İstikbar Kâfirlere mi Hastır?

Mustafa Siel

Mü'min Suresi’nde, kitaba dayanmaksızın Allah’ın ayetleri hakkında tartışanların (cedel), asla erişemeyecekleri bir büyüklenme hırsı (kibr) peşinde oldukları; bu kibrin onları, ayetler hakkında desteksiz ve delilsiz (sultan) tartışmaya sevk ettiği belirtiliyor. (Mü’min, 40/56) Bu tiplerden Allah’a sığınılması (esteız billah) tavsiyesi üzerinde de durulmaya değer. Malum, şeytandan Allah’a sığınmamız gerektiği de aynı ifade ile (euzü billahi) vurgulanıyor. Bir sonraki ayette ise göklerin ve yerin yaratılışının, insandan çok daha büyük (ekber) olduğu, insanların çoğunun bunu bilmediği açıklanıyor. (Mü’min, 40/57)

Hac Suresi’nde, inkârcıların, büyüklenmelerinden dolayı hakkı kabule karşı böğürlerini büktükleri, yani hakka karşı iç dünyalarını kapattıkları, hakkı duymak bile istemedikleri; netice olarak da kendileri haktan sapmakla kalmayıp, kendilerine uyanları da haktan, Allah’ın yolundan saptırdıkları açıklanmaktadır. (Hac, 22/8-9) Bu tipler için dünya hayatında bir aşağılanma, rezillik, kıyamet gününde ise ateş çukuru azabı olduğu da ayette belirtiliyor.

Zihrettiğimiz ayetlerde, sağlam bilgisi (Allah’tan gelen ilim, vahiy) olmaksızın Allah ve ayetleri hakkında tartışanların, niçin böyle yaptığı da açıklanmaktadır. Temel neden, bu tiplerin, hakkı arama derdinde değil; kendilerinin büyüklüklerini ispat hırsında (kibir-istikbar) olmalarıdır. Bu nedenle, hakka karşı böğürlerini bükerler; yani kendilerine söylenen iman hakikatleri hakkında hiç düşünmezler. Kendileri haktan mahrum olmakla kalmaz, büyüklüklerini ispat için girdikleri mücadele gereği, ulaşabildikleri insanlara da hakkı yanlış gösterip, kendilerini hak ile birlikte göstermek suretiyle; kendi büyüklüklerini ispata çalışır ve böylece kendilerine uyan kimseleri de haktan alıkoyarlar. Böyleleri için dünyadaki rezillik, Mü'min Suresi’nde açıklanan, asla ulaşamayacakları büyüklüğe erişme peşinde koşup da ulaşamamanın verdiği tatminsizlik ve iç daralması gibi psikolojik sıkıntılar olsa gerektir.

Bu ayetlerdeki büyüklenmenin, kâfirlerin ileri gelenlerinin temel vasıflarından olduğu açıktır. Peki, sadece kâfirler için mi söz konusudur büyüklük hevesi/hırsı, Müslümanlar için böyle bir heves söz konusu olamaz mı? Ayetlerde dikkat çekilen sıfatların benzer tezahürleri, İslami kimlik ve dava sahibi kişilerde görülemez mi? Allah ve ayetleri hakkında yapılan tartışmalarda saf/halis bir Allah rızası mı söz konusudur her zaman?

Kanaatimce ayetlerde zikredilen durum, değil cahil ya da sıradan Müslümanlar için, tevhidî anlayışa sahip Müslümanlar arasında bile söz konusudur. Bu büyüklenme hevesi belki de tevhidî İslami hareketin en önemli sorunlarından birisidir. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde, cahilinden âlimine büyüklük hırsının temelde aynı olduğunu, sadece büyüklenilecek unsurların değiştiğini söylemek mümkündür.

