Kur'an Sempozyumu

Haksöz

Fecr Yayınlarının düzenlemiş olduğu Kuran Sempozyumu ve Kur'an Kitapları Fuarının üçüncüsü 13-19 Ocak tarihleri arasında Ankara'da yapıldı.

Sempozyumun ilk günü Osman Kayaer ve Prof. Dr. Mehmet Bayraktar'ın kısa giriş konuşmalarından sonra Prof. Dr. Zeki Duman, "Kur'an ve Müslümanlar" konulu bir konferans verdi.

Zeki Duman, özellikle Kur'an'ı öğrenmenin üzerinde durdu. "Kur'an'ı öğrenmek O'nu anlamak ve hayatını ona göre tanzim etmektir" diyen Zeki Duman, İslam'ın iki temel nassının Kur'an ve hadis olduğunu vurguladı. Fakat hadisin neden nass olduğuna dair herhangi bir açıklama yapmadı. İlgili ayetleri okuduktan sonra Kur'an okumanın amacının hayatımızı ıslah etmek, yani salih ameller gerçekleştirmek olduğu üzerinde durdu.

Aynı gün öğleden sonra yapılan panele yönetici olarak Süleyman Aslantaş, panelist olarak da İsmail Kazdal, Abdurrahman Dilipak ve Prof. Dr. Mevlüt Güngör katıldı. Oturumun konusu halkın Kur'an anlayışının değerlendirilmesiydi.

Süleyman Aslantaş, sunuş konuşmasında toplumun zaten İslam'a Kur'an'la değil, tasavvufla girdiğini ve sonraki dönemlerde de Kur'an'ın anlaşılamaz olduğu söyleminin de etkisiyle Kur'an'la tanışılamadığını vurguladı.

İlk panelist İsmail Kazdal'dı. Kazdal, konuşmasının önemli bir kısmını halkın tanımına ayırdı. O'na göre halkın en belirgin özelliği bağımlı olması. Bu nedenle rasihler halk değildir. Konuşmasına "Halk gövde; alimler ise akıldır, mürebbidir, Kur'an da akledenlere hitap eder" diyerek devam eden Kazdal'ın buradaki kastını tam olarak anlayamadık. Özellikle konuşmasının ileri bölümlerinde Kur'an'ı anlama konusunda herhangi birilerini hiyerararşik olarak aracı gören mantığı eleştiren Kazdal'ın kendi söyledikleri ile de bu yaklaşımı çelişiklik arzediyordu.

İkinci konuşmacı Abdurrahman Dilipak ise konuşmasına: "Biz Allah'a, Rasulü-ne, Kitaba, Nato'ya, Cento'ya, laikliğe ve Atatürk'e bağlı, kendimizi değiştirmek istemeyen bir toplumuz ve Kur'an'sız bir din edinmişiz. Zaten kendi dinimizi kendimiz seçmiş değil, atalarımızdan devralmışız" diyerek başladı.

Dilipak, "toplumun bilgisizliği ve ilgisizliği biraz da bizden kaynaklanıyor" diyerek halkın din anlayışının büyük ölçüde ruhçu bir gelenekten beslendiğini söyledi.

Alimlerin ise kendi anlayışlarını din edindiğini vurgulayan Dilipak, "Sorunları bir araya gelip istişare yaparak çözebilirler mi diye düşünüyoruz, bırakın istişareyi böyle bir toplantıdan birbirinin katlinin caiz olduğuna dair fetvadan başka bir şey çıkmaz. Kısacası müşrik bir toplumun bütün özelliklerini taşıyoruz" diyerek konuşmasını bitirdi.

Prof. Dr. Mevlüt Güngör ise, Kur'an'ı okuma eyleminin içinden anlamın çekip çıkarıldığını, oysa okumanın okunan şeyi anlama kastını da içerdiğini de vurguladı. Güngör, "Kur'an'ı gerektiği gibi okursak, bizi daha ileri yerlere vardırır" diyerek konuşmasını bitirdi.

İkinci turda tebliğine devam eden İsmail Kazdal: "Halk her şeyin potansiyelini taşır. Aklın önünü tıkayan her türlü tabuyu ortadan kaldırarak Kur'an'ı kendisine rehber edinmek isteyen insanların önünü açmak gerekir" diyerek sözlerini noktaladı.

A. Dilipak ise, ilk tura kıyasla oldukça tartışılır ve spekülatif şeyler söyledi. Örneğin İslam dışı çevrelerde var olan olumsuzlukların neredeyse tek suçlusunu müslümanlar olarak gösterdi. "Tasavvuf ile ilgili bilgi verir misiniz?" şeklinde gelen bir soruya: "Bilgi verirsem canınız sıkılır çünkü üç kaynağı var: Yunan, Hint ve İslam" diye cevap vererek konuşmasını tamamladı.

