Kuşkulu Devrimler Çağı Ve Devrimlere Şüphe Katma Çabaları

Lokman Doğmuş

Genel olarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika ve özellikle de Libya'da meydana gelen toplumsal hareketler hakkında şüphe uyandırma faaliyetleri uluslararası boyutta devam etmekte. Müslüman halkların eli kanlı diktatörlerden ve çürümüş, kokuşmuş yönetimlerden kurtulma çabaları, anti-emperyalist söylem perdesi altında mahkûm edilmektedir. Libya, NATO'nun müdahalesi nedeniyle bu şüphe dalgalarına en çok maruz kalan ülke konumunda. Öyle görünüyor ki bu şüpheler her menfi olayda yeniden dile getirilecek ve etkisini uzun bir dönem daha sürdürecektir.

Devrim Böyle mi Başlar?

Bu şüphelerden biri muhalefet eylemlerinin başlaması ile birlikte dile getirilmeye başlandı. Tunus ve Mısır’dan sonra pek yakından izlenmeyen ve izlenmesi de Kaddafi'nin sıkıyönetimi yüzünden oldukça güç olan Libya’da rejime muhalif eylemler ‘beklenmedik’ bir şekilde başladığında bu halk hareketinin arkasında karanlık güçlerin olduğu iddia edilmeye başlandı. Her şeyin kontrol altında olduğu bir ülkede insanların ölümüne eylem yapması, dışarıdan olaya bakanların inanamadığı bir gerçeklikti. Ortada bilinen güçlü bir örgüt yokken nasıl olur da binlerce insan sokağa dökülebiliyordu? Oysa burada unutulan en önemli faktör, Libya halkının Batı toplumlarından farkıdır. İslami yaşam tarzının gerektirdiği cami cemaatleri, geleneksel ilişkiler, geniş aileler, akrabalık ilişkileri, aşiret etkisi halen devam ediyor. Üstelik bu ilişkiler insanların bir araya gelip tavır belirlemelerinde oldukça önemli bir role sahiptir.

İstisnasız herkes biliyor ki ülkeyi Kaddafi’nin başında bulunduğu bir oligarşi yönetiyordu ve bu oligarşi kendi inisiyatifi dışındaki hiçbir örgüte izin vermiyordu. Muhalif örgütler on yıllardır idamlar ve yargısız infazlarla yok edilmişti.  Kapalı bir yapısı olan Libya’da bağımsız bir medya yoktu. Dolayısıyla sistem dışı veya sistem karşıtı bir yayın da yoktu. Bütün televizyonlar devlet televizyonu idi. Bütün gazeteler resmi ideolojinin savunuculuğunu yapıyordu. Güçlü ülkeler halkın nabzını tutamıyordu. Pekâlâ, Kaddafi'nin de halkın vicdanını ve bütün düşünsel varlığını kontrol edememesi neden şüphe konusu yapılıyor?

Silahlı Çatışma ve NATO Müdahalesi

Rejim aleyhtarı protestoların başladığı 17 Şubat’tan bir süre sonra olayların silahlı çatışmaya dönüşmesi de Libya’da sokaklara dökülen muhalefetin şüphe ile karşılanmasına katkıda bulundu. Çünkü dışarıdan bakanlar için hükümeti çökertip Kaddafi'yi yönetimden ayrılmaya zorlayacak barışçıl ve sivil eylemlerde sonuna kadar ısrar etmek gerekiyordu. Rejim karşıtı muhalif hareketin silahlı bir boyut kazanması, nihayetinde dış güçlerin işine yarayacak bir plan olarak görülüyordu.

Eylemleri silahla bitirmeye çalışan Kaddafi'nin karşısında muhaliflerin silah kullanmakla yetinmeyip bir de dış yardım istemesi öyle görünüyor ki, bu şüpheleri iyice katmerleştirdi. Kaddafi’nin askerlerinin gösteri yapan ve kendisinin iktidardan ayrılmasını isteyen topluluklara önce öldürme amaçlı olarak uzun namlulu silahlarla ateş ettiğini, daha sonra şehirlerin etrafını tanklarla sarıp top ateşine tuttuğunu, uçaklarla bombaladığını inkâr edemeyiz. Muhalifler de artık silaha sarılmış durumdaydı. Ancak hiçbir hukuk tanımadan sivillere saldıran bir yönetimle karşı karşıya idiler.

Kaddafi, 22 Şubat’ta yaptığı konuşmada Yeltsin’in parlamento binasını tanklarla vurması, Amerika'nın Felluce'yi yakıp yıkması gibi olayları örnek veriyordu. Rusya ve ABD’nin en kanlı ve yıkıcı saldırılarına karşı kimsenin harekete geçmediğini hatırlatıyordu. Amerika'nın Felluce'de camileri bombalarken asıl olarak teröristlerle savaşması gibi kendisinin de camileri değil terör merkezlerini hedef aldığını iddia ediyordu. İsrail Gazze'yi vurduğunda da kimsenin İsrail'i suçlamadığını, Amerika'nın bunu İsrail'in bir hakkı olarak gördüğünü açıkladığını söyleyen Kaddafi, Somali’yi örnek veriyor ve ABD, AB ve Rusya’ya şöyle bir soru soruyordu: “Aynı terörist güçler bugün Trablus'talar. Derne ve Bingazi'nin Somali ya da Felluce olmasını ister misiniz?”