Kâfirler, küfürleriyle büyüklenmeye çalışırken, cahil ya da sıradan Müslümanlar sahip oldukları dünyevi imkânları, ırkları, devletleri ile büyükleniyor. İslami dava sahibi olan Müslümanlar ise mezhepleri, meşrepleri, tarikatları, ekolleri, bilgileri, liderleri, liderlikleri, amelleri vs. ile büyüklenmeye çalışıyor gibiler, kâfirlere ve diğer Müslümanlara karşı. Meşrep meşrebe, ekol ekole; meşrep ve ekol içinde, klikler kliklere, liderler liderlere, kişiler kişilere… Sanki Allah’ın ayetleri hakka ulaştıran işaretler olmaktan çıkıyor, büyüklenme aracı oluyor kişilerin, ekollerin ellerinde zaman zaman.

Hiç kimse büyük değil oysa, herkes küçük iken büyük olan sadece Allah’tır. Lakin elde tesbih, anlamını bilerek ya da bilmeyerek, binlerce kez “Allah-u Ekber” demekle bu gerçek idrak edilmiş olmuyor. Ya da elleri kaldırıp, “Allah-u Ekber” diye slogan atmakla da bitmiyor bu iş. Kişi, devlet, ülke, ırk, cinsiyet, mezhep, meşrep, cemaat, bilgi vs. her açıdan ele alınmalı büyüklük konusu. Allah’ın büyüklüğünü idrak, kendi küçüklüğünü idrak etmekle anlam kazanıyor. Allah'ın her türlü eksiklikten münezzeh oluşu, kendi eksiklerinin farkına varmakla anlam kazanıyor. Kendini bilmeyen, Rabbini bilebilir mi? Kibirle iman bir araya gelebilir mi?

Başkalarına karşı tekbir getirerek sadece Allah’ın büyük olduğunu haykıran Müslüman, kendi nefsine karşı da aynı tekbiri getirebiliyor mu? Tekbir getirirken, kılıcımızı herkese vuruyoruz da kendimize, nefsimize de vuruyor muyuz? Hiç muhasebe ettik mi kendimizi, bizde yok mu kibir, istikbar, büyüklenme hırsı?

Muhasebe yapıp, dünyevi imkânlar (mal, mülk, mevki vs.) açısından kibrimiz olmadığı konusunda netleştik, emin olduk diyelim. Peki, Müslümanlığımız, meşrebimiz, ekolümüz, liderimiz, cemaatimiz, takvamız, ilmimiz, liderliğimiz vs. hususlarda da yaptık mı bu muhasebeyi? Yoksa Haşr Suresi’nde kınananlar gibi mi durumumuz; Allah’ı unuttuk, insanlara, tribünlere oynuyoruz da Allah da bize nefislerimizi mi (kendimizi hesaba çekmeyi, kendimizi bilmeyi mi) unutturdu? (Haşr, 59/18-19)

Elbette direkt Allah’a karşı bir büyüklenmeden bahsetmiyorum. Kâfir ya da mü’min, diğer insanlara karşı bir büyüklenme söz konusu olan. Zaten kâfir de direkt Allah’a karşı büyüklenmiyor ki, insanlara karşı büyüklenmesi küfre itiyor onu ve neticede Allah’ın ayetlerine, Allah’a karşı büyüklenmiş oluyor. Tıpkı Âdem’e karşı büyüklenen şeytanın, secde emrine boyun eğmeyerek Allah’a karşı büyüklenmiş konuma düşmesi gibi.

Mü'min direkt Allah’a karşı büyüklenemez, bu malum. Ateist olmayan kâfir, şirk koşarak da olsa kendince bir Allah inancına sahip olduğundan, Allah’a karşı direkt büyüklenemez. Ateist olansa, (sözle de olsa) Allah'ın varlığını kabul etmediğinden Allah’a karşı büyüklenmesi söz konusu olamaz. Temel sorun, direkt Allah’a karşı büyüklenme değil, diğer insanlara karşı büyüklenme ve bu büyüklenmenin sonucu; Allah’ın dinine teslim olmama, yani İslam olmama sorunu aslında.

