Mısır Direnişi ve Küresel Operasyon

Bahadır Kurbanoğlu

İslam dünyası, Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ve 25 Ocak 2011’de Mısır’da Tahrir Meydanı, ardından Libya ve Suriye ile devam eden değişim rüzgârının, küresel aktörler ve yerli işbirlikçilerince tersine çevrilmeye çalışıldığı operasyonların en somut nüvelerini Mısır’da tecrübe etti; etmeye de devam etmekte.

Temmuz ayı başında gerçekleşen ve Mısır’ın seçimle işbaşına gelmiş ilk cumhurbaşkanı olan Muhammed Mursi’ye ve dolayısıyla İhvan ve Mısır’ın özgürlük ve adaletten yana olan tüm kesimlerine yönelik darbenin, aslında tüm Ortadoğu’yu ve Müslüman halkları cendereye alma amacı taşıdığı çok açık.

Tahrir’den sonra yaklaşık 15 aylık bir askerî vesayet sisteminin hüküm sürdüğü Mısır’da, Mursi’nin seçilmesini ve içinde referandumların da yer aldığı dört seçimin yapılmasını engelleyemeyen ve sonuçlarına türlü ayak oyunlarıyla müdahalede bulunan güçlerin, son bir yıllık politikaları hem bölgesel anlamda hem de Mısır bağlamında “yönettirmeme” stratejisi üzerine kurulmuştu. Mursi’nin son bir yıllık iktidarda olup muktedir olamama süreci, aslında bir sürekli darbenin Yüksek Askerî Konsey, Anayasa Mahkemesi, yargı ve yüksek bürokrasi tarafından kurumlar vasıtasıyla idaresini beraberinde getirmekteydi. Bunların ellerindeki gücü emekliye ayırmalar, kısmi düzenlemeler ve kararnamelerle törpülemeye çalışan Mursi iktidarının karşısında, aynı zamanda bir yıldır sürdürdüğü propagandalarıyla Batı destekli laik medya imparatorluğu ve bunların propagandaları bulunmaktaydı.

Gerek iktisadi ve stratejik anlamı büyük olan Süveyş meselesi; gerek İsrail’in güvenliğini oluşturan Sina, Refah sınır kapısı, tüneller konusu; gerek Mursi’nin son dönemde üstüne basarak ilan ettiği Suriye konusundaki politik tutumu; gerekse Mısır’ın kaderini küresel patronlarla birlikte ellerinde tutan büyük sermaye güçlerinin çıkarları, darbenin en önemli iç ve bölgesel sebepleri arasında sayılabilir. Ancak bunlarla birlikte asıl olan gerçeklik, özellikle 25 Ocak 2011’den bu yana İslam dünyasının en stratejik ülkelerinin başında gelen Mısır’ın ve Mısır’da 85 yıldır kökleşmiş bir hareket olan İhvan’ın, Ortadoğu’daki dönüşümleri ideolojik/politik, fikrî/felsefi ve ahlaki yönden etkileme potansiyeline sahip olmasında başı çekmesi gelmekteydi. Bu da sadece ABD, İsrail, AB, Rusya gibi ülkelerin Ortadoğu’ya ilişkin endişelerini pekiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda bölgesel işbirlikçileri olan ve ideolojik konumlanışı gereği İhvan’ın yükselişini kendileri için tehlike olarak gören Suud ve BAE gibi ülkelerin muktedirlerinin gelecek endişelerini besliyordu.

Bu açıdan bakıldığında da süreç, 25 Ocak’tan bu yana, oyunun kurallarını zaman zaman çiğneyen, zaman zaman tahammül ediyormuş gibi yapan İslamofobik güçlerin tahammül sınırlarının aşıldığı bir eşiğe gelip dayandı. Dolayısıyla bu güçlerin asıl günahları, sadece darbeye “darbe” diyememekle, meşru eylemleri Siyonist basının ağzıyla “terör” olarak nitelemek ya da katliamlara “çatışma” retoriği ile tanımlama getirmekle değil; daha da önemlisi bizatihi bu süreci çok öncesinden maddi ve lojistik desteğini, politik zeminini oluşturarak katkıda bulunmalarıdır. Tabii ki bu maliyetli süreçte aslan payı darbenin akabinde Sisi iktidarına yaklaşık 14 milyar dolar aktarımda bulunan ve başını Suud’un çektiği Körfez ülkelerinin omuzlarına yüklenmişti. Selefi gruplardan bir kısmının özellikle En-Nur Partisi içerisindeki şahinlerini etkileme konusunda politikalar geliştiren Körfez bileşenlerinin, maddi olarak ve politik zeminde bunlara verdikleri destek, darbe fotoğrafı içerisinde yer almaları için yeterli gelmişti. Bu operasyonu tamamlayan gelişmeler ise darbeden aylar önce, En-Nur içerisindeki muhalif bazı isimlerin tasfiyesi ile mümkün olabilmişti.