Kaddafi aslında aynı zamanda kendisinin de bunları yapacağını ima ediyordu.  “Dar dar, zenge zenge, şibr şibr” (ev ev, sokak sokak, karış karış) bütün Libya toprağını bu ‘pislikler’den temizleyeceğini ilan ediyordu. Paralı askerlerini ima edip "peşimdeki milyonlar Libya dışından" diyerek muhalifleri korkutmaya çalışıyordu. Tam bu durumda muhalifler ya imha olma ya da ayakta kalma ikilemi içinde kaldılar. Evlerine çekilselerdi Kaddafi’nin şimdiye kadarki uygulamalarından anlaşılıyor ki gene bir şekilde yok edileceklerdi. Ancak kendileri birdenbire içine düştükleri bu savaşı kendi başlarına kazanacak durumda da değillerdi. Düzenli bir ordu değil, sivildiler. Kaddafi ise acımasızca saldırıyordu. Aileleri, çocukları, sevdikleriyle beraber bu imha operasyonundan nasıl korunabileceklerdi?

O günleri hatırlayanlar biliyorlar ki, İslam dünyasında yardım edecek ne bir uluslararası güç ne de bir devlet vardı. Buna rağmen yeni kurulmuş Geçici Milli Meclis, en makul olanı yaptı ve Arap Birliğine başvurdu. Arap Birliği de soruna bir çare bulacak güçte olmadığından, gerçekte böyle bir güvenlik gücü de bulunmadığından konuyu Birleşmiş Milletlere taşıdı. BM ise konuyu NATO'ya devretti. İşte bu noktada yeni bir şüphe konusu ortaya çıkıyor. NATO, bildiğimiz gibi binlerce Müslümanın kanına giren, çoluk çocuk demeden öldürmüş bir güç. Amerika ve bilcümle Batı, NATO'yu her türlü insanlık dışı amaç için kullanıyor. BM, yapısı gereği bu gücü teklif ediyor. Libyalı Müslümanlar ne yapsın? İçine düştükleri durum kolayca "Biz istemeyiz, teşekkür ederiz!" denecek bir durum değildi. Dış yardımın küresel çaptaki kötü geçmişiyle ünlü NATO ile sağlanması kabullenilecek bir durum değildi fakat Kaddafi diktasının şimdiye kadar Libya halkına karşı yaptıkları, her an yapabileceklerinin de bir “teminatı” olarak ortada duruyordu.

NATO, Kaddafi güçlerinin stratejik savaş üslerini vurmasaydı, “48 saat içinde Bingazi'de her şey bitecek!” diyen Seyfulislam ve “Her yeri pisliklerden temizleyeceğiz!” diyen babası Kaddafi, emrindeki savaş uçakları ve tanklarla şehirleri yakıp yıkmaya devam ediyor olacaktı. Bu durumda da bir ikilem doğuyor. Ya Batı’nın yardımını, katil NATO'yu reddedeceksiniz ya da şimdiye kadar yaptıkları NATO'dan hiç de geri kalmayan Kaddafi cuntasının öldürme, yakma-yıkma, yağma ve ırza geçme stratejilerine razı olacaksınız. Aileleriyle, çocuklarıyla, akrabalarıyla her şeyleriyle olayı yaşayanlar tercihlerini NATO müdahalesini kabul etme yönünde kullandılar. Şimdiye kadar pişmanlık bildiren birisine daha rastlanmadığına göre meşru bir amaç için kullanılan kirli geçmişi ile ünlü NATO tarihinde böylece bir ilk gerçekleşmiş oluyor.

NATO müdahalesi BM Güvenlik Konseyinin kararından sonra 19 Mart’ta Fransa'nın öncülüğünde başladı. Fakat askerî müdahale Amerika'nın sevk ve idaresi altında sürdürüldü. Ancak itirazlar nedeniyle 25 Mart’ta komutanın Fransa ya da Amerika'nın değil bizzat NATO'nun elinde olmasında görüş birliğine varıldı. Başlangıçta ABD’nin yürüttüğü operasyonun komutası NATO'ya devredilince birtakım sorunlar ortaya çıkmış, bu da operasyonun çıkmaza girdiğine dair yorumların yapılmasına neden olmuştu. Tabi Amerika'nın zaten çok önceden her şeyi planladığını düşünenler bunun da bir plan olduğunu söylemekte gecikmedi.