Son konuşmacı Mevlüt Güngör, Kur'an'ı ölülere değil, dirilere okumak gerektiği üzerinde durdu ve "öğrendiklerimizi başkalarına aktarmalıyız, çünkü Kur'an bize. "Kafirlere uyma, onlarla o Kur'an'la büyük cihad et" diye emretmektedir" diyerek sözlerini tamamladı.

Sempozyumun ikinci günü Prof. Dr. Süleyman Ateş "İslam'da Din ve Vicdan Özgürlüğü" konulu bir konferans verdi. Ateş, Kur'an'ın ilkeleri ile insanların uygulamalarının ayrı ayrı olduğunu, insanların hatalarının Kur'an'a hamledilmesinin yanlış olduğunu söyledi. Maun Süresindeki "Sizin dininiz size benim dinim bana" ayetinin özgürlüğü vurguladığını söyleyen Ateş, kıtal ayetlerinin bu ayeti neshetmediğini tersine düşmanlık yapmadıkları sürece onların kendi dinleri üzere bırakılmalarını bildirdiğini belirtti. Ayrıca "dinde zorlama yoktur" ayetinin kıtal ayetlerinden sonra indiğini, zaten Kuran'da neshin olmadığını vurgulayan Ateş "Kur'an'da neshedilen ayetler Kur'an'a yazılmayan ayetlerdir" dedi. Ama Kur'an'a yazılmayan ayetleri kendisinin nereden bildiğini açıklamadı.

Soru-cevap bölümünde İsrail'le anlaşmaya nasıl baktığı yönündeki soruya "Filistinliler'in kendileri anlaştı, biz de anlaşsak ne olur?" diye cevap vererek teslimiyetçiliğini gösterdi.

Sempozyumun "İslam Toplumunun Bozulmasında Kur'an'ın Terk edilişinin Menfi Rolü" başlıklı ikinci panelinde Prof. Dr. Ali Toksan yöneticilik yaptı.

İlk panelist Prof. Dr. Hüseyin Atay'dı. Atay, Kur'an'a dönüşün önündeki en önemli engelin gelenek olduğu üzerinde durdu ve konuyla ilgili anılarını anlattı. İmanı ilme dayandırmamanın esas sorun olduğunu işleyen Atay, "ilim, imandan daha önemli ve daha önceliklidir, iman ise ilmin eyleme dönük boyutunu ifade eder" dedi. Atay'ın, konuşması boyunca oturumun esas konusu olan toplumsal bozulma üzerinde egemen ifsad sisteminin rolünü ısrarla göz ardı etmesi dikkat çekti.

İkinci konuşmacı ise Mustafa İslamoğlu idi. İslamoğlu "Kur'ansızlık hakkın batıla karışmasıdır, bu ise şirktir" diyerek Kur'an'dan uzaklaşmanın anlamı üzerinde duygusal vurguları yoğun olan bir konuşma yaptı. Kur'an'ın sıfatları üzerinde durarak Kur'an'ın ne demek olduğunu işledi.

İhsan Eliaçık, gelenekle ile ilgili karamsar söylemlerin haklı olmadığını, icmanın yanında Kur'an'ın da yine yaşayan gelenekle geldiğini unutmamamız gerektiğini vurguladı. Konuşmasını "Kitap hayatın içinde olmalı ve biz onu hareket mantığı içerisinde anlamak zorundayız. Bu iş masa başı çalışmasıyla olmaz diyerek" bitirdi.

Son konuşmacı Vahdettin Işık, insanların; açıkça Kur'an'ın mesajına tavır alarak, Kur'an'ı anladıkları halde ifsadın kaynağı egemen sistemle işbirliği yaparak ve yine Kur'an'ı anladıkları halde O'nun mesajının şahitliğini yapıp örnek nesil oluşturmak yerine felsefi bir zemine hapsederek Kur'an'ı terk ettiklerini belirtti.

Aklı kullanmamak, nankörlük, zikri unutmak, büyüklenme, kendini yeterli görme gibi nedenlerden dolayı Kur'an'ın terk edildiğini anlatan Işık, geçmişte Kur'an'ı terk edenlerle bugün terk edenler arasında kıyaslama yaparak "Bunların selefleri gelenekçiler, halefleri İse modernistlerdir" ifadesini kullandı.

Kur'an'ı terk etmenin örneksiz, önder-siz, klavuzsuz kalmak; yani zulmet içinde kalmak olduğunu vurgulayan Işık, "yapılması gereken ise var olan her şeyi, varlığın bütününü yeniden Kur'an'la tashih etmektir" vurgusuyla konuşmasını bitirdi.

Haftanın üçüncü günü öğleden önce İran'dan Hüccet'ul-İslam Muhammed Muhammediyan "İslam Toplumunun Özellikleri" konulu bir konferans verdi. Muhammediyan, "İslam toplumu" ile "müslüman toplum"un tanımlamasını yaparak konuşmasına başladı. Muhammediyan, Müslüman toplumu, İslami düsturların, Kur'ani değerlerin uygulanıp uygulanmadığına bakılmaksızın müslümanların çoğunlukta olduğu toplum; İslam toplumunu ise sosyal, siyasal; kültürel, ekonomik, her alanda İslam ahkamının uygulandığı toplum olarak vasıflandırdı.

