İslami Hareketlerde Birleştirici Unsur Olarak Arapçanın Merkeziliği

İkbal Sıddıki

Crescent / Ocak 2010

Çev: Barış Hoyraz

Ümmetin ve küresel İslami hareketlerin birliği 30 yılı aşkın bir süredir Crescent International’ın konusu olmuştur. Bu birliği etkileyen tehditlerden bahsettiğimizde özellikle iki şey üzerinde dururuz. Bunlar yapısal olarak İslam topraklarının sömürge ulus devletlere bölünmesi tehdidi ve iç tehdit olarak da mezhepçilik. Gerçek şu ki günümüzde İslam ümmeti farklı politik bağımsız devletlere ayrılmış durumdadır ve İslam tarihi boyunca mezhebi ayrılıklardan ve ihtilaflardan çok çekmiştir. 1400 yıl sonra Müslümanların birliğinin anahtarı acaba ne olabilir? Cevap aslında çok basit: Müslümanlar geçmişte ve gelecekte bir olduklarını ve olacaklarını hissetmelidirler. Ümmetin birliği konusu Müslümanların zihin dünyalarında her şeyden önce gelmelidir.

Elbette bir olma hissi ortak imana bağlıydı fakat Müslümanlarda kaybolmuştu. Tabii ki ayrılık daha başka faktörler tarafından da desteklenmiştir. Bunlardan en önemlisi politik gücün kaybedilmesidir. İslam toprakları daha önce parçalanmış, birkaç yüzyıldır olduğu gibi işgal edilmiş ve kuşatılmıştır. Ümmetin parçalanması sadece politik sebeplerden dolayı da değildir. Aynı zamanda ciddi düşünce ayrılıkları da söz konusudur. Bir zamanlar tüm dünyadaki Müslümanları birbirlerine bağlayan âlimlerin ümmetle bağla(ntıla)rı vardı. Bugün Müslüman toplumlar parçalanmış durumdadırlar ve Müslümanlardan daha fazla İngiltere, Fransa, Rusya gibi eski sömürge efendileriyle daha fazla etkileşim halinde bulunmaktadırlar. İletişim yolları Amerika’nın kültürel hegemonyasıyla yer değiştirmektedir. Aslında her şeyin üzerinde olan ve Müslümanları birleştirici bir faktör mevcuttur: Dil.

Mustafa Kemal, Türkiye’nin dilini batılılaştırarak İslami köklerinden kopardı. Arap alfabesini Latin alfabesiyle değiştirdi. Böylelikle gelecek nesillerin, ülkenin İslami mirasına erişmesini engelledi. Benzer politikalar diğer Müslüman ülkelerde de gözlendi (özellikle komünist rejimde yaşayanlarda). Dünyanın farklı yerlerindeki Müslümanların da benzer yollarla İslami kültürden uzaklaştırılmalarında Arapçanın etkisinin kırılması politikasının belirleyici olduğu bilinmektedir. İslam tarihi boyunca Arapça, ümmeti düşünsel ve kültürel olarak birbirine bağlayan bir ip gibiydi. Batı Afrika’dan Bosna’ya, Çin’den Endonezya’ya kadar uzanan bölgelerde hem ulema hem de avam için Arapça bilmek düşünsel bir üstünlüğün işaretiydi. Elbette Müslüman toplumların kendi dilleri vardı. Fakat Arapça, âlimler arasında evrensel bir dil olarak kullanılıyordu. Bir zamanlar Afrika’nın en önemli eğitim merkezi olan Timbuktu’da, yazmaların tamamının dili de Arapçaydı.

