Modernite Postmodernite Arasında Batı Düşüncesinin Tıkanışı -1

Ömer Mahir Alper

I-Giriş

Gerek kendilerini -sözde- müslüman olarak adlandıran, gerekse İslam dışılığı bir kimlik olarak benimseyen kimselerin, teori ve pratiklerinde ya da inanç ve eylemlerinde vahyin ve ilahi ilkelerin gerçek aydınlatıcısından öte Batı düşüncesinin temel iddia ve kavramlarından, onun aslında mevcut kurum ve yapılara sinmiş ideolojik bakış açılarından medet umması ve bunu kurtuluş için önemli bir eksen olarak görmesi bugün için hepten anlamsız bir durum arzetmektedir.

Modernitenin tüm "aydınlanmacı" ve "kurtarıcı" iddialarının aksine, Batı'nın bugün içerisinde bulunduğu durum tam bir kaosu yansıtmaktadır. Hermenötikten post-strüktüralizme bütün postmodern teoriler; Batılı düşünen çevrelerin epistemolojik ve axiolojik bakımdan "doğru" ve "yanlış" hakkında, ölçü ve inancını yitirmesini, pek çok alanda rölativizmin anlamsızlığını ve anlamsızlaştırıcılığa düşüşü ve topyekün bir tutsak oluşu temsil etmektedir.

Modern dönem öncesi kâbuslar örgüsünden kurtuluşu, "aklın özgürleşimi"nde gören Batı toplumlarının bugün geldikleri nokta, modernitenin çok boyutlu, bireyin ve toplumun bütün yapılarına kadar tesir edebilecek güçteki totalitarianizmi olmuştur. Modern felsefenin kurucusu payesi verilen Descartes'm insanın başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaksızın yalnız kendi aklına dayanarak "objektif bilgi"yi elde edebileceği şeklindeki seküler temelli iddiası "özgürleşimi" sağlayamamış; Kant'ın "doğa-üstü vahyin" akıldışılığına değil, doğadan gelen vahyin, aklın vahyinin buyruklarına tâbi olabileceği ve olması gerektiği; hiç bir otoriteye boyun eğmeksizin yalnız aklı kullanma cesaretini göstermenin aydınlanmayı sağlayabileceği şeklindeki Aydınlanma Felsefesi'ni de temelde özetleyen tezi, yeni bir kaosun içine düşülmesini engelleyememiştir.

Beşerileştirilmiş kutsalın tutsaklığından kendini arındırmaya çalışan Batı'nın, salt aklın ışığında "aydınlanmış" olarak başlattığı yürüyüşü, modernitenin içinde gelişen ve gittikçe görülmemiş bir biçimde azmanlaşan devlet gücünün, yine modernitenin içerisinde büyüyen ve neredeyse kontrol altına alınması imkansızlaşmış, uluslararası boyutlara varan kapitalizm tarafından kuşatılarak hayatın her alanında denetleyici ve belirleyici bir unsur haline getirilmesi sonucu daha başlangıçta bariz bir kesintiye uğramıştır. Kapitalizmin, sömürüsünü sürdürmek, gücüne güç katmak ve tüm dünyayı açık bir pazar haline getirmek için her türlü teknolojik ve kurumsal imkan ve donanıma sahip "modern devleti arkasına alarak temel pek çok olanla ilgili teorik ve pratik normlar belirlemesi ve böylece kendine uygun hayat formları oluşturması, birey ve toplumların antik değil, ama modern zincirlere vurulmasına temel teşkil etmiştir.

Karşıt ideolojilerin ve bilhassa Marksizmin aslında aynı paradigma içerisinde ortaya koydukları "zincirlerden başka kaybedilecek bir şey yok" sloganında ifadesini bulan başkaldırı çağrısı, "kapitalizmin uyanması" ile akamete uğratılmış; bir belirsizlik ve çaresizlik psikozu içerisinde Batı, subjektivizmin kucağına düşmüştür.

Bugünün "aydınlanmacıları"nın artık insanlığı kurtarıcı büyük iddiaları yoktur. Bir "akıl tutulması"nın farkında olarak geliştirilen post-modernist söylem, hermenötiğin ve post-strueturalizm akımının "doğru"nun yakalanamayacağı şeklindeki acziyeti, rölativizm; kısacası "referansın ölümü" düşünen çevreler içerisinde temel karakter haline dönüşmeye başlamıştır.