İslam'ı; imandan önceki İslam, İslam hükümlerine teslim oluş, İmandan sonraki İslam, peygamberlerin ve Allah'ın has kullarının İslam'ı diye dört gruba ayıran Muhammediyan, laik çevrelerin iddialarının aksine İslam'ın sistemli bir nizam olduğunu ve hayatın bütün alanlarını kuşattığını belirtti.

Öğleden sonraki "Çağdaş İslami Uyanışta Kur'an'ın Rolü" konulu oturuma Doç. Dr. Hayri Kırbaşoğlu başkanlık yaptı. Prof. Dr. İbrahim Sarmış, Prof. Dr. Hayati Hökelekli, Yrd. Doç. Dr. Mevlüt Uyanık ve Tuncer Namlı ise panelist olarak oturuma katıldılar.

İlk konuşmacı Prof. Dr. İbrahim Sarmış, Peygamberin vefatından sonra, Kur'an'ın zamanla tören kitabı haline getirilip İslam'ın atalar dinine dönüştürüldüğünü, İslam dünyasında binlerce medrese olmasına rağmen Kur'an'ın bir ders kitabı olarak okutulmadığını anlattı. Sarmış, Cumhuriyet döneminde ise Menderes dönemine kadar dini tamamen hayattan koparıcı politikalar izlendiğini; bu dönemden sonra muhafazakar, milliyetçi, mukaddesatçı, Osmanlıcı, mistik, antikomünist bir din anlayışının yaygınlaştığını belirtti. İlk defa Seyyid Kutub'tan yapılan çevirilerle insanların sahih İslam'la tanıştığını belirten Sarmış, "Müslümanlar organik hale gelmeli, bireysellikten cemaate ulaşmalıdırlar. Seyyid Kutub ve ihvan bu anlamda Türkiyeli müslümanlara olumlu katkılarda bulunmuştur" dedi. Nebevi metod ve uzlaşmazlığın altını önemle çizen Sarmış'ın Mısır hükümetiyle uzlaşan İhvan'ı hala Kur'an merkezli bir hareket olarak görmesi ilginç bir tenakuz oluşturdu.

İkinci konuşmacı Tuncer Namlı, tarih içinde Kur'an'ın lafızlarının bozulmadığını, ancak Kur'an'la ilişkilerin bozularak insanların hayatına yön veremez, hatta cahili değerlerin savunucusu haline getirildiğini anlattı. İçinde bulunulan bu olumsuzlukların, Kur'an'a felsefe, tasavvuf gibi yabancı kültürlerin etkisiyle yaklaşma, "batın" adı altında lafızların içeriğini değiştirme ve fırka fikirlerinin Kur'an'ın önüne geçirilmesi sonucunda yaşandığını vurguladı. İbni Teymiyye'yi 18. yüzyılda başlayan uyanışın öncüsü, Dehlevi'yi ise ilk önemli takipçisi gören Namlı, Kuzey Afrika'da Senusilik Mekke-Medine hattında Vehhabilik, Hint alt kıtasında Dehlevi'nin etkisi, Mısır'da Afgani, Abduh ve Reşit Rıza'nın ıslah hareketi ve son yüzyılın başlarında İkbal'in çabalarının fertten topluma doğru bir diriltme/ihya hareketi olduğunun altını çizdi.

Üçüncü konuşmacı Prof. Dr. Hayati Hökelekli ise ilahi iradenin fıtratla yetinmeyerek vahiyle mesajlar ve örnek insanlar gönderdiğini belirterek konuşmasına başladı. Hökelekli, "Kitapların insanlar tarafından tahrip edilmesi, Allah'ı devreden çıkarma, atalar diniyle yetinme ve ilahi mesajı hafife alma dolayısıyla vahyin ortaya çıkardığı istikrarlı hayat, beşeri motiflerin hakim olduğu yozlaşma, çöküş ve sapıklığa çevriliyor" dedi.

Yrd. Doç. Dr. Mevlüt Uyanık ise konuşması boyunca İslami olmuşum diye tanımladığı son dönem İslami hareketlere sorular yöneltti. "Bu gruplar fikri öncüllerini kurgulamışlar mıdır, yoksa görülen diriliş diğer dinlerde de görülen genel dini uyanışın bir izdüşümü müdür?", "Kur'an'ı anlama konusunda ortak bir payda var mıdır, yoksa her kesim kendine göre çıkarımlarda mı bulunuyor?", "Tanrı devlet başkanı mı olacak?", "Eleştirel olmayı beceremeyen bu nedenle de bireyi olmayan tekit kimlikti yığınlar sorunu nasıl aşılacak?" şeklinde soruları sıraladıktan sonra ''böyle bir hareket/organizasyon var mı ki ben bu hareketlerin Kur'an karşısındaki konumunu değerlendireyim" diyerek konuşmasını bitirdi. Mevlüt Uyanık, İslami oluşuma tersten sorular sorarak katkıda bulunmayı amaçladığını belirtirken mevcut olumlulukları görmezden gelerek Kur'an doğrultusundaki tüm yönelim, kazanım ve çabaları sıfırlayan genellemeci yargılarda bulundu.