A’raf Suresi’nde anlatılan yaratılış kıssasını okumadık mı? Kendisine verilen Âdem’e secde emrini, kendisinin ateşten olduğundan dolayı Âdem’den büyük olduğu iddiasıyla yerine getirmeyen şeytan, Allah’a karşı mı yoksa Âdem’e karşı mı büyükleniyordu? (A’raf, 7/11-25) Allah’ın büyüklüğünü mü yoksa Âdem’in kendisinden büyük oluşunu mu inkâr ediyordu? 20. ayette anlatıldığı üzere, Âdem ve eşini ağaçtan yerlerse melik ve ebedi olacakları, yani şimdiki durumlarından daha büyük olacakları yalanıyla aldatmadı mı?

Mü'min Suresi’nde ve Hac Suresi’nde kınanan kişiler, eğer vahiy Muhammed (s)'e değil de kendilerine, kabilelerine gelmiş olsaydı, o zaman da reddedecekler miydi vahyi ve peygamberliği? (Mü’min, 40/55-60; Hac, 22/8-9) Peygamberimize karşı çıkan Mekkeliler ile Taiflilerin inkârı, direkt Allah'a karşı mıydı yoksa kendilerinin kabile ve kişi olarak büyük olduklarını düşündüklerinden, Peygamberimizin kendilerinden olmayışına tepkinin neticesi mi? Sırf kabilevi ve kişisel kibirleri nedeniyle inkâr ettiklerini, bizzat Allah bildirmiyor mu? (Zuhruf, 43/29-32)

Mekke’de Peygamberimizin risaletini kabul etmeyen Hanifler olmadı mı? O Hanifler ki, İbrahim dini üzere tevhid va ahiret bilincine sahiptiler. Peygamberimize iman etmemeleri kibirden başka ne ile izah edilebilir? Medine’de, rahip olarak anılan Hıristiyan Ebu Amir'in Peygamberimizin risaletini kabul etmemesinin temel etkeni Hıristiyan olması mı yoksa büyüklük hırsı mı idi? Yine Medine’de Peygamberimize iman etmeyen Yahudi din adamlarının iman etmemelerinin temel saiki kibir değil miydi? Hakkı duyunca ağlayarak secdeye kapanan Ehl-i Kitab mensuplarında kibir olsaydı böyle yaparlar mıydı? (İsra, 17/107-109) Müslümanlara yakın olan Hıristiyan din adamlarının bu yakınlıklarının sebebinin büyüklenmemeleri (la yestekbirun) olduğu ifade edilmiyor mu? (Maide, 5/82)

Maide Suresi’nde anlatılan, Âdem’in Allah’a kurban takdim eden iki oğlu kıssasını tekrar okuyalım. Katil olan kardeşin büyüklenmesi Allah’a karşı mı yoksa kardeşine karşı mı? (Maide, 5/27-31) Ehl-i Kitab’ın kendilerine gelen ilmin ardından, aralarındaki bağyi (çekememezlik) nedeniyle ihtilafa düşmelerinin temelinde kibir yok mu? (Şura, 42/14) Ayete dikkat edelim, kesin bilgiye (ilm) rağmen bir ihtilaftan bahsediyor; zannî bilgilerden kaynaklanan bir ihtilaftan değil. Burada düşünelim, Peygamberimizin ardından sahabe arasında ortaya çıkıp, Muaviye’nin saltanatının ortaya çıkmasına sebep olan ihtilafların temelinde ilimsizlik mi, yoksa en temel saiki kibir olan bağyi mi var acaba?

Maalesef İslam tarihi boyunca ve günümüzde, İslam adına, Allah adına, meşrepler, mezhepler, ekoller adına büyük kibirler dolaşmış ve dolaşıyor meydanlarda. Cahiliye de mevcut kabile, şehir, kişi vs. adına olan kibirlerde devam ediyor açıkça ya da gizlice. Ama kibir sadece bunlarda, malda, mülkte, tahsilde vs. olmuyor. Geçmişte ve günümüzde dindarlık, dinî bilgi, takva, amel, liderlik vs. kibir vesilesi olabiliyor ve hatta maalesef çok büyük nispette oluyor.