Modern dönem öncesi olmadığı gibi, modern dönemde de yatay kalkışlı bir aydınlanmanın imkansızlığı apaçık bir gerçektir. Aklın tutsaklığından ve "tutulması"ndan kurtuluşu, gerçek manada özgürleşimi ancak dikey bir aydınlanma temeli üzerinde mümkün olabilir. Bu, tüm insanlığı kuşatıcı, "karanlıklardan aydınlığa çıkarıcı" ve bir "esenlik" bildirisi olan Kur'an vahyinin, kendi dışındaki gerçeklikle sağlıklı, dinamik ve aktif bir biçimde kurulacak ilişkisi temelinde; tüm insanlığı etkisi altına almayı hedefleyen, rakipsiz hale gelmiş kapitalizm dinine galip gelecek, "seçilmiş bir ümmet ruhu" ile oluşturulmuş devrimci bir kalkışla gerçekleşecektir.

II- Referansın Ölümü Ya da Kapitalizmin Öldürücülüğü

1- Kapitalizmin Ortaya Çıkışı ve Doğası

Batı'nın modern zamanlar içerisinde yaratmayı düşlediği, her türlü dini ve felsefi doğmaların dayatmasından uzak; mitolojilerin, spiritual tecrübelerin, hurafe ve batılların korkulara dayalı kontrolünden arınmış; "totaliter" rejimlerin kimseye hesap vermeyen hegemonyasından azade; yegane doğru ve iyinin kaynağı olan "aydınlanmış" aklın öncülüğünde tüm karanlıklara son vererek bütün kâbuslardan kurtulmuş özgür insanlar yaratma ideali ve hayali bugün tam bir düş kırıklığı ile sonuçlanmıştır. Foucault'nun bireyi ve toplumu kuşatan, teorik ve pratik hayatın pek çok alanında belirleyici ve şekillendirici modern güç yapılarından kurtulmak için "hedefimiz, şimdiye kadar yapılanın aksine, ne olduğumuzu keşfetmek değil; olduğumuz şeyi reddetmek olmalıdır"1 derken hem gelinen noktadaki düş kırıklığını, hem de salt reaksiyonerliğin ortaya koyduğu çaresizliği göstermesi bakımından anlamlıdır. Nitekim Chomsky'nin "politikayla niçin ilgileniyorsunuz?" sorusuna verdiği yanıt, modern dönemlerde üretilen ütopyanın hazin sonuna ilişkin benzer bir tesbiti farklı açıdan ortaya koymaktadır: "Karşılaşmamız gereken asıl problem politiktir: Nasıl eder de yaratıcılığın ve aklın hakim olduğu adil bir toplum meydana getirebiliriz"2.

Foucault'nun "bizi biz yapan şeyler"! reddetmemiz gerektiği konusundaki ısrarını anlamak ve Chomsky'nin tersinden ele aldığımızda, neden aklın ve yaratıcılığın "hükmedilen" pozisyonda olduğuna inandığını kavramak için Rönesans'dan bu yana meydana gelen ekonomik ve politik anlayış, yapı ve uygulamaların tarihsel gelişimine çok kısa da olsa değinmek gerekmektedir.

Rönesans ile 20. yüzyıl arasındaki en önemli ekonomik gelişim mercantile ekonominin gelişiminde olmuştur.

Barbar işgalleri ve bir kaç yüzyıl sonra da müslümanların Akdeniz üzerindeki hakimiyetleri ile Roma İmparatorluğu içerisindeki geniş topraklarda gerçekleşen iletişim yolları sekteye uğratılınca, Avrupa feodal dünyanın sınırlı toprakları ile sıkıştırılmış olarak, içerisinde sadece ikinci dereceden, lokal pazarların yer aldığı parçalanmış bir ekonomiye indirgenmiştir. O dönemde kuşkusuz insan, toprak ve para "pazar'ın kanunlarına boyun eğmiş değildi. Ekonomik olmayan normlar -ki bunlar politik ve dini hiyerarşilerce belirlenmişti- işçilik ve toprak sahipliğini belirliyordu ve bunların hiç biri de dönüştürülemezdi. Paradaki trafik faiz alımının yasaklanması ile bloke edilmiş; borç para verenin ancak verdiği kadarını geri alabilmesi uygun görülmüştü. Faiz alımını ancak feodal toplumun dışına itilmiş, kendi dünyalarında yaşayan kimseler genellikle gerçekleştirebiliyordu; yahudiler gibi...