İkinci oturumunda tekrar söz alan İbrahim Sarmış, İslam dünyasında iki kronik hastalık olduğunu, bunlardan birinin yönetim bozukluğu, ikincisinin de tasavvuf gibi kültürel bozukluklar olduğunu vurguladı.

Tuncer Namlı, son iki asırda dini uyanışın İslami hareketler sayesinde yükselerek devam ettiğini, metodolojik anlamda dahi bir şey üretemeyen akademisyenlerin bu hareketlere yönelik eleştirilerinin haksız olduğunu vurguladı. Namlı, "bu çabalar olmasaydı bu oranda Kur'an'a dönüş söylemi gündemi dolduramayacaktı" diyerek sözlerini tamamladı.

Hayati Hökelekü, TC'nin ilk yıllarında resmi ideolojinin bile dini kaynağından öğrenme gerektiğine inanarak Elmalı'ya tefsir, Akif'e de meal hazırlama görevini verdiğini söylerken TC'nin dini öğrenme diye bir kaygısının olduğunu vurgular gibiydi. İlk ciddi Kur'an'ı anlama metodolojisinin Fazlurrahman tarafından ortaya konduğunu ve Kur'an'ı anlamanın tefsircilerin sorunu olduğunu belirten Hökelekli, Kur'an'ı özellikle içinde bulunduğumuz ortam açısından zulmü, ifsadı giderici bir yaşam kitabı değil de ilim adamlarının bir araya gelip masa başında tartışacakları bir metin olarak algıladığı izlenimini veriyordu.

Dördüncü oturum "Kur'ani Mesajın İletiminde Sanatın Kullanım Değeri" başlıklı idi. Panel başkanı aynı zamanda panelist olan M. Önal Mengüşoğlu, panelistler ise Yaşar Kaplan, M. Atilla Maraş, Mustafa Özçelik ve Doç. Dr. Turan Koç gibi şair ve hikayecilerden oluşuyordu.

Müslümanların sanatı geri plana ittikleri şikayetiyle konuşmasına başlayan M. Ö-nal Mengüşoğlu, İslam'ın sanat fenomenini anlamak için Kur'an'a yönelmek gerektiğini belirtti. "Bir sanat eseri ortaya koyma, koyduğu eseri izah ve beyan etme açısından insanın Allah'la bir benzerliğinin olduğunu belirten Mengüşoğlu, diğer canlılar ise ne kadar güzel eserler ortaya koyarlarsa koysunlar izah ve beyan yetenekleri olmadığı için sanatkar değillerdir" dedi. Mengüşoğlu, Allah'ın, İslam insanından zulme ve şirke karşı savaş açmasını isteğini, sanatçının da sanatı yoluyla şirke ve zulme karşı savaşması gerektiği vurgusuyla konuşmasını tamamladı.

Yaşar Kaplan konuşmasında Kur'an'ın icaz yönünden hareketle mesajın sanat yoluyla iletilebileceğini ve bu şekilde daha etkili ve kalıcı olacağını vurguladı.

Üçüncü konuşmacı M. Atilla Maraş ise Kur'an'ın doğruyu, güzeli bulmaya teşvik ettiğini, sanatın ise tevhidi düşünceyi hatırlattığını işledi.

Mustafa Özçelik, konuşmasında müslümanları hiçbir alt yapı çalışması olmadan sanata daldıkları ve niteliksiz eserler ortaya koydukları için eleştirdi. Sanatın bireyi gafletten uyandırdığını, toplumsal olarak da muhalefeti sergilediğini vurgulayan Özçelik, "sanat, zulme, şirke ve tuğyana karşı kelimeleri kurşun gibi kullanır" ifadesiyle konuşmasını sona erdirdi.

Son konuşmacı Doç. Dr. Turan Koç ise hayatın akışını yakalayabildiği ölçüde, sanatın sanat olduğunu ve sanatsız bir dinin dilsiz olduğunu vurguladı. Koç; din, sanat ve etiğin birbirinden kesinlikle ayrılmayacağını ve hiçbir ilahi dinin buna rıza göstermediğini sözlerine ekledi.

Cuma gününün tek programı 'Cahiliye ve ilk İslam Toplumunun Oluşumu" başlıklı idi. Oturuma Prof. Dr. İ. Kafi Dönmez başkanlık yaparken programa kendisi katılamayan Doç. Dr. İbrahim Sarıçam'ın "Cahiliyenin Saadet Asrına Dönüşümünde Kur'an'ın Rolü" konulu tebliği okundu. Doç. Dr. İsa Doğan ise "Kur'an, Peygamber ve İslam Toplumu" başlıklı bir tebliğ sundu.

