Kardeşin İçin de İste

Ali Değirmenci

-1-

Sevgi ve kardeşliği hem öğütleyen hem de örgütleyen bir Nebi’nin bağlılarıyız biz.

Aynı Kitab’ın; her türlü bağın, aidiyetin, asabiyetin ötesine geçerek kıyamete dek kardeş kıldığı çocuklarız. Muhacir ve Ensar’ın birlikte kurduğu o bin odalı evin rengârenk çiçekleriyiz.

Kardeşlik; bir tercih, bir tembih, bir tavsiye değil bizim için; bir farz, ilahî bir emir, bir olmazsa olmaz. “Müminler ancak kardeştirler.” ayetini, “Cennete giremezsiniz iman etmedikçe, iman etmiş sayılmazsınız birbirinizi sevmedikçe.” sözüyle birlikte fıkhettiğimizde başka türlü düşünmek mümkün mü?

-2-

“Kendin için istediğini Müslüman kardeşi için de istemek”, bu ilkeyi içselleştirip örneklemek, hayat içerisinde görünür kılmak; sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel boyutları olan birçok sorunun basit, insani ve hakkaniyete dayanan çözümünü de bulmak demek aslında.

Irkçılığın, ayrımcılığın, inkârın, ekonomik tahakkümün, büyüklenmenin, cahilî reflekslerin, sömürünün üzerinde yükseldiği, güç aldığı dayanakların çökmesi, ret ve mahkûm edilmesi demek. Farklı ırklara, renklere, dillere sahip insanların birlikte oluşturdukları ve geliştirdikleri bir “iman ailesi” örnekliğiyle, yeryüzündeki fitne ve zulüm odakları karşında bir “bunyanun mersus” oluşturabilmeleri demek. Kötülüğü, çözümsüzlüğü, çaresizliği geriletmek, kolektif bir duruş ve salih ameller eşliğinde şaşkınlık ve sinikliği aşmak demek.

Hepimiz tanık olmaktayız ki, küresel kapitalizmin, seküler dayatmaların, ulusçuluk ile iç içe geçen ayrışma ve düşmanlıkların palazlandığı bir vasatta; kardeşlik hukuku hayatın taşrasına itiliyor ve insanî değerler bağı da meyve veremez hâle geliyor. Bencillik, kütlük ve körlük, vurdumduymazlık ve nemelazımcılık; birçok insanın hayatında temel bir davranış kalıbı olarak yerleşmeye başlıyor. Egemen, genelgeçer ilişki düzeni de içine atıldığımız bu cendereye alışmamızı, yabancılaşmayı kabullenmemizi, kendimizi ve değerlerimizi inkâr etmemizi, bütün bunları normalleştirmeyi salık veriyor bize. Sarp yokuşa tırmanmayı göze alanların sayısı da ister istemez azalıyor.

Bugün uçsuz bucaksız bir şantiyeye dönüşmüş durumda dünya. Ancak temeli hak üzere atılmayan, azığı erdem olmayan, harcında hakikî ter ve gözyaşı bulunmayan, alabildiğine dünyevileşmiş niyetlerle kurulan çürük binalarla dolu her yer. Dünya bir ideoloji çöplüğü artık. Bir kaçkınlar, münkirler yurdu. Bir düş kırıklığı mekânı. Cehennemde cennet kırıntıları arayan şaşkın, obur, hırslı ve müstağni insanların viranesi. Yoksulluğun, itilmişliğin, ezilmişliğin, baskı ve dayatmaların, vurgun ve soygunların, işsizlik ve haksızlığın, sürgün ve kıyımların kaç ocağa ateş düşürdüğü, nasıl devasa bataklıklar ürettiği, çaresizlik ve bıkkınlığın nelere yol açabildiği üzerinde düşünülmüyor artık. Kışkırtılmış mülkiyet anlayışı, hırs, ekonomik tahakküm, geçim sıkıntısı yavaş yavaş her kesimden insanı daha fazla savuruyor. Çözülüş ve değerler yitimi eşliğinde anlayış ve kişilik bozulmaları da daha bir öne çıkıyor. Özenti, başkalarına benzeme ve varsıllığı odağa alarak güçlenmeye çalışma anlayışı, ilkeliliği ve erdemliliği de buharlaştırıyor gitgide. Medyanın, kitle iletişim araçlarının da katkısıyla bütün toplumsal katmanlara zerk edilen bireycilik, bencillik, ahlaksızlık ve yüzsüzlük kirli mazeretler eşliğinde daha yaygın bir şekilde dolaşıma giriyor. “Ekin” ve “nesil” karşılıklı ve nedensel bir döngü içinde bozuluyor, yıpranıyor, yozlaşıyor. Maddeye ve menfaate endeksli bir mahiyet arz ediyor her şey. Modern, kapitalist sapkınlık ve azgınlıklar, seküler mazeretlere belenerek içselleşiyor, normalleşiyor, kendini bütün alanlarda dayatıyor adeta.