Seyyid Sıbğatullah (Medine’de yaşamış), Ahmed Sirhindi ve Şeyh Safiyyullah gibi Hindistanlı şahsiyetler, tüm dünyadaki âlimlerle Arapça konuşup yazarak irtibata geçmişlerdir. 1658'de Gucerat’ta doğmuş olan Nureddin er-Reynari, Açe’de tanınan bir âlim olmadan önce Hicaz ve Yemen’de öğrenimini tamamlamıştır. Biyografisi sömürgecilik çağı öncesinde İslam dünyasının farklı bölgeleri arasındaki düşünsel bağların güçlülüğünün bir göstergesi sayılabilir. Osman Dan Fodyo dünyanın her yerinden âlimlerle Arapçayı kullanarak görüş alışverişinde bulunmuştur. Hollanda’ya karşı cihad ilan etmesi, Güney Afrika’ya sürgün edilmesine yol açan Malay âlimi Muhammed Yusuf el-Mekeseri’de (1627–1699) Hindistan, Hicaz, Yemen ve Şam’da eğitim görmüştür. Daha sonra Endonezya’da ve 10 yıl da Sri Lanka’da bulunmuştur. Tüm bu ülkelerde yaşayabilmesinin sebebi de Arapçanın tüm İslam dünyasını birbirine bağlamasıydı. Daha yakın zamanda ise Arapçanın, Cemaleddin Afgani, Reşid Rıza, Hasan el-Benna, Ebu'l Al'a Mevdudi, Seyyid Kutub ve İmam Humeyni gibi şahsiyetlerin fikir alışverişlerini ve etkileşimlerini sağlayabilecekleri ortak bir dil olarak kullanıldığını görebiliriz.

Gerçek şu ki Arapça geçmişte İslam dünyası arasında sahip olduğu önemini yitirdi. Sadece Allah’ın göndermiş olduğu Kitab’ın, hadis ve fıkıh çalışmalarının dili olarak kaldı. Diğer düşünsel alanlarda Arapçadan daha fazla İngilizce gerekli oldu. Hatta bazı bilinçsiz Müslümanlar İngilizceyi ümmetin yeni ortak dili olarak ilan ettiler. Bunda elbette dillerinden dolayı ümmet içerisinde ayrıcalıklı bir konuma sahip olduklarını iddia eden bazı Arapların küstahlıklarının da etkisi oldu. Bundan daha önemlisi Türkiye'de Mustafa Kemal’den sonra gelen nesillerde olduğu gibi, Arapça bilgisinin kaybedilmesinin sonucu olarak Müslüman nesillerin İslami bağlarından da kopartılmaları sonucudur. Bu sütunun okuyucuları, belki de yukarıda bahsettiğim Müslüman şahsiyetlerin görüşlerinden daha fazla Batılı düşünürlerin görüşlerine aşinadırlar.

İngilizce ve diğer Batı dillerinin önemli olmasının mantıklı sebepleri mutlaka vardır. Fakat dilin toplumumuz üzerinde doğuracağı olumsuz sonuçları da bilinmek zorundadır. Bunlardan bir tanesi diğer dillerin ümmeti parçalayarak, Müslümanların ilgilerini bir zamanlar ümmetin olan Müslüman topraklardan, şu anda Batı’nın düşünce merkezleri olan Washington, Londra, Paris ve Moskova gibi merkezlere yönlendirmeleridir. Bir diğeri de Batılı dillerin, özellikle İngilizcenin, İslami bakış açısının marjinalleştirilmesinde maşa olarak kullanılmasıdır. Böylece Müslümanlar, Batılı fikir ve tutumlar tarafından kuşatıldı.

Bu problemin basit bir çözümü yoktur fakat kesin olan şey eğer mümkünse Müslümanların Arapça öğrenmeleridir. Müslümanlar şundan kesinlikle emin olabilirler ki eğer çocuklarına Arapça öğretebilirlerse, gelecekte Müslüman dünyasının herhangi bir yerinde kendilerini evlerinde hissedeceklerdir. İslami kurumlar da ümmetin bir arada olması için kullanılacak ağların tekrar kurulabilmesi için alınacak gerekli önlemleri iyi düşünüp tasarlamalıdırlar. Mümkün olan yerlerde İslami söylemin Arapça olması, İslam topraklarındaki düşünce ve İslami hareketlerle irtibatın kurulması gerekir. Bunun yanında Batı ülkelerinde veya Arap olmayan Müslüman ülkelerde bulunan İngilizce konuşan Müslümanlarla da iletişim sağlanmalıdır. Dinin ve yaşamın birleşmiş toplumu olan ümmetin geleceği için talepte bulunmalıdırlar.