşam mevcut değil maalesef ve bu da gençlere yansımış durumda. İnternette zaman geçirme, öğrencilik, iş hayatı genellikle hayatın anlam alanlarını kaplamakta. Televizyon izleme oranları Türkiye'de ve genç kesimde hâlâ çok yüksek. Fakat diğer kuşaklardan farklı olarak internet daha merkezî bir pozisyonda. Genç kuşakların bugün hayatının düğümlendiği ve en çok ilgilendikleri, konuştukları meselelerin başında ise eğitim, evlilik, siyaset, aile, özgürlük, sosyal medya, cinsiyet, Suriyeliler, bireyselleşme, sekülerleşme geliyor.

Son dönem genç nesiller arasında en çarpıcı özelliklerden biri çatışmadan kaçınma, yani rıza göstermeden uyum içerisinde bulunma halidir. Gelecek konusunda gençlerin güzel arzuları var ama planlarını gerçekleştirme konusunda çok fazla destek mekanizmasına sahip değiller. Sadece A planı da değil, derecelendirilmiş A-B-C planları var. Genellikle A planları kendi arzularında ağırlıklı oluyor. Ama aileleri onları B planına yönlendiriyor. Eğer imkânları da el vermiyorsa C planına razı oluyorlar. Bu yüzden A planının gerçekleştiğini çok fazla göremiyoruz gençler arasında.

Bunların yanı sıra gençlerin nerelerde farklılaştığını da söylemekte fayda var. Hangi kesimden olurlarsa olsunlar, gündelik hayat pratiklerinde, dinledikleri müzikte, tükettikleri popüler kültür ürünlerinde çok farklılaşmıyorlar. Yabancı dizileri herkes izliyor, interneti herkes kullanıyor, sinema-spor katılımlarında oranlar birbirine çok yakın. Fakat geleceğe bakışta, kaygı düzeylerinde ve özgüven itibarı ile farklılaşan kesimler var. Kaygısı yüksek olanlarda işsizler öne çıkıyor. Bugün Türkiye gençliği artık melez bir gençliktir. Düne kadar Türkiye’de insanlar sizi şeklinize bakarak bir kategoriye ait buluyorlardı, başka kategorilerin özelliklerinin burada olması genellikle çok kolay kabul edilmezdi. Eskiden insanlardan sağcı-solcu, kadın-erkek olmalarına göre beklenenler vardı fakat bugün böyle bir durum söz konusu değil. “Müslümanım ama solcu birtakımdeğerlerim var!” ya da “Solcuyum ama dini inançlarım var!” veyahut “Muhafazakâr bir aileden geliyorum ama rap müzik yapıyorum!” diyen gençleri görmek mümkün. Müslüman çevrelerin ve İslami STK'ların bu değişimi doğru okuması ve gençlere dair planlarında bunu da göz önünde bulundurmaları gerekir. Bugün post-modernite ile beraber, özellikle 15 Temmuz sürecinden sonra Türkiye'de yaşayan gençler itaat ve kulluk kavramlarına mesafeli yaklaşıyor. ‘Canının istediği gibi yaşama’ya dayanan bir özgürlük anlayışıyla karşı karşıyayız. Gençler aile büyüklerine, ilim ehline, dinî değerlere itaat etmeyi bir çeşit kölelik olarak algılıyor. Bu bizce çok tehlikeli bir tutumdur. Bu algıların değiştirilmesi için sahih dinî değerler çerçevesinde doğru bir din dili kullanan Müslüman uzmanların ve genç örneklerin sayısının artması gerekiyor.

Sahih Fıkıh İhtiyacı

Bir toplumun veya ümmetin hayatını ve zihnini belirleyen şey hakikat telakkisidir. Modernite gibi post-modernite de hakikat düşmanıdır. İslam ise bütüncül bir hakikati temsil ediyor. Bu yüzden İslam dışındaki her toplum öyle veya böyle bu felsefelerle uzlaşabilir. Fakat genelde tüm Müslümanlar, özelde ise gençler bu felsefelerle derin bir hesaplaşma içerisine girmek zorundadır. Yaşadığımız yüzyıl bu açıdan tam bir cenk meydanıdır. Bu sebeple Şair Mustafa Yılmaz'ın ifadeleriyle de söyleyecek olursak; “Cenk meydanında çeng çalınmaz!” Emperyalizmin sözcüsü konumundaki sosyal medya ve imaj kültürüyle bütün değer alanlarının manipüle edildiği, cinsiyet tartışmalarının had safhada olduğu, aile ve geleneksel ilkelerin modası geçmiş unsurlar olarak kodlandığı bir süreçte teyakkuz halimizi korumamızda, kendimizi ve ailelerimizi modern fahşalardan uzak tutmamızda vedoğru bir yaklaşımla sahih fıkıhlar üretmemizde fayda var.

Şüphesiz bir Hristiyan tecrübesinden yola çıkarak İslam hakkında yorum yapmak, meramımızı tam olarak ifade etmeye yetmez. Fakat şu da bir gerçek ki tarih önümüze serilmiş bir ibret atlasıdır. Yaşanmış tecrübelerden dersler çıkarmak, bugünü sağlıklı bir şekilde tanzim etmenin en etkili yoludur. Gençler, yaşadığımız yüzyılda geçmekte oldukları karanlık vadilere bakıp ümitsizliğe kapılmamalıdır. Zor da olsa buyolu değerli kılacak tek eylem, her karanlık vadiye bir kandil asmaktır. Put yapıcılarına ve put tapıcılarına aldırmadan, bilhassa onların aralarında yaşayarak, tevhidî bir duruşla putları yere seren ve baltayı en büyük putun boynuna asan genç İbrahim’in (as) yolu da budur. Yine bu yol bir İslam peygamberi olan Hz. İsa'nın ve havarilerinin yoludur.

Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun. Hani Meryem oğlu İsa havarilere: ‘Allah´a (giden yolda) benim yardımcılarım kimdir?’ demişti. Havariler: ‘Allah (yolunun) yardımcıları biziz!’ demişlerdi. İsrailoğullarından bir zümre inanmış, bir zümre de inkâr etmişti. Nihayet biz inananları, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler.” (Saff, 14)