Kanaatimce tevhidî İslami kesim de bu kibirlenmeden büyük nispette payını alıyor. Elbette bizim kesimde mal, mülk, tahsil, ırk, mevki, makamla kibirlenme gibi açıktan olmuyor bu kibirlenme. Çünkü biliyoruz, bunların kibir olduğunu; hissetsek bile içimizde bunlardan dolayı bir kibir, saklıyor ya da temizlemeye uğraşıyoruz. Lakin diğer ekollere karşı kendi ekolümüzle, ekolümüzün kapsamındaki diğer cemaatlere karşı kendi cemaatimizle, cemaatimiz içindeki diğer kliklere karşı kendi kliğimizle, kliğimiz içindeki arkadaşlarımıza karşı ise kendi nefsimizde var vehmettiğimiz (ilim, kişilik, dürüstlük, çalışkanlık vs.) “büyük özelliklerimiz”le çoğu zaman farkına bile varmadan kibirlenebiliyoruz.

Oysa birbirimizden çok farkımız yok. Velev ki olsa bile farkımız, her birimizin artıları ve eksileri, gerçekten üstün yönleri ve zaafları var. Bunları bir araya getirerek, o zaman bir şeyler olabiliriz aslında, büyüklenmemek kaydıyla. Hani bir kör, bir topal, bir sağır bir araya gelmişler de eksiklerini tamamlayacak tam bir adam gibi hareket edebilmişler ya, işte öyle! Ya da çocukluğumuzda okuduğumuz bir masal vardı ya; ihtiyarladığından dolayı sahiplerinin azıttığı kedi, köpek, eşek ve horoz bir araya gelip; haydutların oturduğu evin penceresine büyükten küçüğe doğru üst üste çıkıp, hep beraber var güçleriyle bağırıyorlardı da onları büyük bir canavar sanan haydutlar kaçınca, onların evlerine ve mallarına konuyorlardı, onun gibi hani.

Lokman Suresi’nde Lokman’ın oğluna olan öğütlerini okumadık mı hiç? Hani küçümseyerek insanlardan yüz çevirme, böbürlenerek yürüme, çünkü Allah kendini olmadığı yerlerde hayalleyerek bir şey sanan ve bu sahte büyüklükleri ile böbürlenenleri sevmez diyor ya 18. ayette. Yürüyüşünde orta ol, sesinin tonunu gereğinden fazla yükseltme (ki bu hareketler büyüklenmenin tezahürleridir) diyor ya 19. ayette. (Lokman, 31/12-19)

Peki, niçin büyükleniyor, niçin büyük olmaya çalışıyoruz ki? Tek gerçek büyük olan Allah’ın büyüklüğü yetmiyor mu bize? Her şeyimizi O'na borçlu iken, her daim O'na muhtaç iken, kibirlendiğimiz şeyleri O bize vermiş iken, mutlak manada tek ihtiyaçsız (ğani) olan Allah’a her zaman ve her şeyde muhtaçlar (fakir) durumunda iken; niye ille de büyüklenmeye, büyük olmaya çalışıyoruz? Oysa Zariyat Suresi’nde demiyor mu Yüce Allah, ben sizi bana ibadet/kulluk edin diye yarattım diye. (Zariyet, 51/56) Büyük olan kul (abd) olur mu? İslam teslim olmak değil mi Allah’a, büyük olan teslim olur mu? Kulluk acziyetten kaynaklanır, aksini iddia edenler olsa bile, aciz ve muhtaç olan biz insanlar birer kuluz. Bu kulluğumuzu kabul eden (iman) ve bu gerçeğe teslim olan (İslam) bizler, kâfirlerin aksine bu kulluğumuzu teyit etmişken üstelik niye kibirleniyoruz birbirimize karşı?