NATO müdahalesi bu çevrelerdeki bir başka şüphenin kapılarını aralamaya da yardım etti: Batılı güçlerin gizli ajandaları. Bütün gelişmeleri kontrol gücü mutlak olarak Batılı güçlerde imiş gibi her yeni gelişmede “Batı, bu hareketle ne yapmak istiyor?” diye soruluyor. Batılı güçlerin bir insanın, özellikle de bir Müslümanın canı için asla herhangi bir girişimde bulunmayacağı, bunun mutlaka bir hesap için yapıldığı öne sürülüyor. Bütün Batılıların gizli bir ajandasının olduğu, bu ajandadaki bazı planların şu an yürürlükte olduğu, önümüzdeki elli-yüz yıl için bütün planların hazır olduğu, Libya'da Kaddafi'nin de muhaliflerin de basit birer figüran olmaktan öteye bir rollerinin olmadığı gayet emin bir tarzda dile getiriliyor. Oysa bu kadar uzun süreli plan yapan bu Batılı ülkeler sadece geçen 9 ayda Libya'da ne yaptı? Onca karışıklığa ve dağınıklığa rağmen Libya'nın neresini ele geçirdiler, nereye el attılar?

Üyesi olmadığı halde NATO'ya destek veren Katar'ın Libya devrimindeki etkisi de şüphe konuları arasında sayılıyor. Katar'ın neden bu konuda etkin olduğu, Katar'dan yayın yapan el-Cezire'nin neden muhaliflerin sesi olduğu sorgulanıyor. Bir iddiaya göre Katar, Suudi Arabistan'ın İran'la sorunlu olması dolayısıyla, Mısır'ın da yeni bir devrime sahne olması dolayısıyla etkin olamamalarından doğan boşluğu dolduruyor. Hem Amerika hem İran'la iyi ilişkileri olan Katar böylece bölgede etkin olmak istiyor. Oysa sadece Katar değil Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye de operasyona destek verdi. Öte yandan Libyalı muhaliflerin çektiği acıları dünyaya duyurma konusunda televizyon kanalı tercih etme şansları da bulunmuyordu. Tam tersine bu kanallar da duyurmasaydı dünyanın Libya’da olup bitenlere dair haber alma imkânları belki de hiç olmayacaktı.

Ne Değişti, Ne Değişmedi?

Bu şüphelerin bir kısmı daha önce Kaddafi'ye ait gazete, radyo ve televizyonlarda dile getirildi. Kaddafi yanlıları tarafından sık sık gündeme getirilen ve şu an geçici olarak yönetimde bulunan bazı kişilerin Kaddafi döneminde de bir yerlerde olduğundan hareketle aslında değişen bir şeyi olmadığı, olamayacağı veya savaşın aslında aynı yelpazenin farklı renkleri arasında olduğu daha sık vurgulanır oldu. Dolayısıyla bazı çevreler tarafından rejim muhalifi bu başkaldırının kayda değer bir özelliğinin olmadığı yönünde kanaatler izhar edildi. Ancak enteresan bir biçimde Kaddafi'nin televizyonu bu süreçte muhalifler arasında nifak yaratsın diye bu kişilerden bazıları hakkında ‘zaten yakında dönecekler’ imalı haberler yapıyordu.  

Onca can ve mal kaybına rağmen belli makam ve mevkileri işgal edenlerin Kaddafi döneminde de yükselmiş insanlar olduğunu gören gerek Libyalı gerekse Libya dışından insanlar bu devrimin ne getirip ne götürdüğünü sorgulamaya başlıyor. "Mutasallik"lerin bu şekilde bazı mevkileri ele geçirmeleri devrim hakkında soru işaretleri oluşturmak isteyenler için oldukça cazip bir konu olarak durmakta. Bununla ilintili olarak örneğin 80’li yıllarda Çad Savaşı esnasında askerlerini cephede bırakıp Amerika'ya kaçan ve mart ayında Libya'ya yeniden dönen Halife Hefter'in genelkurmay başkanlığına geçmek istemesi etrafında soru işaretleri oluşuyor. Hâlihazırda yeni oluşturulan ordunun kara kuvvetleri komutanı olan Hefter'in genelkumay başkanı olmasını isteyen bir grup subay imza toplamış bulunuyor. Ancak Hefter'e bağlı silahlı grubun Trablus'ta karıştığı bazı olaylar ve Hefter'e karşı iki kez suikast girişiminde bulunulması bu konunun Amerika tarafından kışkırtıldığı şüphelerini uyandırıyor. Bir yandan el-Kaide ile bağlantılı olduğu iddia edilen Abdulhakim Belhac üzerinden el-Kaide eliyle Amerika'nın her şeyi kontrol edeceği söylenirken bir yandan da Kaddafi'nin yıllardır göz yumduğu Halife Hefter aracılığıyla Amerika’nın büyük bir oyun oynadığı söyleniyor ki, bu iddialar arasındaki çelişkiler dikkate değer.