Osmanlı yenilince, Akdeniz'de, Avrupa ticaret yollarının yeniden kurulmasına yol açılmış oldu ve büyük keşifler üç kıtayı yağmaya açtı. Toprak ve kanın eski aristokrasilikleri ve dini yasaklamalar zayıflamaya başladı. Toprağa bağlı mülkiyetten ve feodal-kutsal otoriteden oldukça farklı olarak yeni zenginlik ve güç formları gelişti. Zenginlik ve güç artık soyluluk ve kilise otoritesine değil, ancak güç üzerine ve işgalci ve tüccarların kabiliyetlerini göstermeleri üzerine kurulabilirdi.

Bu yeni dünyanın efendileri, ilk koloni "şirketlerinin" kurucuları; Amerika'daki tüm kıta halkını yok etmek, Afrika'da köle ticareti yapmak, Asya'daki daha ileri fakat askeri bakımdan geri medeniyetleri yağma etmek gibi zorunlu gördükleri her türlü yola başvurarak 15. ve 20. yüzyıllar arasında önceden görülmemiş bir biçimde, dünya çapında insanlarla ilişki ağını yarattılar. Çünkü tarihte ilk kez pazar tüm dünya olmuştu. Pazarın bu evrenselleşmesine engel teşkil edecek her türlü dini, ahlaki ve politik manialar ortadan kaldırıldı ve kâr arayışı bütün teşebbüslerin arkasındaki tek motiv oldu. Yeni olan pazar yerinin olması değil, fakat kendi koyduğu kurallardan başka kural tanımayan ve diğer bütün sosyal ilişkileri kendine bağlamaya çalışan pazarın mutlakçılığı idi. Bu diğer bütün tarihi sosyal sistemlerden kapitalizmi ayıran öz niteliktir. Kapitalizm zirve dönemine 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında ulaşmıştır.

Kapitalizm, ulaşım, iletişim, bankacılık, bilgisayar vd. gibi pek çok alandaki büyük icat ve teknolojik gelişmelerle bir kaç yüzyıl içerisinde her şeyin pazarda serbestçe dolaşabilmesine muktedir kurumları yaratabilmiştir3.

2- Kapitalizm Gölgesinde Modern Ulus-Devletlerin Ortaya Çıkışı, Hegemonik Yapısı ve Ulus Devletlerden "Ulus"ların Yaratılması:

Kuşkusuz kapitalizmin bu devasa gelişimini gerçekleştirebilmesi, hayatın her alanına nüfuz edebilecek ve belirleyici olabilecek "başarı'yı gösterebilmesi ve insan dahil her şeyin bir meta haline getirilip pazara sürülebilmesi; şu ana kadar görülmemiş bir biçimde gücü elinde tutan "modern" ulus devletlerinin zuhuruyla ve onun içte ve dışta kapitalizmin açık çıkarları doğrultusundaki gönüllü ya da gönülsüz ikna edici desteği ile gerçekleşebilmiştir. Nitekim Amerikan devletinin uluslararası ilişkilerinin yapı ve mantığını ortaya koyan Chomsky, Amerika devletinin izlediği politikaların içeride ve dışarıda Amerikan iş çevrelerinin tamamen çıkarları doğrultusunda olduğunu ifade etmekte ve dış politikanın ana gayesinin Amerikan kapitalizminin lehine olabilecek şartların garantilenmesi olduğunu belirtmektedir. Chomsky iş çıkarlarının, daha ucuz iş gücü ve kaynak araştırılması doğrultusunda kapitalin dışarıda yatırım yapması konusundaki ihtiyacından doğduğunu dile getirmekte, bunun da bizzat kapitalin dinamikliğinden kaynaklandığını ifade etmektedir. Kapitalin bu büyüme yönündeki dinamikliğine rağmen Chomsky onun yalnız başına büyüyüp genişleyemeyeceğini, onun gelişiminin ancak devlet tarafından kendisine yol açılıp kolaylaştırıldığında mümkün olabileceğini açık bir biçimde ortaya koymaktadır4.

Kapitalizmin ortaya çıkıp, bugünkü halini alması gibi, modern ulus devletlerin batıdaki zuhuru da, belirli bir serüven sonucu oluşmuştur. Kavramı, yapı ve fonksiyon olarak eski devlet anlayış ve yapısından modernite içerisinde temel ayrılıklar ve kopuşlar yaşanmıştır.