Kime neyi ispatlamaya çalışıyoruz? Büyüdüklerini ispatlamaya çalışan çocuk ve gençlerin, aşağılık kompleksi içinde olanların gülünç kaprislerini andırıyor bu çabalarımız. Oysa kendisinin farkında olan, kendisinin artı ve eksilerini bilen kişi, hiç girer mi bu çocukça çabalara, hiç kendini ispatlamaya çalışır mı? Boşuna dememişler, kendini bilen (acziyetini, haddini bilen), Rabbini bilir diye. Yoksa Alak Suresi’ni okumadık mı hiç; insanın acziyetini unuttuğunda (istiğna), hakkın sınırlarını aşacağını (tuğyan) anlatmıyor mu ayetler? Büyüklenmeyen ile büyüklenenin durumuna misal vermiyor mu bu ayetler? Secde et ve yaklaş demiyor mu? Secde, acziyetin ve kulluğun, haddini bilmenin ve büyüklenmemenin tezahürü aslında. Demek ki secde etmeyen yaklaşamıyor, yakınlaşamıyor Allah’a. Tıpkı Âdem için secde etmediği için, değil yakınlaştırılmak, uzaklaştırılan ve kovulan şeytan gibi.

Hucurat Suresi üzerinde de düşünelim. Müminler kardeşse, kardeş kardeşe karşı büyüklenebilir mi? Kadınlar kadınları küçümseyebilir mi? (Hucurat, 49/10-13) Peki, insanların eksiklerini araştırma (tecessüs), kötü zanda bulunma ve gıybet kendini büyük görmenin tezahürleri değil mi aslında? Irkla, ülkeyle, aşiretle büyüklenmek zaten tartışılmayacak yanlışlar. Peki, mezhep, meşrep, ilim, önderlik, cemaat, takva vs. ile açıktan ya da gizlice büyüklenmek?

Gizlice büyüklenmek ifadesi üzerinde durulmalı. Yazının girişinde Allah’ın ayetleri hakkında ilimsiz tartışanlar, açıktan mı yoksa gizliden mi büyükleniyorlardı? Büyüklenmenin her zaman açıktan mı olması gerekiyor? Dikkatli gözlemlersek, açıktan büyüklenenler, cahillerdir genelde. Bilgili olanlar ve eğitim görenler, gizlice, dolaylı kibirlenirler. Ben büyüğüm demezler, karşısındakinin kendi büyüklüğünü fark ve kabul etmesi için uğraşırlar. Tevhidî kesimde -bilgili ve eğitimli olduğuna göre- genelde açık büyüklenme değil, yukarıdaki ayetlerde belirtilen kâfirlerin durumu gibi dolaylı büyüklenmenin daha baskın olması söz konusu olacaktır. Tabi, bilgisi ve eğitimi az olan kesimlerde (mesela tasavvuf çevrelerinde) açıktan kibirlenme de söz konusu olabilecektir.

Tevhidî kesimde dünyevi imkânlarla kibirlenmenin çok fazla olması, olsa bile çok fazla zararının olması söz konusu olmayacaktır. Asıl, imani ve İslami değerler yönünden dolaylı kibirlenme söz konusu olacaktır ve olmaktadır. Çoğu zaman, bu şekilde kibirlenenler farkında bile olmamaktadırlar durumlarının. Çünkü kalp hastalıkları, nefis tezkiyesi konularında bilgisizlik ve bilinçsizlik söz konusu. Bizler daha bu konulara vakıf değiliz ki, kendimizi bu konularda muhasebe edebilelim.

Bu gözlemler çok ağır bulunabilir. Lakin gözlemleyelim kendimizi ve çevremizi. Müslümanlar arasında imani ve İslami değerlerle takva ile dolaylı büyüklenme söz konusu olmuyor mu? Hâlbuki Allah indinde tek kıymet ölçüsü takvadır. (Hucurat, 49/13) Dolayısıyla ilim ve zahiri amel yönünden diğer Müslümanlardan daha iyi durumda olmak, takva açısından daha üstün olduğumuz anlamına gelmez.