Libya halkı hakkında dolaylı yoldan sahip olunan bilgi kırıntılarına ek olarak muhalefet liderlerinin tanınmamış olması da özellikle Türkiye'de yine şüpheli bir konu olarak duruyor. Türkiye'den bakınca uzun süre gündemde kalan İranlı, Afganistanlı, Cezayirli liderler ve onların önderliğindeki partiler ve yapıp ettikleri az çok tanınıyor ve biliniyordu. Ancak Libyalı muhaliflerin öncülüğünü yapanların isimleri hemen hemen ilk defa duyuluyor. Bu da söz konusu kişiler üzerinden Libya devriminin belirsizliğe açılan bir kapı olarak değerlendirilmesine yol açıyor.

Bilindiği gibi muhaliflerin bir kısmı Libya dışında kalıyordu. Ancak eylemler başladıktan sonra her türlü riski göze alarak Kaddafi sisteminden ayrılanlar da dışlanmadı. 17 Şubat’tan sonra taraf değiştirmiş olmaları muhalifler için yeterli sayılıyordu. Zira muhalif tarafa geçmek Kaddafi'nin her şeye hükmettiği bir zamanda büyük bir riski göze almak demekti. Böylece ortak düşmana karşı saflar daha da sıklaştırıldı. Dolayısıyla muhalefetin zor şartlar altında oluşturduğu Meclis'te eski sistemde çalışmış olan bazı kişilerin bulunması tepki ile karşılanmıyor. Ancak devrimden yana tavır almamış veya geç kalmış ve samimi olmadığına inanılan bazılarına karşı şimdilerde büyük tepkiler oluşuyor. Bu tepkiler nedeniyle istifa edenler ve yükselemeyenler epey bir yekûn tutuyor.

Her Şey İyi Gitmiyorsa Devrim Sayılmaz!

Kaddafi'nin kurduğu sistemin alt üst olması sonrası savaştan çıkan, hemen her kurumu yeniden oluşturulmak istenen devletin, her alana acilen el atamaması sonucu oluşan ağır sorunlar var. Bu ağır sorunların, toplumsal hayat ile ilgili kaos ve düzensizliklerin beraberinde çöküntüyü getireceğini öne sürerek yaratılan şüpheler de yaygın. Oysa bu konuda yapılan eleştiriler tamamen haksızdır. Henüz düzenli bir ordusu, polis teşkilatı olmayan, bazı silahlı grupların etkili olduğu ülkede; güçlü orduları, polis teşkilatı ve bilumum kurum ve kuruluşlarıyla mücehhez ülkelerin sorunlarından daha fazla değil yaşadıkları. Bugün Türkiye dâhil birçok ülkede büyük şehirler her türlü önlem alındığı halde hırsızların, canilerin, çetelerin suç cehennemine dönüşmüştür. Oysa Libya'da bütün eksiklere rağmen daha az suç işlenen şehirlerde şimdi bile bu gibi suçlarda bir artma olmadığı gibi modern birçok şehirde artık tarihte kalmış olan, gece yarılarına kadar dışarıda korkusuzca kalabilmek mümkün.  

Batı'nın Gazze ve Lübnan saldırıları karşısında İsrail'e karşı sessiz dururken neden Kaddafi'ye karşı sivilleri korumaya kalkıştığı şeklinde bir başka şüphe ortaya atılıyor. Batı’nın tutarlı ve ahlaki bir duruşunun olduğunu elbette iddia edemeyiz. Kamuoyu baskısı, rol kapma, çıkarlar çok da istemediği bazı durumlara müdahil olmasına yol açabiliyor. Örneğin geç de olsa Bosna'da sivilleri koruma amaçlı olarak müdahale etmişti. O zaman da yine İsrail vahşeti devam ediyordu.

Meydanlarda Süren Gösterilerin Hedefi

Son günlerde özellikle Bingazi'de Şecere Meydanı’nda başlayan, Trablus'ta Cezayir Meydanı'nda devam eden "Devrimin Gidişini Tashih Gösterileri" adı altında yapılan, Geçici Milli Meclis'e yönelik protestoları bazı çevreler yeni hükümetin düşmesi olarak görmek istiyor ve devrime şüphe ekleme fırsatı olarak değerlendiriyor. Oysa Libya muhalefetinin istekleri arasında bu özgürlüğü sağlamak yok muydu? Libyalılar Kaddafi yanlılarının yeni yönetimde yer almasına karşı çıkıyor ve şeffaflık istiyorlar. Ağustos’ta ilan edilen geçici anayasaya uygun olarak bu üyelerin seçime girmemesini istiyorlar. Buna benzer amaçlarla Bingazi ve ardından Trablus'ta yapılan gösterilerde atılan sloganlar devrim süreci ile zıtlık teşkil etmiyor. "Özgürlüğümüz için ölenleri unutmayacağız!", "Şehit aileleri başımızın tacıdır!", "Yeni Libya'da Kaddafi'nin adamlarına makam yok!", "Geçici Milli Meclis bizi temsil eder, bize hükmetmez!", "Ordu kurulması devrimi korumadır!" sloganları atılıyor.  Üstelik Bingazi'de Geçici Milli Meclis'e karşıt gösteriler bile olumlu bir gelişme iken aynı zamanda lehte de gösteriler yapılıyor. Temel taleplerden biri hükümet ve mecliste kendilerine yeni hükümette görev verilen bütün isimlerin açıklanmasıydı ve gösterilerden hemen sonra bu istek cevap buldu.