Doç. Dr. İsa Doğan, Kur'an'ın hakim olduğu toplum İslam toplumudur, bir kişinin hayatında Kur'an'ın yeri ne kadarsa o kişi o kadar müslümandır tesbitiyle konuşmasına başladı. Doğan, mutlak anlamda yegane otoritenin Allah olduğunu, bu anlamda Peygamber'in sâri olmadığını söyledi. Hz. Muhammed'in peygamber olması hasebiyle bağlayıcı olduğunu, ancak içtihadlarının bazılarında yanılabileceğini/yanıldığını Kur'an'dan örnekler vererek işledi. Emeviler ve sonraki dönemlerde siyasi fırkaların Kur'an'ı istismar ettiklerini belirten Doğan, "Ömeri Faruk yapan yetişmiş halktır. Gerçek demokrasi Ömer döneminde yaşanmıştır" ifadeleriyle konuşmasını bitirdi.

İlk müzakereci Ali Bulaç Asr ı saadetten sonra ümmet saptı her şey kötü gitti, siyasi fırkalar Kur'an'ı istismar etti' anlayışının yanlış olduğunu, tarih içerisinde ümmetin içinde bulundukları konuma göre Kur'an'ı anladıklarını ve yeterince Kur'an'dan istifade ettiklerini söyledi.

İkinci müzakereci Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, İslam'la insanın insana kul olduğu, Allah'ın uluhiyetinin reddedildiği cahiliyenin kaldırılıp yalnız Allah'a kulluğun ikame edildiğini belirtti. Ağırakça konuşmasında İslam'la zalimin reddedildiği, mazlumun korunduğu, kadının özgürleştirildiği ve sosyal adaletin gerçekleştirildiğini vurguladı. Ağırakça, mücmel olanı açıklayan, genel hükmü özelleştiren, mutlak hükmü kayıtlayan ve Kur'an'da bulunmayan hükümler koyan hadislerin hepsinin bağlayıcı olduğunu söyledi. Tarihte Kur'an'ın istismar edildiğini bugün de "İslam Gerçeği" gibi kitaplarla istismar edilmeye devam edildiğini belirterek sözlerini tamamladı.

Üçüncü müzakereci Prof. Dr. M. Said Şimşek özetle; 'Kur'an'da 23 defa Peygambere itaat emredilmektedir, dolayısıyla Hz. Peygamberin içtihadları diğer içtihadlar gibi değildir. Hadisler metin ve sened yönünden eleştirilebilir ama "Hz. Peygamber şöyle demiştir, yanılmıştır" demek itikada taalluk eder ve yanlıştır. Asr-ı saadetten sonra ümmet tamamen kirlenmemiştir, sultanların hepsi din düşmanı değildir, aralarında iyileri de vardır. Abbasi dönemi tarihçileri Emevi dönemini abartmaktadır" dedi.

Son müzakereci Yrd. Doç. Dr. Mustafa Aydın da cahiliyeden sonra mükemmel insanlar yetiştirildi, Peygamber'den sonra da tekrar karanlığa girildi anlayışının yanlış olduğunu belirtti. Asr-ı saadetin önemli, örnek bir toplum olduğunu ama abartılmaması gerektiğini, İslam toplumunun hak eksenli bir toplum olup yüzyıllar boyunca devam ettiğini belirterek sözlerini noktaladı.

Cumartesi günü öğleden önce Prof. Dr. Mehmet Aydın, "Modernleşme Çabaları ve Kur'an'ın Yeniden Okunuşu" konulu bir konferans verdi. Aydın, tefsirlerin genel manada ihtiyaçlardan yola çıkılarak hazırlanan dışsal tefsirler ve iç yoğunluğun ürünü olarak kaleme alınan içsel/ruhi tefsirler olarak iki ayrıldığını belirtti. "Ruhi tefsirlerde bir problem çözme çabası yoktur, zihinsel soyut bir çaba vardır. Dışsal tefsirlerde ise yaşanan bir sorunu çözme kaygısı ön plandadır" değerlendirmesini yapan Aydın, dışsal tefsirlerin sübjektiflik taşıdığını ancak kaçınılmaz olduğunu vurguladı.

"Tasavvufi batini tefsirlerde kırk yıl düşünseniz aklınıza gelmeyecek, metinle ilgisi olmayan yorumlar çıkarılmıştır" diyen Aydın, katılmamakla birlikte bu yorumların başarı ve kültürel zenginlik olduğunu vurguladı. Hoşgörü ödülü aldığını söylen Aydın'ın, bu tür yorumları metni saptırma olarak algılamak yerine hoş görüp zenginlik olarak değerlendirmesi ödülü hak ettiğini gösteriyordu.