A’raf Suresi’nde anlatılan ve Belam olarak yorumlanan “ilim sahibi” kulun durumunu hatırlayalım. (A’raf, 7/175-178) Bu ilim onun takvasını mı yoksa fücurunu mu artırdı? Biliyoruz ki, Medine’deki münafıklar istemeyerek de olsa namaz kılıyor, zekât veriyor ve cihada katılıyorlardı. Demek ki ilim ve zahiri amel Allah katında bir kıymet ifade etmiyor. İlmin imana, amelin halis niyet kökenli salih amele dönüşmesi, yani takva gerekiyor Allah katında kıymet kazanabilmesi için. Buna rağmen, hadi ilim ve amel yönünden büyüklendik diyelim, takva yönünden büyük olduğumuzu nereden biliyoruz? Kişilerin takvasını Allah’tan başka kim bilebilir? Değil başkasının takva seviyesini tespit, kendi seviyemizi tespit edebiliyor muyuz? Farz edelim ki tespit ettik kendimizin ve başkalarının takva seviyesini, gerçek takva sahibi bir muttaki; kendisini takvasıyla üstün görür, takvasıyla büyüklenir mi? Takvayla kibir beraber bulunabilir mi?

Kendisinin ıslahatçı olduğunu iddia edip, iktidara gelince fesat çıkaran, Allah’tan sakın deyince izzet (güç, ezici iktidar) hastalığına tutulan kişiyi de hatırlayalım. (Bakara, 2/204-208) Bu tip elbette direkt Allah’a karşı izzet iddiasında değil, bilakis diğer insanlar üzerinde otorite olmak istiyor. Kendisini buna layık görüp kibirlenirken, diğer insanları ise maraba gibi görüyor, küçümsüyor. Bu tipe ait vasıfların bizlerde olmadığından emin miyiz? Kendini tevhid ve Kur'an ehli gören bizler, 207 ve 208. byetlerde anlatılan tip gibi olmalı değil miyiz? Kendini nefsinin hevasına, kibre kaptıran değil, bilakis kendini/nefsini Allah rızası için harcayan; diğer mü’minlerle beraber, kendisini farklı görmeden Allah’a teslimiyete giren tip gibi. Aksi halde, kendimizi başkalarından farklı ve üstün görürsek, açık düşmanımız olan şeytanın adımlarını takip etmiş olmaz mıyız? Bakara Suresi’nde buyurmuyor mu Yüce Allah, şeytanın adımlarını takip etmeyin, o sizin için açık bir düşmandır diye? (Bakara, 2/168)

Burada çok önemli bir hususa dikkat edelim: Kibirlenmek, her bir insanın kendisi ile Rabbinin arasında cereyan eden bir husus olup, her bir insanın kendi muhasebesini kendisinin yapabileceği bir durumdur. Dolayısıyla, başkalarının kibriyle uğraşmakla sorumlu olmadığımız gibi, başkalarının kibrini tespit ve tedavi gibi bir hakkımız da yok. Nasıl ki peygambere düşen tebliğse ve zorlama hakkına sahip değilse; insanlara sadece bu konuda fikrimizi ifade edebiliriz.

Öncelikle kendi muhasebemiz önemlidir, kendimizi muhasebe etmeliyiz. Çünkü kendi kibrimizden, bu kalp hastalığından nefsimizi tezkiye etmeden direkt sorumluyuz ve bu konuda kaçışımız yok. Bu konuları gündeme getirmek ve hatırlatmak ise diğer Müslümanlarla alakalı sorumluluğumuzdur. Her bir Müslüman kendini tezkiye etmekle sorumlu iken; diğer Müslümanlar hakkında kibir ve diğer kalp marazları konusunda hakkı ve sabrı tavsiye, emri bil maruf ve nehyi anil münker vs. bağlamlarında sorumludur. Zaten hiç kimsenin kibrini tespit etmemiz mümkün olmadığı gibi, kibirli olanları da tezkiye etmemiz mümkün değildir. Nitekim Peygamberimizin de bu konumda olduğu bildirilmiştir. (Âl-i İmran, 3/164)