Buna karşılık hükümetçe yapılan bazı açıklamalar ve atılan bazı adımlar da olumlu oldu. Bu gösterileri Mustafa Abdulcelil fikir özgürlüğü anlamında uygun bulduğunu söylerken, Başbakan el-Kib de herhangi bir rahatsızlık duymuyordu. Libya İhvanı da halkın nabzını anlama açısından faydalı ve gerekli bu gösterileri desteklediğini açıkladı. Hükümetin Kaddafi döneminde olduğu gibi sert tepki göstermesi veya göstericileri silah zoruyla dağıtması mı isteniyor?

Demokratik Değerler İçin mi Öldüler?

Kaddafi'den kurtulma mücadelesi veren muhaliflerin demokrasiyi dile getirmeleri yine Türkiye'de epey bir soruna yol açmış gözüküyor. Libyalı Müslümanların yıllarca konuşup tartışarak medyada, toplantılarda en iyi sistemin demokrasi olduğu kanaatine vardığı, liderlerin bu yüzden demokrasi için savaştıkları sanılıyor. Oysa durum hiç de öyle değil.

Çok sayıda kabilenin, yerel meclislerin, silahlı grupların, Kaddafi yanlılarının, Batıcıların, laiklerin farklı cemaat mensuplarının bulunduğu Libya’da ‘demokrasi’ bütün bu kesimlerin daha başta karşılıklı anlayış ve tahammül ile davranmaları için kullanılmak istenen bir yöntemden öteye bir anlam taşımıyor. Hareket-i Cili Ahrar grubunun yaptığı bir çalışmada “Demokrasi nedir?” sorusuna muhatap olanlar “eşitlik, adalet, korkusuzca fikrini beyan etme, İslam şeriatına tabi olma, insan haklarına saygı” şeklinde cevap veriyor. Ülke yeniden inşa edilirken taraflar nasıl bir araya gelip anlaşacaklar? Veya bunun tersi Somalileşme ise buna engel olmak için nasıl bir yol bulunacak? Yeni kurulan meclis şu halde bazı provokasyonlara açık durumda. Böylesi bir düzlemde ne yapılsın ki, taraflar sürece katılsın ve iç çatışma olmasın.  Nihayet bu insanlar Müslüman da olsalar “Toplumsal düzen nasıl kurulacak, nasıl orta yol bulunacak?” sorularına cevap bulmaya çalışmayacaklar mı?

Demokrasiye yapılan vurgular abartılarak aktarıldığı halde gerek Mustafa Abdulcelil'in İslami düzene dair söylemleri gerekse şeriat yanlısı eylemler nasıl oluyorsa unutuluyor. 1 Ekim ve 18 Kasım’da Bingazi'de yasaların tamamının İslam şeriatına uygun olmasını talep eden büyük gösteriler düzenlendi. Mustafa Abdulcelil en net haliyle “İslam şeriatı yasamanın referansı olacak.” dedi.

Geçici Hükümetin Başkanı Abdurrahim el-Kib, 10 Kasım’da “İslam hem anayasa hem de kanunların kaynağı olacak. İslam’a aykırı olan hiçbir şeyi kabul etmeyeceğiz. Orta yoldayız ve diğer inançlara saygılıyız.” şeklinde bir istikamet çizdi. Kanunun, hukukun, hemen hiç olmadığı bir ülkede söz sahibi olan insanlar “Bir hukuk devleti, bir kanun devleti istiyoruz!” diyorlar. Aynı insanların “Bu hukuk devletinin kanun ve işleyişlerinde hiçbir biçimde İslam’a aykırılık olmayacak!” sözünün neresi yanlış?

Libya’daki Başkaldırı Anti-Emperyalist Değil mi?

Dışarıdan bakanlar için diktatörlük karşıtı eylemlerde atılan sloganlar arasında mevcut dış müdahale nedeniyle emperyalizm karşıtı sloganların olmaması çok anlaşılmaz geliyor. Öyle ya madem halk devrim için ayaklanmıştı, neden milyonlar hep birlikte meydanları doldurmuyor ve "Ne Doğu, Ne Batı", demiyorlardı? “Neden Kahrolsun Amerika, İngiltere ve Fransa!” demiyordu Libyalı Müslümanlar? Kaddafi’ye karşı başkaldırmışken bütün emperyalistlere, kapitalistlere ve sömürgecilere karşı çıkmaları gerekmez miydi? Bu tür anti-emperyalist sloganları neden her dilde yazıp görünür bir şekilde büyük pankartlar halinde taşımıyorlardı acaba? ABD ve Fransa’nın bayraklarını neden yakmıyorlar, sorusunu soranların sayısı hiç de az değil.