Devletin, "kompleks güçler hiyerarşisinin soyut olarak merkezileşmesi" şeklindeki fark edilebilir bir biçimde modern anlamda kullanılışı ilk olarak 1530'larda gerçekleşmiştir. Bu terminolojik değişim, modern toplumların önemli politik aygıtlarının ortaya çıkmaya başlayan özelliklerine dikkat çekmesi bakımından oldukça önemli olmakla birlikte; "devlet söylemi" olmadığı için, 16. yüzyıl öncesi toplumlarda devlet yapılarının olmadığını göstermediği gibi, modern devletin de birdenbire biçimsel ve kurumsal karakterine kavuştuğu ve bunların değişmez, ya da fonksiyon olarak belirlenmiş hale geldiği düşüncesine sevketmemelidir5.

16. yüzyılın ortalarından itibaren "yönetme sanatı" üzerine yazılan risaleler görünmeye başlamıştır. Bununla birlikte bu risaleler ne devletin doğası ile ilgili, ne de kralın gücünü en iyi nasıl koruyacağı ile ilgili geleneksel sorularla ilgilenmekteydi (Bu konular tamamen ortadan kalkmamış olsa da). Onların alanı daha genişti. Gerçekte onlar hemen hemen her şeyi kapsıyordu. Bunlar doğrudan "ev halkının, ruhların, çocukların, ülkenin, kilisenin, dini cemaat ya da tarikatın ve ailenin yönetilmesi" hakkında konuşmaktaydılar. Politik düşünce böylece, ruhların en küçük hareketlerinden ordunun büyük askeri manevralarına kadar hemen hemen insan aktivitesinin her türlü formunu kapsayacak biçimde genişlemişti. Her alanla ilgili "en iyi nasıl başarılabilir" üzerine yoğunlaşıldı. "En iyi", "en ekonomik" anlamına gelmekteydi.

İlk büyük değişim böylece devletin doğası, kral ve o-nun bizzat ilgilerinden; ekonomi ve düzen [hükümeti nasıl devletin tepesinden sosyal hayatın bütün yönlerini içine alabilecek bir biçimde aşağı indirilebilir genişlik ve detayına ulaşılmasında gerçekleşmişti. Toplum artık politik bir hedef haline gelmekteydi6.

Foucault bu gelişimi ve değişimi şöyle değerlendirmektedir: "16. yüzyıldan itibaren gücün yeni politik formu sürekli gelişme gösteriyordu. Bu kuşkusuz devletti. Fakat çoğu zaman devlet bir politik güç çeşidi olarak bireyleri görmezden gelen; belli bir kesimin, vatandaşlar arasında belli bir sınıf ya da grubun çıkarlarını gözeten bir yapı şeklinde tasavvur edilmektedir. Bu kesinlikle doğrudur. Fakat altı çizilmesi gereken nokta, devlet gücünün (ki, onun güçlü olmasının nedenlerinden biri olarak) hem bireyleri içine alabilecek, hem de grup ya da sınıfları içine alabilecek bir güç formu olmasıdır. İnsan toplumları tarihinde -hatta eski Çin toplumunda dahi- hiçbir zaman hem bireyleri kuşatıcı tekniklerin, hem de belli grup ya da sınıfları içine katacak prosedürlerin aynı politik yapılar içerisinde akıllı ve kurnazca bir araya getirilmesi mümkün olmamıştır. Bunun böyle olması modern Batı devletinin hristiyan kurumlarında ortaya çıkan eski güç tekniklerini yeni politik şekle sokması gerçeğinde yatmaktadır"7.

"Ekonomi ve hükümet etmenin devletin tepesinden sosyal hayatın bütününü içine alabilecek derecede aşağıya doğru indirilmesinde" 19. yüzyılda kendini belli eden üçlü ideolojilerden (liberalizm, konservatizm ve sosyalizm) liberalizmin -ki kapitalizmin ideolojik ve felsefi doktrini olarak bakılabilir- baskın çıkması ve ulus devletlerin yaratılarak bunun paralelinde ortaya çıkan gelişmeler bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir.