Kibirlenmek konusunda dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da kibirlenmeyeceğiz diye, Allah’ın ve dininin büyüklüğünü ayaklar altına almamak gerektiğidir. Yani, büyüklenmeyeceğiz ama Allah’ın ve dininin büyüklüğünü göz ardı etmeyeceğiz, bunu ilan ve tebliğ edeceğiz. Lakin Allah’ın dini ile kendimiz arasındaki ayrımı unutmamalıyız. Büyük olan Allah’tır, kitabıdır, dinidir, emir ve yasaklarıdır. Bunlara aykırı olan dinler, mezhepler, meşrepler, tarikatlar; aykırı oldukları her alanda küçüktürler. Lakin biz hakkı savunuyorsak ve temsil ediyorsak bile, hakka ait olan büyüklüğü kendimize ait görmemeli, onu bir emanet ve temsilci olarak temsil ettiğimizin; yani bir nevi emanetçi olduğumuzun her zaman bilincinde olmalıyız. Gerçek mü'minlerin diğer mü'minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı (gerektiğinde) ezici olmaları üzerinde durulmalıdır. (Maide, 5/54)

Kibrin olduğu yerde kardeşlik olmaz, barış (silm) olmaz, vahdet olmaz. Tevhid nasıl ki Allah’ın birlenmesi ise tevhidin sosyal gereği olan ümmetin vahdeti (bir ve bütün olması), kibirli mensuplarla asla mümkün değildir. Çünkü her türlü birliktelik ancak karşılıklı ihtiyaç duyma ile söz konusu olabilir. Büyüklenen birisi, zaten kimseye ihtiyaç duymuyor, en azından büyüklendiği konuda ihtiyaç duymuyor demektir. Bir aileyi aile yapan nedir? Aile fertleri birbirine ihtiyaç duymasalar aile oluşur mu, bir şekilde oluşsa bile devam eder mi? Devam etse bile ne derece aile olur?

Devletler niye oluşur, insanlar ihtiyaç duymasalar devletler oluşur mu? Niye birilerinin emri altına girmeye, hükmedilmeye razı oluyor insanlar? Devletlere ihtiyaç kalmasa, devletler devam edebilir mi? Sağlıklı devlet yapılarında, kişi ve kurumların birbirlerine karşılıklı ihtiyaç duyması söz konusu değil mi? Türkiye’de olduğu gibi, bazı kurumların kendilerini diğer kurumlardan büyük görüp onları vesayet altına almaya çalıştığı devletlerde, ne kadar sağlıklı yürüyor devletin işleyişi? Daha da kötüsü, o kurumların aslında küçümsedikleri kurumlardan daha kötü durumda olmaları, devletin durumunu daha da kötüleştirmiyor mu?

Kibir üzere kurulan yapılar, firavni yönetimler ile tasavvufi cemaatlerdir. Her iki yapıda da birilerinin büyüklenmesi, diğerlerinin küçüklenmesi ve tarafların karşılıklı kabulü söz konusudur. Yani Firavun’da olduğu gibi maddi anlamda, tasavvufi yapılarda olduğu gibi manevi anlamda rabliğin kabulü söz konusudur. Malum Tevbe Suresi’nde ahbar ve ruhbanlarını rabler edinen Ehl-i Kitab’dan bahsediliyor. (Tevbe, 9/31) Yine Zuhruf Suresi’nde Firavun’un kavmini hafife aldığı, kavminin de bunu kabullenerek ona itaat ettiği anlatılıyor. (Zuhruf, 43/54) Tevhid dini olan İslam’da her türlü birliktelik, sadece Allah’ın büyüklüğü ve mutlak otoritesi ve mensuplarının eşitliği anlayışı çerçevesinde oluşabilir, ancak bu durumda tevhidî bir birliktelik olur. Aksi halde tevhid görünümü altında bir şirk yapısı oluşur. Nitekim günümüz Türkiye’sinde buna misal olabilecek büyük bir yapı gösterilebilir.