Bu tür soruları sormak Libya’da olan bitenlerden tamamen habersiz olmak demektir. Bir kere bahsettiğimiz devletler Kaddafi’nin imha operasyonunda NATO bünyesinde Libya’da sivil halkın yanında yer almışlardır. Bunu kabul etmek çok zor olabilir ama gerçekler ve gelişmeler hoşumuza gitmese de öyle gösteriyor. Bunu neden yaptıklarını daha iyi öğrenmek için belki de zamana ihtiyacımız vardır. Şimdilik bildiğimiz şudur: Fransa ve İngiltere gibi NATO içindeki ülkeler Müslüman bir halk olan Libya halkına yardım etmişlerdir. Herkesçe bilinen bir gerçektir ki, Ecdebiye’yi sarmış bulunan tanklar şehri acımasızca döverken ve yukarıdan da uçaklar şehri bombalarken, "Kardeş Lider" yakında hepsini temizleyeceğiz derken Fransa’nın erken davranmasıyla burada büyük bir katliam önlenmiştir. Bunda ille bir bit yeniği aramak zorunda mıyız? Yoksa Libyalılar bu yardımı kabul etmekle işbirlikçiliğe, sekülerizme, modern değerlere onay mı vermiş oldular? Hiçbir ciddi risk ve tehdit altında olmayan bazı Müslümanlar “NATO başta olmak üzere bütün dış yardımları reddetselerdi!” diyebilir. Ancak bu teklifin kabulü pratikte ne derece mümkün olurdu? Sadist bir diktatörün emrindeki acımasız ordu bütün bir halkı yok etmek üzere harekete geçmişken “Beni ve oğullarımı öldürseler de eşime, kızıma, kardeşime tecavüz etseler de Fransa ve Amerika’dan asla yardım almayacağım!” tablosu beklemenin ne kadar ilkesel, mantıklı ve insani olduğunu isteyen tartışabilir.

Bu ülkelerin yardımları nedeniyle eylemlerde taşınan bayraklar da şüphe konusu yapılıyor. Oysa kendilerine yardım edip bir katliamdan kurtardığı için bu ülkeler Libya halkının nezdinde bu davranışları sebebiyle teşekkür edilesi ülkeler konumundadır. Bu ülkelere teşekkür edenler zannedildiği gibi ‘densiz’ insanlar da değildi. Libya halkının, katliamı engelleyen ülkelere meydanlara inip ‘bayraklarını yakarak’ karşılık vermesini beklemek makul ve ahlaki değildir.

İsrail’in Libya’ya Etkisi

Libya intifadasına yönelik şüphelerden biri de İsrail'in bu süreçteki tutumu ve gelecekte alacağı rol üzerineydi. Bilindiği gibi İsrail'in devrik diktatörlerden yana bir sıkıntısı yoktu. İsrail'in işbirlikçi Arap rejimleriyle ticareti artıyordu. Filistin konusundaki göstermelik itirazlarına rağmen İsrail istediğini yapıyordu. Diktatörler Arap dünyasında Filistin lehine gösteri yapmaya bile izin vermiyordu. Yolsuzluklarla ayakta kalan diktatörler İsrail'in en büyük yardımcılarıydı.

İsrail, Mübarek'ten de Kaddafi’den de memnundu. Kaddafi’nin son dönemlerde İsrail ile yakınlaşma çabaları ve Roma'da Libya kökenli Yahudilerle görüştüğü de biliniyor. Savaş esnasında İsrail'den silah aldığı iddiaları Mısrata'da bulunan İsrail kaynaklı silahlarla kesinleşti. Bununla beraber 24 Mart’ta çıkan bir habere “Senegal'deki İsrail elçiliği önünde Libya’da savaşmak için kuyruğa giren Çad, Mali ve Nijer’den insanlar olduğu” yansıyordu.

Yediot Ahronot gazetesine göre ise Kaddafi’nin düşmesi İslami bir rejime kapı açacaktı. İsrail istihbaratı da Libya devriminin usuli ve dinî özelliğinin etkin olduğuna dikkat çekiyordu. Bu nedenle yine bu gazeteye göre 18 Şubat gibi erken bir tarihte üst düzey bazı ABD’liler Kaddafi’ye paralı asker göndermeye karar vermişlerdi. Kaddafi istihbaratının şefi Abdullah Senusi’nin İsrail istihbaratıyla görüştüğü ve bir İsrail güvenlik şirketine paralı askerler için yüklü miktarda ödeme yaptığı da bu haberler arasındaydı.