19. yüzyılda gelişerek ortaya çıkan liberalizmin temel vurgulan eşitlik, özgürlük, bireycilik ve akılcılık gibi temalar üzerine idi. Liberalizmin moral, ekonomik ve politik istekleri ise, bireysel farklılıklara tolerans, bireylerin rasyonel seçimlerine saygı, katı sosyal hiyerarşilere karşıtlık, bireylerin fırsat eşitliğine bağlılık, sosyal ve ekonomik meselelere hükümetin müdahalesine karşı olma ve diğer tüm isteklerin elde edilebilmesi ve korunabilmesi için sivil ve kişisel özgürlüklerin elde edilmesi gibi durumlardı8.

Bu istek ve İddialarına rağmen, liberaller tamamen kendi kapitalist çıkarları çerçevesinde hareket etmiş, bu çıkarların karşısında olabilecek durum ve oluşumları bertaraf etmek için yepyeni şartlar oluşturmuşlardır.

Bir taraftan liberaller devleti, bilhassa monarşik devleti ortadan kaldırmayı ve böylece pek çok karar mekanizmasından onu uzaklaştırmayı düşünürlerken; öte taraftan ısrarla devleti rasyonel reformculuğun merkezine yerleştirmeye gayret göstermekteydiler. Mesela İngiltere'de "Corn Laws"ın kanun olarak çıkarılması kuşkusuz yabancı rekabetçilere karşı yerli pazarları koruma işinden devleti uzaklaştırmak için uzun mücadeleler sonunda gerçekleşebilmişti. Fakat aynı on yıl içerisinde neredeyse aynı parlamento "Factory Acts"ı çıkarmıştı ki bu, iş ve çalışma şartlarını düzenleme işine devleti sokmak İçin uzun bir çabanın başlangıcıydı (sonu değil)9.

Liberalizm, özünde devlet karşıtı bir doktrin olması bir yana, devlet mekanizmasının etkisinin güçlenmesi için meşruiyet kaynaklığı yapmıştır. Bunun sebebi gayelerine ulaşmada devleti esas yapı olarak görmelerinde yatmaktadır. Böylece "modernitenin teknolojisi"ne sahip olunacak ve "tehlikeli sınıflar" bertaraf edilecekti. Buna paralel olarak "halk"ın egemenliği anlayışının hızlı yansımaları kontrol altına alınmış oluyordu10.

19. yüzyıl kapitalist dünya ekonomisinin belli başlı bölgelerinde liberal ideoloji kendini üç temel politik gayeye yönlendirdi ki -evrensel oy hakkı, refah devleti ve ulusal kimlik- bu üçünün bir araya gelmesiyle "tehlikeli sınıfların" bertaraf edilmesi gerçekleşmiş olacaktı.

19. yüzyıl ve sonrasında tedrici olarak ve kapitalizmin işine en yararlı olabilecek bir biçimde evrensel oy hakkı gerçekleşmiş oldu. 20. yüzyılın ortalarında refah devleti gayesi de uzun mücadeleler sonucu yerine getirildi. Ama ne evrensel oy hakkı, ne refah devleti hatta ikisinin bir arada sağlanması "tehlike"nin bertaraf edilmesi için yeterli olmayacaktı. Bir üçüncü şıkkın yerine getirilmesi gerekiyordu ki, verim tam alınabilsindi. Bu ise ulus kimliğinin yaratılmasıydı. Zengin-fakir, kuzeyli-güneyli tam bir birlik oluşturup devlete bağlanması gerekiyordu. Böylece strateji, eskinin "egemen kralının" özneleri olan, şimdi ise "egemen halk" olan insanları "vatandaş" yapmak ve dolayısıyla kendi kimliklerinin devletle özdeşleşmesini sağlamaktı. Liberalizmin bu büyük programı uluslardan devlet oluşturmak değil, devletlerden ulus oluşturmak şeklinde idi ve bu başarılı bir biçimde gerçekleştirildi11.

Halkın bu büyük birliğini başarılı bir biçimde sağlayan kurumlar eğitim sistemi ve ordu idi. En azından tüm belli başlı ülkelerde ilkokul zorunlu oldu ve aynı şekilde pek çoğunda insanlar askeri eğitimden geçirildi. Okullar ve ordular dilleri, sivil görevleri ve ulusal bağlılığı öğrettiler. Bir yüzyıl içerisinde iki "ulus"a sahip ülkeler -fakir ve zengin, Normanlar ve Saxonlar- kendilerini bir ulus olarak görmeye başladı; Büyük Britanya örneği alındığında artık herkes "İngiliz" olmuştu12.