Tevhid eksenli bir vahdet, tüm mensupların her türlü kibirden sıyrılabildikleri nispette mümkündür. Tıpkı hacda yapılan tavaf, say, Arafat’ta vakfe ve iniş gibi ritüellerde olduğu gibi. Merkezde Allah ve tüm mü'minler eşit kullar olarak bir araya gelmiş, kulluklarını sunuyorlar Allah’a. Herkes kulluğunu sunma derdinde, kimse kimseyle ilgilenmiyor, büyüklüğünü göstermeye çalışmıyor. Peygamberimizin ashabıyla ilişkisini, onlarla istişare edişini, onların iyi bildikleri her hususta onlara tabi oluşunu hatırlayalım. Bugün hangi cemaat lideri, Peygamberimiz gibi istişare ediyor, onun kadar tevazulu?

İslam’ın temelinde tevhid, Allah’ın tek ilah oluşu mevcut. Tevhid de kaçınılmaz olarak, tüm Müslümanların tek bir ümmet olmasını, yani vahdeti gerektiriyor. Vahdet ise bir, iri ve diri olmakla neticeleniyor. (Enbiya, 21/92-93) Peygamberimizin peygamberliği ve takip eden ilk iki halife döneminde bunun pratiğini görüyoruz. Sonra, vahdet bozuluyor, birlik gidince, irilik ve dirilik de gidiyor. Niye?

Elbette pek çok sebebi var bunun. Bu yazıda ele aldığımız kibir sebeplerden birisi, ancak çok önemli bir sebep. Kibrin tabi bir sonucu, Müslümanların birbirlerine ihtiyaç duymaması, yani istiğna. Nasıl ki aile fertlerinin birbirlerine muhtaç oldukları bilinci dumura uğrayınca aile zayıflıyor ve bozuluyorsa, nasıl ki bir ülke halkı, birbirlerine ve devlete ihtiyaçları konusunda bilinç bozumuna uğrayınca, devlet yönetimi bozuluyor ve devlet zayıflıyorsa; Müslümanların her birinin her birine ihtiyacı olduğu ve her bir Müslümanın birbirleri için vazgeçilmez olduğu bilinci ortadan kalkıyorsa birlik zayıflıyor; birbirlerine daha çok ihtiyaç duyduğunu düşünenler arasında, klikler ve gruplar oluşuyor. Nitekim dinlerini parçalayıp, kendi din anlayışları ile şımarıkça bir sevinç duyan hizipler böyle oluşmuyor mu, hiziplerin oluşmasında temel etken kibir değil mi? (Rum, 30/32) Hizipleri oluşturan ihtilafın, kesin bilgiye (ilm) rağmen, aralarındaki bağyi (temel saiki kibir olan çekememezlik) nedeniyle oluştuğu bildirilmiyor mu? (Şura, 42/14)

Hizipler de zamanla başka hiziplere ayrılıyor; sonra ayrılanların içinde de aynı süreç durmaksızın tekrarlanıyor ve zamanla tüm fertler yalnız kalana dek sürüyor bu süreç. Maddi ya da manevi yönlerden, ne kadar kuvvetli olursa olsun, bir fert ne kadar iri ve diri olabilir? Ya da fertleri ne kadar zayıf olurlarsa olsunlar, gerçekten bir olabilen bir topluluk karşısında, fertleri kuvvetli de olsa bir olamamış toplulukların durumu ne olabilir?

Hâsılı, üzerinde çokça durulması gereken bir konu kibir konusu. İmani, amelî, kişisel, toplumsal, cemaatsel çok büyük zararları var. Öncelikle gerçek bir kullukla taban tabana zıt, belki de boşa çıkarıyor iman iddiamızı, heba ediyor amellerimizi. Ulaşamayacağımız hevai hedeflerle heder ettiriyor ömrümüzü, parçalıyor aileleri, cemaatleri, toplumları, ümmeti ve insanlığı. Şeytanın oyuncağı haline getiriyor bizleri fertler ve birliktelikler bazında. Zaten şeytanın ilk mesleği, şeytan olmasına sebep olan temel etken değil mi kibir/istikbar? Peki, gereken önemi veriyor muyuz bu konuya? Teorik ve pratik olarak bu konuya hâkim miyiz? Kendimizin, cemaatimizin muhasebesini yapabiliyor muyuz bu alanda?