İslami düşüncenin gelişimini, sorunların tartışılmasını, toplumsal kriz yaratacağı endişesiyle devlet bünyesindeki dini kurumlarının engellediğini ve siyasal sistemin de bundan hoşnut olduğunu belirten Aydın'ın, konuşmasının sonunda çözüm olarak yine bu kurumları göstermesine pek bir anlam veremedik.

Öğleden sonra da Doç. Dr. Şinasi Gündüz başkanlığında yapılan oturumda Prof. Dr. Hüseyin Algül "İslam Toplumunun Oluşumu Açısından Hz. Ebubekir Devrine Tahlili Bir Bakış" başlıklı, Yrd. Doç. Mevlüt Uyanık ise "İslam Toplumunun oluşum Sürecinde Muhalefet Kavramı-Hasan Basri'nin Pasif Direnişi" başlıklı birer tebliğ sundular.

Prof. Dr. Hüseyin Algül, giriş bölümünde uzunca Hz. Ebu Bekir'in hayatını anlattı. Algül, Ebubekir döneminde hilafete Kureyşiliğin şart koşulmasını, teberrüke değil kabile olarak siyasi açıdan güçlü olmasına bağladı. Ebubekir'in ilk hutbesini de hilafetin seçimle olması gerektiğine delil olarak gösterdi. Ebubekir'in demokratik şartlarda iyi işleyen bir meclis bıraktığını iddia eden Algül'de de birçok akademisyende olduğu gibi demokrasiye atfın teamül haline geldiği görülüyordu.

İkinci tebliğci Yrd. Doç, Dr. Mevlüt Uyanık, Hasan Basri gibilerin siyasi kargaşa ve anarşiye düşmeden sistemli bir muhalefeti yürüttüklerini savunarak "zalimlere yönelik dille verilen bu mücadelede, insan faktörü ele alınarak kalplerin değiştirilmesi hedefleniyordu" dedi. Sorunun kimin yöneteceğinden ziyade kötü yönetimin en asgariye indirilmesi olduğunu vurgulayan Uyanık, Hasan Basri'nin hür iradeli sorumluluk sahibi, muttaki müslüman olmaya çağıran ahlaki adaleti ile siyasi adaleti meczettigini savundu.

Prof. Dr. Y. Vehbi Yavuz ise Hüseyin Algül'ü olaylara tarihselci yaklaştığı için eleştirerek konuşmasına başladı. Hz. Ebubekir'in meseleleri birçok kişiye danışıp sonra kendisinin karar verdiğine dair pasajı eleştiren Yavuz, "eğer çoğunluğun görüşüne uyulmayacaksa şûranın bir anlamı kalmaz" dedi. Vehbi Yavuz, Hasan Basri'nin muhalif olduğunu ama yönetimi değiştirmek için güç kullanımına taraftar olmadığı yönündeki Mevlüt Uyanık'ın görüşünü de bu şekildeki muhalefetin sonuç olarak muhalif olmamakla eş anlamlı olduğunu belirterek eleştirdi.

Sempozyumun son gününde iki ayrı oturum yapıldı. Öğleden önceki oturum, Prof. Dr. Sabri Hizmetli başkanlığında, "Dil; Kavrayış ve Davranış; Kur'an'ın Vahyedilmesi ve İslam Toplumunun Ortaya Çıkışı Arasındaki Alakanın Tahliline Mukaddime" başlıklı tebliğiyle Dr. Tahsin Görgün, "Sinokranik ve semantik ve Tarih Bilinci Bağlamında Kur'an Terminolojisi Oluşturmaya Doğru" başlıklı tebliğiyle Mustaf Ünver'in katılımıyla gerçekleştirildi. Oturuma Prof. Dr. Azmi Yüksel, Doç. Dr. Rahmi Er, Dr. Mehmet Görmez ve Yasin Aktay müzakereci olarak katıldılar.

Dr. Tahsin Görgün, vahyin lisani bir müdahale olarak Hz. Peygamber'e ulaştığını ve Peygamberin de ona göre davrandığını belirterek konuşmasına başladı. Kur'an'ın genel manada 'haber' ve 'inşa'dan oluştuğunu belirten Görgün özetle şunları söyledi:

"Haber=ihbar, bir bilginin başka bir kimseye aktarılması olayıdır. İnşa ise kendisiyle bir fiilin gerçekleştirildiği sözdür. Bu açıdan haberin doğruluğu-yanlışlığı, İnşanın ise geçerliliği-geçersizliği söz konusudur. Kur'an'ın ilk ayetleri inşa ağırlıklıdır. Dolayısıyla ilk İslam toplumunun oluşumuyla vahiy arasında çok direkt bir ilişki var. Gelen inşaya göre toplum şekilleniyordu. Vahiyde neyin nasıl söylendiği, mübelliğin nasıl algıladığı ile anlaşılabilir. Kur'an'ı değil de ulemayı yeniden yorumlamayı denemek lazım. Son asırda başımıza ne geldi sorusu ancak Kur'an'la cevaplandırılabilir."