Böylece "vatandaşların gözünde tek meşru "otorite" haline gelen; şiddet kullanmanın yalnızca kendisine ait olduğu teslim edilen13, Giddens'in tabiriyle "güç konteynırları" olan modern ulus devleti14 yaratılmış oldu.

Kapitalizmin, ideolojik zırhına bürünerek ulus devletlerden ulusları yaratması; oy hakkı vs. gibi bir takım "haklar" verilerek halkların kendi kendilerini yönettikleri ve egemenliğin kendilerinde olduğu aldatmacasının formülü olan "vatandaşlığın" bir bilinç olarak topluma benimsetilmesi ve kazandırılması; topyekün sisteme kilitlenmeyi ve entegrasyonu getirmiş, böylece kapitalizmin ideolojisi doğrultusunda; liberalizmin kurtuluş ve özgürlük çağrısı ışığında "aklın ve ruhun tutsaklığı" yeni bir şekil alarak toplumsal katmanlara yayılmıştır.

Tüm otoritelere başkaldırarak yalnızca aklın otoritesine boyun eğeceğine and içen Batı, modern bir otoritenin, kapitalizmin aman vermez buyruğu altına girmiş oldu.

Devletin sadece "bir yerde" değil, halkların da içine katılarak yaygın bir biçimde kurumlarıyla "her yerde" olur hale gelmesi, bireyin çok boyutlu bir kontrolünü ve belirlenimini ortaya çıkarmıştır.

Nitekim devleti sonuçlarıyla tanımlayan fonksiyonalist yaklaşımın tutarlılığı kendini açıkça belli etmektedir. Parsons'dan Poulantzasta kadar pek çok kişi devletin amacının değişmez bir biçimde "sosyal düzen"in muhafazasını sağlamak olduğunu ifade etmekte ve sonuç olarak herhangi bir organizasyonun aktivitelerinin "devletin fonksiyonlarıyla" örtüştüğünde, otomatik olarak o organizasyonun devletin sağlam bir cüz'ü olduğunu tesbit etmektedirler15.

Bu görüş açık ifadesini Gramsci'de bulmaktadır. 0nun "genişletilmiş devlet" kavramı politik ve sivil toplumu bir araya getirmekledir. Devlet, sadece yönetim mekanizmasından oluşmamakta, fakat aynı zamanda basın, sendikalar, kilise ve kitle kültürü gibi mevcut güç ilişkilerini stabilize eden sivil toplumun tüm yönlerinden de meydana gelmektedir16.

Böylece "toplumun kendisi her bireyin hayatını sürekli olarak etkilemektedir; özellikle de pazar (market) yoluyla. İkinci olarak, herhangi bir bireyin azami etkileme başarısı ise pazar ve demokrasinin kararlarını bir sonuca ulaşmak üzere birleştirdiklerinde tamamen zayıflatılmış olmaktadır. Açıkçacı demokrasi ve pazar kontrol etmenin güçlü araçlarıdır: Bunlar "paylaşılan normlardan sapmayı yok etmetemayülündedirler"17.

3- Kapitalizmin İdeolojik Bir Eleştirisi Olarak Sosyalizmin Zuhuru Ya da Sonun Başlangıcı:

Kapitalizmin bu her türlü mekanizmayı, kavram, söylem ve ideolojiyi kullanarak gittikçe akıllara durgunluk verici kontrolünün hiç kuşkusuz sistematik ve ideolojik eleştirisi yine 19. yüzyılda ortaya çıkan sosyalizm tarafından ortaya konulmuştur.

Kapitalizmi, ana yapı olarak, çoğunluğun bir avuç insan tarafından açıkça sömürüldüğü toplumsal bir sistem18 olarak değerlendiren Marks, devleti, bu çerçevede tüm burjuvazinin ortak işlerini yönetmek için oluşturulmuş bir komite19 olarak tanımlamakta ve politik gücü bir sınıfın, diğerini ezmek için o sınıfın organize olmuş gücü20 olarak görmektedir.

Üretim güçleri ile üretim ilişkilerinin bir araya gelerek alt yapıyı oluşturduğunu ve bunun da (aile, devlet, din gibi) üst yapıyı belirlediğini kaydeden21 Marks, ideolojiyi bir grubun çıkarlarını yansıtan ilişkili fikirler ve değerler seti olarak tanımlamakta22; toplumun maddi gücüne hakim olanların entellektüel güce de hakim olduklarını, maddi üretim araçlarına hükmedenlerin zihni üretim araçlarına da hükmettiklerini ortaya koymaktadır23.

