İnanan ve inkılabın Ekmeği

Ali Değirmenci

-BİR-

-           ''Ben büyüyor muyum baba?" diye sordu çocuk.

Ayaklarının ucuna basıp boyunu yükseltmeye, yüksek göstermeye çalışıyordu. Annesinin kendisine aldığı başörtüsünü örtmeye, düzeltmeye uğraşıyordu bir yandan da. Ablalarını taklit ediyordu. Kimi zaman küçücük parmaklarını yumruk yaparak slogan atmaya çalışıyor, kimi zaman da gülümsüyor, yanakları çukurlaşıyor, kaşlarını çalıyordu.

-           "Büyüyorsun güzelim" dedi adam. "Yaşın da büyüyor, boyun da, Aklın da büyüyor, yüreğin de..."

"Yarın da büyüyor" dedi belli belirsiz. İmam-Hatip'te okuyan ve birkaç gündür okula alınmayan büyük kızına ve onun arkadaşlarına söylediği gibi:

"... Sizinle yarın büyüyor çocuklar! Evet, direnerek, denenerek yarını, yarınımızı, geleceğimizi büyütüyorsunuz siz. Ve siz onuru, cesareti, takvayı kuşandıkça gözlerde büyütülenler küçülüyor. Herşeye rağmen zulüm küçülüyor sizinle. Kamburlarımız, korkularımız, kaçlıklarımız küçülüyor..."

Elindeki gazeteyi bir kenara bıraktı. Başörtüsüne düzeltmesine yardım elli altı yaşındaki küçük kızının. Zihni. Kilab'ın pak âyetlerinin arasında, yüreği meydanlarda koşuyordu sanki...

-İKİ-

Anneydi. Kolay mıydı anne olmak?

Elbette üzülüyor, elbette yüreği yanıyordu. Onca emek vererek, sıkıntı çekerek büyüttüğü kızının başörtülü olduğu için üniversite kapılarından geri çevrilmesi zoruna gidiyordu. Üstelik üniversiteyi kazanan tek çocuklarıydı. O, Diş hekimliğini kazandığında sadece kendilerinin değil, bütün ailenin hatta sülâlenin, mahallenin gururu olmuştu. Bel bağlamışlardı ona. Geçinmenin bile zorlaştığı bu devirde kolay değildi okumak, üniversiteyi kazanmak. Herkes onu örnek gösteriyordu. Diğer iki oğlu okumamış, okuyamamıştı. Tam umutlandıkları, ailece kıvanç duydukları bir zamanda her şey daha başlamadan bitecek miydi?

Kaç gündür düşünüp duruyordu kendisinin kızına, kızının kendisine söylediklerini. Kendisi yumuşak davransa, alttan alsa bile babası hatla akrabaları ve komşuları epeyce üstüne gitmişlerdi kızın. Fakat kız başını açmamakla kararlıydı. Üstelik "direnmeliyiz" diyordu; "Bu bizim kimliğimiz, aç kalsak da onurlu yaşamalıyız" diyordu. Bunları duyunca ilk önce üstüne bile yürümüştü babası. Fakat bir kadındı, anneydi o. Hep iyiliğini düşünürdü evlâdının. Eli ayağı titriyordu, yüreğine korku düşüyordu kimi zaman. Televizyonda bile görmüştü kızını; bağırırken, polisle itişip kakışırken. Değişmişti kızı biraz son zamanlarda, O da kendisine anlatıyordu korkusuzca, ısrarla. Etkileniyordu doğrusu kızının söylediklerinden, onların doğru olduklarını hissediyordu. Fakat tek başına kalıp da düşününce çekiniyordu. Ürküyordu ister istemez.

İşte, sabahleyin erkenden gitmişti kızı yine. "Direniş"e gitmişti kendi deyimiyle. "Eylem"e gitmişti, "Kimliğini korumaya ve savunmaya..."

Gözlerini kızının resmine dikip düşündü kadın. Düşündükçe yüreği sadeleşti. gözleri ışıdı. İçindeki kötücül ejderin homurtusu bitti. Bileği kavileşti ve yüzü aydınlandı.

"Ben de katılmalıyım onlara" diyerek pardesüsüne sarılırken, eyleme katılmış gibi heyecan sarmıştı her yanını. Güzel bir duyguydu bu. Daha şimdiden kızından, televizyonlardan duyup öğrendiği sloganlar dökülüyordu dudaklarından. Evden çıkarken, arkasından seslenen komşuları duymuyordu bile...

-ÜÇ-

Daha yeni kadro almış, doktorasını bitirip çiçeği burnunda bir Yardımcı Doçent olarak göreve başlamıştı.