İkinci tebliğci Mustafa Ünver ise dilin insanlar gibi değiştiğini Abduh'un da bundan hareketle dil tefsirlerini Kur'an'ı anlamanın önünde engel gördüğünü belirterek konuşmasına başladı. Kelimelerin vahyin indiği anda taşıdıkları anlamlarıyla sonra kazandıkları anlamlarının bir olmadığını vurgulayan Ünver. İlk muhatapların Kur'an'ı nasıl anladıklarını ortaya koymak gerekir dedi. Kullanılan lügatlerin genellikle kelimelerin sonradan kazandıkları anlamları verdiklerini belirten Ünver, Kur'an'ı bir şekilde anlamak gerektiğini ancak yorumların farklı olabileceğini vurguladı. Kur'ani kavramların cahiliyye dönemindeki kullanılışını, Mekke dönemindeki kullanılmışı, Medine döneminde kullanılışını ve daha sonraki dönemlerde kelimenin kazandığı anlamları içeren Ansiklopedik Kur'ani kavramlar sözlüğüne şiddetle ihtiyaç duyulduğunu vurgulayan Ünver, "fısk" kavramını önerdiği metodolojiye uygun olarak inceleyerek tebliğini bitirdi.

Doç Dr. Rahmi Er bir kaç teknik eleştiriden sonra Kur'an'ın nazil olduğu dönemde insanlar tarafından anlaşıldığını, anlaşılmayanların ise Kur'an tarafından "ma adrake= bilir misin sen" ile başlayan cümlelerle açıklandığını anlattı.

Dr. Mehmet Görmez de Kur'an'ın sözlü mü, yazılı mı indirildiği tartışılırken böyle bir çalışmayı önemsediğini belirterek Peygamberin gönderilişinin fiili bir müdahale olduğunu ve Peygamberin talim ve terbiye ile yükümlü olduğunu vurguladı.

Son müzakereci Yasin Aktay, toplum kavramının kullanımını eleştirerek konuşmasına başladı. Daha sonra "İslam cemaati Kur'an'ın bir ürünü müdür? Kur'an aktif bir özne mi, şahıs mı, insanları değiştiriyor mu, yoksa insanlar kendileri mi değişiyor?" sorularını gündeme getirdi. Aktay, dilbilimsel çalışmaların İslam toplumunu oluşturamayacağını, İslam toplumunun Kur'an'ın yol göstericiliğinde kendi kendisini oluşturacağını belirterek konuşmasını bitirdi.

Sempozyumun son oturumuna Prof. Dr. Mehmet Aydın başkanlık yaptı. Oturuma "Muhtar Bir irade (Allah'ın İradesi) ve Mümkün bir Tarihin (610-632) 'Kelam-ı Kadim' ve 'Zorunlu Tarih'e Dönüşmesi" başlıklı tebliğiyle Doç. Dr. İlhamı Güler, "Tarihselcilikteki (Huzur) İradesi ve Sahihlik Sorunu" başlıklı tebliğiyle Yasin Aktay katıldı. Doç. Dr. Ahmet Davutoğlu, Doç. Dr. İlhan Kutluer, Doç. Dr. Ömer Özsoy ve Dr. Tahsin Görgün ise müzakereci olarak oturuma katıldılar.

İlk tebliğci Doç Dr. İlhami Güler, 17. yy.'dan itibaren Batı'da oluşan ve tarihe bir misyon yükleyen ilerlemeci tarih anlayışıyla "İslam düşünce tarihinde ne oldu?" sorusunun cevabını bulmaya çalışan İslam düşünce disiplinlerinin tarihselliğinin aynı olmadığını belirterek konuşmasına başladı. 610-632 yılları arasında vücut bulmuş bir süreç olarak Kur'an'ın da tarihin bir konusu olduğunu vurguladı.

İslam dünyasının bu kötü duruma düşmesini; insanın yapısında bulunan istiğna, istikbar, dünyaya bağlanma, ahiret düşüncesinden uzaklaşmaya ve içinde özgürlükçü ve kritikçi bir damar bulundurmayan ilahi kökenli Hristiyanlık ve İslama bağladı.

Allah'ın, vahyi indirirken içinde bulunan tarih ve toplumsallıktan etkilendiğini ve vahyin lafızının o an ve toplumsallıkla sınırlandığını öne süren Güler, Tevrat, İncil ve Kur'an'daki içerik farklılıklarını ve "Sizden her biriniz için bir şeriat yaptık..." ayetini delil getirdi. Bu yaklaşıma göre Allah, son vahiyden önce insan topluluklarının her biri için şeriat vazediyordu; takat artık yeni bir vahiyle Allah hayatımıza müdahale etmeyecek ve galiba Güler gibi kritikçi, özgürlükçü, tarihselci insanlar yeni şeriatler vazetmeye kalkışacaklar!