-3-

Müminler, birbirlerine karşı şefkatli ve merhametli olmak zorundadır.

Bir tarağın dişleri gibi eşit ve birlik içinde olması gereken bu insanlar, komşusu açken kendileri tok yatamazlar. Bir zulme uğradıklarında birlik olup karşı dururlar. Yaşadıkları zulüm ve ateş çemberinden kaçıp kendilerine sığınan kardeşlerini kovamazlar. “Biz” olma bilinciyle hareket ederler. Birbirlerine ve yeryüzüne bu nazarla bakarlar.

Namazlarında bu bilinçle yüreklerini birbirlerine yaklaştırır, bu bilinçle kıyam ederler. Yeryüzünün en evrensel, renkli ve zengin insani eylemi olan haccı bu bilinçle eda ederler. Bu bilinçle, kazancın belli ellerde birikip dolaşmasını engeller ve zekât verir, infak ederler.

Mazluma, zorda ve darda kalana bu bilinçle el uzatırlar. Yeri geldiğinde, kendi nefislerini kardeşlerine feda ederler. Ayak takımı, baldırı çıplak olarak nitelenen, müstekbirler tarafından itilip horlanan, çeşitli nedenlerle küçümsenen mazlum ve mustazafları gördüklerinde gözlerini yummazlar, onlardan kaçmazlar.

Kardeşleriyle birlikte direnir, birlikte arınır ve birlikte yükselirler. Birlikte rükû edenler olarak görülürler. Kadın erkek herkese ihtiramda bulunurlar. Birinin ayağına diken batsa diğeri de bunu duyar, bundan etkilenir, bunu gidermek, engellemek için çırpınır. Vahşi kapitalizmin, kibrin, büyüklenmenin, toplumu birbirinden kopmuş zümrelere, kastlara bölmenin panzehri de bu bilinç ve duyarlılıktır.

Allah’a inandığını ve O’na ibadet ettiğini söylediği hâlde, yanında çalıştırdığı işçiyi açlıktan öldürerek otuz yıl sonra yiyeceği tatlının hesabını yapanları görüyoruz hâlâ toplumda. Günde belki beş vakit Maun Suresini okuduğu hâlde kıblesini paraya pula, borsaya hatta faize endeksleyenlerin arasındayız. Ölçüyü ve tartıyı denk tutmak, geniş anlamıyla kimin, kaç kişinin aklına geliyor? “Bankaların mabet, paranın mabut” olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Zulmü ve sömürüyü yoğunlaştıranların, infaktan kaçınanların, yardımda/gözetmede öncülük etmek yerine yetimi öksüzü itip kakanların hiç azımsanmayacak bir kısmı şu “namazlarından gafil olanlar” değil midir? Bir takım elbise almak için elli tane mağaza gezenleri, tesettür defilelerini hiç kaçırmayanları, teravih namazı kılarak daha fazla pirim toplamak için “jet gibi imam” arayanları, şatafatlı iftar sofralarında kuş sütünü bile eksik etmeyenleri, sadece “bekçi, muhasip ve memur” olan bir ilaha iman edenleri; insanların döktüğü gözyaşından bile bir rant, çıkar umanları hayır için yarışta, adanmışlıkta ne kadar görebiliyoruz? Allah mı daha sevimli gerçekten; yoksa eşler, evler, kesata uğramasından korkulan ticaret mi? Sahi kimler taşlıyor Şuayb’ı?

Oysa şu yeryüzü konukluğunda dünyevi engelleri ve ayrımları aşarak Müslümanca yaşamaktan, Müslümanlarla birlikte olmaktan; bütün insanlığı diriltecek bir kardeşlik iklimi yeşertmekten daha güzel bir şey var mıdır?