"Dialektik ve bilimsel yöntem"le bir karşı-ideoloji oluşturup, "doğru bilinçlilik"in topluma yayılması sonucu aklın egemen ideolojisinin boyunduruğundan kurtulabileceğini iddia eden Marks, sadece halkın ne ile savaşacağını ve ne için savaşması gerektiğini bilmesinin yeterli olmadığını ama aynı zamanda savaşması da gerektiğini belirtmekte ve böylece her türlü sömürünün ortadan kalkacağını vurgulamaktadır24.

Pek çok haklı eleştirilerine rağmen her şeyi tamamen ekonomi temelli açıklamaya çalışan, kapitalizm ve kapitalist ideolojinin yaptığı gibi aslında aynı seküler/yatay paradigma içerisinde bir kurtuluş ideolojisi ortaya koymaya çalışan Marks'\n, egemen sınıfı komünist bir devrimle alaşağı etme çağrısı ve proletaryanın zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmadığı, tüm dünya işçilerinin birleşmesinin zorunlu olduğu25 sloganı tabii ki hayat bulamadı ve bulamazdı da. İngiltere gibi büyük sanayi ülkelerinde beklenen proletarya devriminin ve ardından gelecek ekonomik ve ideolojik özgürlüğün bir türlü gerçekleşememesi Marks'ı hayal kırıklığına uğrattığı gibi, ona inanan bir kısım çevrelerde de büyük şoklar yaratmıştır.

1924 öncesi döneme kadar proletarya devriminin dünya çapında gerçekleşeceğine inanan26 Marksizm'in ünlülerinden ve Marks yorumcularından Lukacs (1885-1971) Sovyetler'de ve Batı'da meydana gelen gelişmeler karşısında bu ümidini yitirmiş; Stalin'in "tek bir yerde sosyalizm" görüşünü benimsemek durumunda kalmıştır27.

1917'deki Rus devriminin ardından dünya devrimi umutlarının boşa çıktığını, böyle bir devrimin eğer gerçekleşseydi, "özgürlük çağının başlangıcı" olacağını ifade eden Lukacs, işçi hareketlerini desteklese de sol muhalefeti ütopist ve gerçekçi olmamakla nitelemiş; 1917 ve 23'lerin devrimci prensiplerine dönmenin imkansızlığını vurgulamıştır"26.

1847'de "Comunist Manifesto"da Marks ve Engels tarafından ilan edilen kapitalizmin sonunun gelmemesi ve Sovyetler'deki "Stalin tiranlığı" karşısında Marksizmi yeniden yorumlayan, Batı'da Marks'dan sonra belki de en büyük düşünür ve aktivist kabul edilen Cramsci (1891-1937), eski rejimin tüm güçlülüğüne rağmen o dönemde devrimci umutlarından taviz vermemiştir29.

Stalin'i şiddetle eleştiren Gramsci, "Avrupa şartlarında" yeni bir model gerçekleştirmeye çalışmış; Lenin'in proletaryanın doğru bilincinin parti içerisinde olduğu, dolayısıyla proletarya adına diktatörlük yapılabileceği tezinin Stalin'in tiranlığına yol açtığını belirterek partinin öncülüğüne inanmakla birlikte proletaryanın partiye katılımının gerekliliğine işaret etmiştir30.

İdeolojik pek çok yeni yorumlarına, global bir devrimin gerçekleşeceğine olan güçlü imanına ve hayatını bu uğurda vermesine rağmen beklenilenin gerçekleşme-meşinin "kısmi izahını" onun kapitalizmi ve kapitalizmin güç mekanizmalarını değerlendirişinde bulmak mümkündür.

İdeolojinin tüm günlük hayatı, sağduyuyu, felsefi ve tutarlı politik geleneği olduğu kadar sıradan halkın parçalı fikirlerine varıncaya değin her şeyi içine aldığını söyleyen31 Cramsci, Doğu'daki devletlerin güce dayalı olduklarını, Batı'daki devletlerin ise, "hegemonik kontrol"e ulaştıklarını belirtmekte32, bunu da Batı'daki devletlerin kitleleri içine katarak sivil toplum yoluyla her tarafa yayılması suretiyle gerçekleştirdiklerini ifade etmektedir33. Bu yüzden sadece "devlet'e atakta bulunmanın yeterli olmadığını "genişlemiş devlet"e karşı çıkmanın zorunlu olduğunu ortaya koymaktadır34.