İkinci tebliğci Yasin Aktay, tarihselcilikteki 'huzur' iradesinden anlamın zaptu rapt altına alınmasını kastettiğini böylece insan tabiatına çokça aykırı, özünde doğanın, insanın ve tanrının sömürüsünü barındıran teknolojinin doğmasını sağlayan bir usule, bir epistemolojiye işaret etmek istediğini vurguladı. Bu felsefeye itirazının sadece Kur'an'ı daha iyi anlama bağlamında değil, kendisinin bizatihi aydınlanmacı, pozitivist insan tasarımına dayanıyor olmasından kaynaklandığını söyledi. "Yapılması gereken bizzat modem dünyanın dayandığı tabiat hakkında daha radikal bir tahlil ve eleştiri yapmaktır. Bu düşüncede insan, istediği her şeye ulaşır, kendisini engelleyebilecek, ne bir kutsal, ne de aşkın bir güç yoktur. Tanrıyı öldüren insan, yapayalnız kalınca kendisine yeni tanrılar ihdas etme yoluna gitmiştir. Tarihsellik; zanni, fâni beşer görüşünü ebedileştirme iddiasını taşıyan pozitivizm karşısında insana tarihle malul olduğunu ve insana kendi sınırlarını hatırlattığı için olumlu bir felsefedir. Bu anlamda tarihseldik bir insan bilimdir ve insanın hiçbir zaman mutlak olamayacağını hatırlatır" dedi.

Ancak, tarihselciliğin insanla ilgili tefekkürümüzü arttıran bir şey olmaktan ziyade bizzat vahyin özelliği olarak sunulduğunu belirten Aktay, "böylece vahyin her dönemde bize bir şeyler söyleyeceği yönündeki mümin bir kabulle alıp verememe durumu içerisine giriliyor" diyerek şöyle devam etti: "Tarihselci anlayış, İnsanın kalp gözünü açarak onu vahye hazırlama yerine vahyin sesleniş biçimiyle ilgileniyor. Bu da modern insanın her şeyi kendi denetiminde tutmak isteyen egemen huzur dürtüsünün, teknoloji mantığının yansımasından başka bir şey değildir. Bu dürtü cahiliyye döneminin kendi başına ölçüp biçen insanını restore etme çabasıdır. Tarihsellik tarihle malûl insanın tarihe üstten bir gözle bakma iddiasıdır."

Aktay'a göre tarihseldik, müslümanların sorgulayıp karşı koymaları gereken ilerleme, kalkınma gibi yanılsama ürünü ideolojileri besliyor, yükselen değerlere oynuyor.

Müzakereci Doç. Dr. Ahmet Davutoğlu, İslam medeniyetinin kutsal ile tarihi olan arasında en sağlıklı ilişkiyi kurduğunu, İslam düşüncesinin iddia edildiği gibi hiç de hareketsiz olmadığını iddia ederken bugün İslam dünyasının içinde bulunduğu olumsuz konumu izahta yetersiz kalıyordu. Tarihselci yaklaşımı, laboratuvarına hakim olamayan bir bilim adamının çalışmalarına benzeten Davutoğlu, bu söylemle tarihe çok kategorik yaklaşıldığı eleştirisinde bulundu.

Doç. Dr. Ömer Özsoy, Kur'an'ın tarihsel olduğunu ve Kur'an'ı anlamak için o devre gitmenin gerektiğini vurguladı. Özsoy, "Kur'an gelecek müminler de hesaba katılarak mı inzal olmuştur?" sorusunu sorarak, İlhami Gülerin konuşmasından Kur'an'ın bir kısmının tarihsel olmayacağının çıktığını, oysa Kur'an'ın tümünün tarihsel olduğunu söyledi.

Son müzakereci Dr. Tahsin Görgün ise historisizmin başlı başına bir ideoloji olarak Almanya'da ortaya çıktığını ve buradan diğer ülkeleri etkilediğini anlattı. İlhami Güler'in tezinin hiç bir orjinal değeri olmadığını ve Batılı kaynakların tercümesinin Kur'an'a uyarlanmış hali olduğunu söyledi.

Kısa alıntılarla aktarmaya çalıştığımız sempozyumda, Kur'an'ı yaşamlaştırmayla direkt ilgisi bulunmayan ve spekülasyona müsait bazı konuların çok farklı düşüncedeki akademisyenler tarafından tartışılması ve sempozyumun bir haftalık uzun bir zaman dilimine yayılması gibi genel olumsuzluklar vardı. Bu vesile ile Kur'an'ı anlama ve yaşamlaştırma endişesi taşıyan Fecr Yayınları'ndan Kur'an'ı anlama ve yaşamlaştırmayla ilgili pratik sorunların, daha homojen insanlar tarafından ve daha uygun bir zamanlama ile ortaya konulmasını sağlayacak sempozyumlar beklediğimizi belirtmek istiyoruz.