Ancak Kaddafi yanlısı girişimlere dair Siyonist basında çıkan haberler ya çabuk unutuldu ya da pek ciddiye alınmadı. Kaddafi devrildikten sonra ise Haaretz gazetesinin yaptığı bir haber Libya devrimi aleyhine tepe tepe kullanıldı. Geçici Hükümet tarafından reddedilen bu habere göre İsrail Trablus’ta büyükelçilik açıyordu. Mayıs ayında da bazı gazetelerde Geçici Milli Meclis ile İsrail arasında Libya-Cezayir sınırında İsrail'in 30 yıllık bir üs kurmak üzere anlaştığı iddia edilmişti. Cemahiriye televizyonu ve bilcümle Kaddafi yanlıları bu iddiaya sarıldılar. Ancak bunun bir karalama olduğu, yazının İbranice kurallara göre bile yazılmadığı ortaya çıktı.  

İsrail'in açıklamalarına ek olarak, Gazze saldırısında İsrail'den yana tavır almış Yahudi asıllı Fransız Siyonist Bernard Henry Levy'nin açıklamaları da İsrail'in yeni Libya ile ilişkileri konusunda kuşku üretmek için kullanılıyor. Levy, BBC World’de katıldığı bir programda Bingazi'deki ortamı gördükten sonra Bingazi'den Sarkozy'yi arayıp ikna etmeye çalıştığını söylüyor. Sarkoz'ye buradaki insanların ılımlı Müslüman olduklarını, yeni bir demokratik ülke inşa etmek istediklerini söylemiş. Bingazi'de bizzat ortamı görmeye giderek oradan Fransız Cumhurbaşkanını arayıp ikna etmeye çalışan Levy'yi suçlamak yerine orada kaç tane Müslüman "filozof" ya da yazarın bulunduğunu sormak daha doğru olur. Kendi idealleri açısından Levy'nin yaptığı son derece doğru bir davranıştı. Levy'nin iddia ettiği gibi Sarkozy, bu ikna sonucu mu harekete geçti bilinmiyor ancak Levy'nin Libya devrimine şüphe ile yaklaşılmasına sebep olma açısından başarılı olduğu söylenebilir. Levy gidip bizzat görerek yapacağını yaptı ama ne yazık ki şüpheciler Libya'ya gitmeden ahkâm kesiyor; bu da yetmiyor iftira ve hakaretlere yelteniyorlar.

Libya halkının İsrail sevgisi olup olmadığını anlamak için derin araştırmalar yapmaya gerek yok. Gösteri yapmanın tamamen yasak olduğu Kaddafi döneminde Filistin lehine yapılan eylemler ve devrimden sonra ise İsrail aleyhtarı gösteriler ve yakılan İsrail bayrağı ipucu olarak yeter. Kaddafi dönemindeki yakınlaşma çabaları, bütün Libya halkının yakınlaşması anlamına gelmiyor. Yeni kurulan hükümetin içinde İsrail’le yakınlaşma düşüncesi taşıyanlar olsa bile bunun anlaşılması halinde halkın tepkisini tahmin etmek zor değil

Belhac’ın El-Kaide’yle Bağlantısı

Özellikle Batı’da dile getirilen bir iddia da Libya’da muhaliflerin safında çarpışan el-Kaide'nin inisiyatifi ele geçirdiği ve eninde sonunda bu ülkeyi bir üs haline getireceğidir. Bir başka taraftan Kaddafi de bu korkuyu Batı’da yaymaya çalışmıştı. 10 Mart’ta TRT'ye yaptığı açıklamada el-Kaide Libya'ya hâkim olursa krizin İsrail'e de dayanacağını söyledi. Ona göre dünya anladı ki kendisi Afrika ve Libya'ya Usame'nin hâkim olmasını önledi. Yine Kaddafi'ye göre Libya'daki olayların arkasında el-Kaide ve komplo kurmaya çalışan, petrol peşindeki Batılılar vardı. Buna karşılık muhalifler de ısrarla aralarında el-Kaide üyelerinin olmadığını söylediler. Öte yandan Abdulhakim Belhac'ın el-Kaide'ye bağlı olarak çalıştığını söyleyenlere göre ise el-Kaide çoktan Libya'yı ele geçirmişti bile.

Trablus Askerî Meclisi Başkanı Abdulhakim Belhac'ın Afganistan'da savaşmış olması dolayısıyla el-Kaide ile bağlantılı olduğu ve el-Kaide’nin de onun aracılığıyla Libya'ya hükmettiği söyleniyor. Oysa Belhac, Afganistan'da savaştığını, el-Kaide ile tanıştığını inkâr etmiyor. 1993'te Libya'da gizlice kurduğu örgütün kampları uçaklarla bombalandıktan sonra Libya dışına çıkan Belhac, Afganistan'da savaşan gruplardan Libyalı Mücahitleri kuruyor. 11 Eylül'den sonra Belhac, Afganistan'dan ayrılıp, Malezya'dan Sudan'a gitmeye çalışırken Amerikan istihbaratı tarafından kaçırılıyor ve Tayland'da sorgulanıyor. El-Kaide ile bir bağlantısı olmadığının anlaşılması üzerine Libya'ya teslim ediliyor ve yedi yıl meşhur Ebuslim hapishanesinde tutuklu kalıyor. Belhac burada tek başına değil. Libyalı Mücahitlerden birçok tutuklu bulunuyor. Ebuslim'de tekfir, cihad gibi konularda yoğun tartışmalar yaşanıyor. Nihayet konu ile ilgili kapsamlı bir kitap hazırlıyorlar. Kitabı Yusuf Kardavi, Selman Avde gibi önde gelen âlimlere inceletiyorlar. Bu dönem Seyfulislam'ın iç barışı sağlamak için bazı adımlar attığı dönemdir. Bu çerçevede bu gruptan bir kısmını da içeren 214 kişi serbest bırakılıyor. Seyfulislam konuyla ilgili bir toplantı yapıyor. Toplantıda serbest bırakılacaklardan önde gelen üç kişi, Belhac, Ebu Munzir es-Saidi ve Halid Şerif de hazır bulunuyor ve Seyfulislam serbest bırakılanların "şiddetten vazgeçtiğini" öne sürüyor.