Dolayısıyla, darbeciler güçlerini sadece Mısır devletini oluşturan ve eski rejim kadrolarının başını tuttuğu kurumlar, meydanlara indirdikleri kitleler ya da medyadan değil, hattı zatında bu küresel ve bölgesel güçlerden fiziki ve moral destek alarak oluşturmuşlardı. Hesaplayamadıkları ya da yanlış hesaba vurdukları husus ise darbe karşıtı direnişin yaygınlığı, sürekliliği ve disiplini olmuştu. Adaletin, hakkın, hukukun ve meşruiyetin bu derece şeffaf biçimde açığa çıkması, karşıt güçlerin başından bu yana gayrı meşru ve gayrı ahlaki saiklarla ve dahi terör yöntemleriyle sürdürmeye çalıştıkları vasatı da iyiden iyiye zemin kaybına uğratmaya başlamıştı. Üstelik yaklaşık bir yıl boyunca basın yoluyla kandırdıkları, “Diktatör Mursi” manşetleriyle, “Petrolümüz Gazzelilere peşkeş çekiliyor” propagandalarıyla Tahrir’e birkaç günlüğüne indirmeyi başardıkları örgütlü ve örgütsüz kesimlerin de sadece birkaç gün içerisinde mezkûr meydanı boşalttıkları, saf değiştirmeye başladığı ve gerçeklerin farkına vardıkları bir politik sürecin de işlerlik kazandığı görülmeye başlamıştı. Nitekim “bindirilmiş kıta” tabirinin cuk oturduğu, ordunun yönettiği fabrikalar ve işletmelerden işten çıkarma tehditleriyle meydanlara indirilen kitlelerle daha ne kadar bu oyun devam edebilirdi ki? Bir tarafta aldatılmış, zora dayalı yöntemlerle meydanlara taşınmış, içinde sapkınların, aristokratik kesimlerin, tuzu kuruların ve dahi Mursi döneminde bile isteye güvenlik boşlukları oluşturan ve sistemi tıkayan polis teşkilatının ve baltacıların bulunduğu kozmopolit eyyamcı bir yapı; diğer yanda ise sadece Mısır’ın değil, tüm Ortadoğu ve İslam dünyasının onuru ve izzetini korumaya canı pahasına ahdetmiş milyonlar...

Tüm dünyanın gözleri önünde, sırf iradelerine ve seçimlerine saygı gösterilmesini talep eden, bir kişinin bile burnunu kanatmayan, tek bir camın dahi kırılmasına sebebiyet vermemiş Müslüman halkın onurlu direnişi, sadece kirli politik hamlelerin maskelerini düşürmekle kalmamış, aynı zamanda liderlerinden eylem alanlarının temizliğiyle ilgilenen fertlerine kadar tavizsiz bir direniş bilincinin de kitleselliği ve sürekliliğini beraberinde getirmişti.

Siyaseten beceriksiz, hamlelerini suçluluk psikolojisi ve korkular eşliğinde atan bir yapı, elinde olan silahın verdiği güçle savurduğu tehdit siyasetinin de günden güne kitlendiğine şahit oluyordu. Arkasına aldığı küresel ve bölgesel güçlerin, hâlâ kendisine verdiği desteğe dayanarak ve kitleleri terörize ederek bir iç savaşı bile isteye körüklemek, şu an elindeki tek politik seçenek gibi görünmekte. Şu ana kadar gerek İhvan’ın gerekse geçmişlerinde silahlı mücadele tecrübesini yeterince biriktirmiş diğer İslami yapıların sabrını nereye kadar zorlayacak bilinmez ama köşeye sıkışmışlıktan kaynaklı bir gözü dönmüşlük ve tüm gemileri yakmaya teşne söylem ve adımlardan başkasını üretebilecek bir politik tutum geliştirebilmesi de elindeki tüm kozları sahaya sürme azminden ötürü imkânsız gibi görünmekte.

Siyasi analizler genel anlamıyla İhvansız bir Mısır’ın geleceğini mümkün görmemekte. Mursi’nin tekrar görevine iade edilmeden ve hızlı bir şekilde seçimlere gidilmeden bir normalleşmenin sağlanamayacağı konusunda hemfikir. Ancak karşı tarafın küresel güçlerle birlikte bir normalleşme siyasetine yeşil ışık yakacaklarına dair hiçbir emareye henüz rastlanılamadı. BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un Mursi’nin serbest bırakılmasına dair zorunlu ve göstermelik çağrısı bile, darbeci kanadın Mursi’yi Hamas ile girilen ilişkilerden dolayı casuslukla suçlama, yani tutukluluk haline bir meşruiyet kılıfı ve hatta belki de “idamla yargılanma”ya kadar varabilecek düzeyde siyasi geleceğini karartma şeklinde garabet içeren bir atraksiyon üretmesine sebebiyet verdi. Nasıl ve hangi aktörler yoluyla bu tıkanıklığın aşılacağı ve kimlerin hangi bedelleri ödemeyi göze alarak geri adım atacağı halen muamma? Ancak görünen gerçek şudur: Mısır siyasetinin iki temel aktörü olan Ordu ve İhvan karşıtlığında, süreci eline yüzüne bulaştıran, her adımında gayrı meşruluğu ve gayrı ahlakiliği daha bir ayyuka çıkan darbeci asker-sivil kesimlerden çok daha kararlı bir biçimde, asla tavize yanaşmayan iradi bir tutumu İhvan sonuna kadar savunacak.