Cramsci, bazı marksistlerin düşündüklerinin aksine, bir sınıfın diğer bir sınıfa olan hakimiyetinin yalnızca ekonomik ya da fiziki güce dayanmadığını, aynı zamanda yönetilen kesimin yöneten sınıfın İnanç sistemini kabule ve onların sosyal, kültürel ve ahlaki değerlerini paylaşmaya ikna edilmeleri üzerine de dayandığını tesbit etmiştir35.

"Sistemin bu genişlemiş hegemonik yapısına karşı durmanın, onu değiştirmenin ve farklı bir paradigma içerisinde "kurtarıcı" bir alternatif üretmenin imkansızlığının görülmesi, Gramsci'nin aksine, 20. yüzyıl Batı düşüncesine damgasını vurmuş, pek çok düşünce akımını etkilemiş Frankfurt Ekolü'nün, umutsuz bir pesimizme düşmesine neden olmuştur.

(Devamı Gelecek Sayıda)

Dipnotlar

1- Michel Foucault. "After Word, The Subject and Power", Michel Foucault: Beyond Strucluralism and Hermeneutics (Chicago 1983), içerisinde; ed. Hubert Dreyfus, s.216.

2- Bkz. Paul Rabino (ed.), The Foucault Reader, An Introduclion to Foucault's Thought (London 1991), s.5.

3- Roger Garaudy, The Alternative Future (Great Britain 1976) terc. Leonard Mayhew, s.30-31.

4- Alison Edgley, "Chomsky and the State", Politics (1995) c.15,sy.3, s.155.

5- Peter Burnham, "The Organisadonal View ot' the State", Politics, (1994), c.14,sy.1.

6- Bkz. Paul Rabino, a.g.e., s. 15.

7- Michel Foucault, a.g.e., s.213

8- John P. McKay, A History of Western Society (New Jersey 1991), c.2, s.727; Richard Bellamy, "The Liberal Predicament: Historical and Logical", Politics (1995), c.15, sy.1, s.2

9- Immanuel Wallerstein, "The End of What Modernity", Theory and Society (1995), c.24, sy.4, s.476.

10- Immanuei Wallerstein, a.g.m., s.476

11- Immanuei Wallerstein, a.g.m., s.478

12- Immanuel Wallerstein, a.g.m., s.479

13- David Jary, Dictionary cf Sociology (Great Britain 1991). "Citizen Righls" mad., s.71

14- David Jary, a.g.e, '"nation state" mad., s.418.

15- Peter Burnham, a.g.m.. s.2

16- Peter Burnham. a.g.m., s.2

17- Paul Treanor, "Liberalism: Interacting to Conserve", Politics (1996), c.16., sy.2, s.123-124

18- E.C. Cuff, Perspectives in Sociology (London '90), s.78-80

19- Kari Marks - Frederick Engels, "Manifesto of the Communist Party". Marks-Engels-Lenin on Historical Materialism (USSR 1987) içerisinde, s.88

20- Karl Marks-Frederick Engels, a.g.e.. s.105

21- E.C. Cuff, a.g.e., s.89

22- E.C. Cuff, a.g.e., s.85

23- Karl Marks-Frederick Engels, "The German Ideology", Marks-Engels-Lenin on Historical Materialism (USSR 1987) içerisinde, s.45

24- E.C. Cuff, a.g.e.,s.85-93

25- K.Marks-F.Engels, "Manifesto of Communist Party" Basic Writings on Politics and Philosophy (New York 1959) içerisinde; ed. Lewis S. Fever, s.4I

26- George Lukacs, Lenin; A Study of His Tought (London 1971, ilk baskısı 1924), s.13

27- Michel Lowy, "Lukacs and Stalinism", Western Marksizm A Critical Reader (london 1977) ed. New Left Review, s.74

28- Michel Lowy, a.g.m., s.74

29- James Joll, Gramsci (London 1977), s.7

30- James Joll, a.g.e., s.9

31- Rose Gann, "The Limits of Textbook İdeology", Politics(1995),c.15, sy.2, s.130

32- Alison Edgley, a.g.m., s. 156

33- Chantal Mouffe, "Introduction: Gramsci Today", Gramsci and Marxist Theory (London 1979), s.5

34- Chantal Mouffe, a.g.m., s.5

35- James Joll, a.g.e., s.8