17 Şubat’tan sonra Belhac ve grubu yeniden mücadeleye başlıyor ve nihayet 20 Ağustosta Trablus'un K’addafi güçlerinden temizlendiği operasyonu yönetiyor. Ancak ne savaş tek bir silahlı grup eliyle yürütüldü ne de Belhac yeni kurulan ordunun başında. Dolayısıyla Belhac'ın gizli güçlerin eliyle Afganistan'dan getirilip Libya'da "kullanıldığı" şeklindeki iddiaların bir temeli bulunmuyor. Belhac'ın ismini Abdulfettah Yunus suikastı için gündeme getirenler unutuyorlar ki, bu soruşturma aylarca sürüncemede kaldı ve en son açıklanan şüphelilerin isimlerinin Belhac'la veya el-Kaide ile de bir ilgisi yok.

Libya’da mücadele eden sadece Trablus Askerî Meclisi değildi. Yüzden fazla askerî meclis bulunuyor ve Libya şu an bu askerî meclislerin savaşçılarını düzenli bir ordu haline getirmek için çabalıyor. Bu gruplardan birinin ‘şaibeli’ olduğunu farz edelim. Peki, diğer silahlı grupları, yerel meclisleri de mi şaibeli addedeceğiz? Bir halk nasıl olur da topyekûn ajan ilan edilir?

Belhac, savaş sürerken Aksa televizyonunun kendisiyle yaptığı bir görüşmede “Bu devrim Libyalıların devrimidir. NATO müdahalesi, bizim kenara çekilmemizi veya Kaddafi'yi desteklememizi gerektirmez. Size kesinlikle söyleyeyim ki Trablus’un kurtuluşunda NATO’nun doğrudan katkısı yok.” demişti. Ayrıca konuşmada Siyonistlerle Yahudileri ayırıyor ve “Yeni Libya'da İsrail'e kesinlikle yer yok!” diyordu.

Kaddafi’nin Batı Karşıtlığı Hikâyesi

Batılı güçlerin Kaddafi karşıtı konumları da şüphe konusu olarak öne sürülüyor. Batılı ülkelerin karşı olduğu bir zalim diktatör de olsa sanki desteklenmesi ve işlediği insanlık dışı suçların görmezden gelinmesi isteniyor. Kaddafi'nin Batı karşıtı imiş gibi görünmesi de bununla bağlantılı olarak derhal hüküm verme sebebi sayılıyor ve Batı’nın hata yaptığı, Kaddafi'nin ise anti-emperyalist bir lider olduğu yönünde bir intiba oluşturulmak isteniyor.

Batılıların yağmacılığı hatırlanırken Kaddafi'nin 42 yıldır Libya halkına yaptıkları göz ardı edilmekte. Kaddafi'nin askerlerinin işlediği savaş suçları görmezden gelinirken muhaliflerin savaş boyunca sergiledikleri olumsuz tutum ve davranışlar, Kaddafi yanlılarına yapılanlar, öldürülenler de muhalifler hakkında şüphe oluşması için kullanılan malzemeler arasında. Ancak bunların yaygın olmadığı ve Kaddafi'nin aksine muhalif sözcülerin ihlallerle ilgili susmak yerine olayları soruşturma sözü verdikleri unutuluyor.

Tüm çabalara rağmen realitede olan bitenler bize Ortadoğu toplumlarının ve Libya halkının emperyalist güçlerin oyuncağı olarak kandırılmış ve kullanılmaya hazır toplumlar olarak ayaklanmadıklarını göstermektedir. Süreç içerisinde Batılı bazı dinamiklerin etkisi olsa bile esasen Libya muhalefetinin kendi iç dinamikleriyle harekete geçtiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bize düşen bu hareketlerin olumlu ve insan fıtratına uygun olanlarını desteklemektir. Olayların elle tutulur, gözle görülür gerçeklerini göz ardı edip netameli dış etkileri abartarak bir Müslüman halkın zulme karşı başkaldırısını mahkûm etmek, şaibeli duruma düşürmek insani ve İslami bir duruşla bağdaşmaz.