Ümmet olarak ciddi sıkıntılar yaşadığımız bu evrede, Mısır halkı hepimiz adına, Fas’tan Endonezya’ya tüm Müslüman halkları temsilen onurlu, izzetli, vakarlı, tarihte eşine az rastlanır biçimde şuurlu bir direnişe imza atmakta. Kurşunlar, yalanlar, hileler, tuzaklar karşısında göğsünü siper etmiş vaziyette. İhvan’ın Türkiye’deki temsilcilerinden Eşref Abdulgaffar’ın ve benzeri liderlerinin beyanları bizleri bu konuda daha bir umutlandırmakta ve hepimiz adına en güzel örnekliği oluşturmakta. Şu sözler onlara ait:

“Meydanları terk etmeyeceğiz. Bir tek kişi kalsa dahi!”

Mısır’ın bu kararlılığının düşmesi ve bastırılması demek, tüm İslam dünyasında Ortadoğu intifadalarının başladığı süreçten bu yana en ciddi karartma günlerinin habercisi demektir. Mısır’ın direnişi, Suriye’nin, Libya’nın, Fas ve Tunus’un direnişidir.

Şu günlerde hem Türkiye siyasi tarihinden tanıdık olduğumuz hem de bu coğrafyalarda yakın geçmişteki örneklerine şahit olduğumuz türden gelişmeler yeniden piyasaya sürülmekte. Küresel operasyon dediğimiz husus da bu. Temerrüd (isyan) hareketleri olarak adlandırılan ve aslında bileşenlerinin bu ülkelerdeki istihbari güçler ve Siyonist şebekelerce desteklendiği artık ayyuka çıkmış olan laik-Baasçı Ergenekon yapılarının Tunus’ta da, Gazze’de de, Fas’ta da benzer bir süreci işletme çabası içerisinde olduklarına dair gelişmeler gözlenmekte. Hatta Katar emirinin oğlunun yaklaşık bir ay önce başa geçirilmesinin de bir Suud operasyonu olduğu ve bu küresel planla yakın ilgisi olduğu ifade edilmekte. Tunus’ta köktenci laik kimliği ve Nahda karşıtlığı ile tanınan Muhammed Ebrahimi’nin (bizdeki Uğur Mumcu cinayetinden devşirilmek istenen siyasi sonuçları andırırcasına) hunharca katledilmesinin ardından yaşanan gelişmeler; Fas’ta İktidar ortağı İstiklal Partisinin “hükümetin yolsuzluk ve ekonomiyi yönetemeyip ülkeyi dar boğaza soktuğu”na dair eleştirilerle istifalarını Kral’a sunup geri çekilmelerinin ardından, görece istikrarlı görünen Fas’ta oluşabilecek muhtemel siyasi krizler; Mahmud Abbas’a bağlı Filistin haber ajansı Maan’ın Mısır’daki olayları fırsat bilerek yaydığı ve halen Mısır meydanlarında konuşmalar yapan “İhvan liderlerinin Gazze’ye kaçtıkları” gibi haberlerle oluşturduğu dezenformasyon ağı ve “Temerrüd politikalarının Filistin’de devreye sokulması” çağrıları; aysbergin sadece görünen yüzünü ama sözünü ettiğimiz planlı operasyonun tüm bölgeye yönelik işlerlik kazandığına ilişkin işaretlerini oluşturmakta.

Elbette onların hile ve tuzakları (keyd ve mekr) varsa, kadir-i mutlak olan Rabbimizin de Müslüman halklar eliyle o tuzakları onların başlarına geçirecek planları vardır. Ve inanıyoruz ki, Rabbimiz “Menne Ğayrek Ya Allah” nidalarıyla kendisine seslenen ve sabır (direniş) ve namazla “yardımı yalnız Allah’tan bekleyenlerin” fiilî dualarına icabet edecektir. Çünkü “Nefislerinde olanı değiştirmeye azmetmiş olanlara” (Rad, 11) yönelik olarak Allah’ın vaadi vardır. Ve hiç şüphesiz Allah’ın vaadi haktır!