Bu kadar baskıyla, bu kadar yüzsüzlük ve dayatmayla karşılaşacağını, doğrusu, hiç beklemiyordu. Namaz kılıyor olması bile ne kadar göze batmış, ciddi bir problem olmuştu. Hele başörtülü kızlara iyi davranması, onlara yardımcı olmaya çalışması, Bölüm Başkanı'nı büyük bir panik ve telâşa sürüklemişti. Herkes üstüne gelmeye başlamıştı zamanla. Kimi nasihat ediyor, kimi aptallıkla suçluyor, kimi de açık açık tehdit ediyordu.

"Aydın, okumuş insanlara yakışan tavrın bu olmadığını düşünüyorum" demişti o da: "Bilimlerin en çetini insanın kendini bilmesi ve şerefli yaşamasıdır." Gözünün önünden ağlayan, mahzun bakışlar, duaya kalkan eller eksik olmuyordu hiç. Coplandıkça, itilip kakıldıkça büyüyen, güzelleşen, cesaret kazanan öğrenciler... Üstelik kendisinin İmam-Hatip Lisesi'nde okuyan küçük kızkardeşi daha geçen gün dövülüp sürüklenerek gözaltına alınmış; fakat korkup sinmek yerine eve bir kahraman gibi dönmüştü.

Masasını gözden geçirdi, eşyalarını topladı. Elindeki istifa dilekçesiyle odasından çıkarken bütün kamburlarının düştüğünü, içindeki fakir fakat onurlu çocuğun, binlerce akranı gibi kendisine gülümsediğini hissediyordu.

-DÖRT-

-           Kansızlık bu, şerefsizlik...

Kaç dakikadır söyleniyordu kendi kendine. Mobilyalarını yenilediği, bir sürü para harcayarak yeniden dizayn ettiği gözalıcı odası kendisine, dağlan engelleri aşmak istercesine büyüyen adımlarına dar geliyor, küçük kalıyordu.

Başörtülü olduğu için üniversiteye gidemeyen, okuldan uzaklaştırılan bir kız öğrenciye ikinci evlilik teklif eden, kendisi gibi zengin bir işadamı olan arkadaşına kızıyordu. Kendisine mi kızıyordu yoksa? Zamanla içinde büyüyüp serpilen, başkalaşan, her şeyi ticari eksende düşünmeye başlayan ikinci kişiliğine mi öfkeleniyordu?

-           Bir iki husus dışında benim ne farkım var ondan, onun gibilerden? Ben ne kadar insanım, ne kadar müslüman?

Oysa bir zamanlar ne kadar güzeldi... Zengin olmamasına rağmen ne kadar dirençli, ne kadar onurluydu. Üniversite yıllarını düşündü. Ev sohbetlerini, okuduğu kitapları. Dizboyu yoksulluk ve yoksunluğa rağmen paylaşmanın, bölüşmenin pekiştirdiği dostlukları. Sonra mezuniyetini, evlenişini, iyi para kazanmaya başlayışını... Dilinden, boğazından öteye geçmez hale gelen pek çok şeyi, süslü mazeretler ardına gizlenen kocaman iddiaları. Müslümanlara yardım edecek, kazandıklarını Allah yolunda harcamaktan çekinmeyecekti. Oysa şimdi eşiyle, çocuklarıyla bile arası bozuktu. Dergi çıkarmak için gelen azimli ama utangaç gençlere, yoksullara yardım etmek için yanına uğrayan müslümanlara, iş isteyenlere "Biz para babası mıyız kardeşim?" diye bağırmaktan bile çekinmediği günler olmamış mıydı? Hatta görünürde "kardeşim" dediği kimi müslümanları "sömürgenler" diye vasıflandırmamış mıydı? Ne kadar haklıydı dediklerinde? Her şey çabuk gelişmiş, ne çabuk değişmişti.

-              Namazları bile ara sıra kalıyorum artık!..

Gözlerinden birkaç damla yaş düştü masa takviminin üzerine. İrkildi, ürperdi. Onu kuşatmaya, boğmaya başladı sanki biraz sonra bu damlalar.

-           "Onlarla, o damlalarla yıkanmalıyım, arınmalıyım!" diye geçirdi içinden "Hesaplaşmalıyım... O damlalardan, o damlalara boğulan nicelerinden nice müslümandan, nice mazlumdan özür dilemeli, helâllik istemeliyim. Af dilemeliyim Rabbimden. Hani gücüm yettiğince Ebubekir olacaktım ben? Allah'ım. Allah'ım..."

-BEŞ-

Zaman çökenlerin, çözülenlerin yanında uyananları, silkinenleri de gösteriyor bize. Bir avuç insanla da direniş ayırıyor, ayrıştırıyor, arındırıyor. Zulüm ve baskıyla hep üstümüze üstümüze gelenler, küçücük çıngıların vicdanları ayağa kaldırmasa da katkıda bulunuyorlar aynı zamanda. Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer deviniyor aramızda. Yaşadıklarımız, Kitab'ın kavline uyduğunda umuda, inanca inkılâp ediyor. Zaafı, düşkünlüğü sadece Allah'a ve Rasulü'ne olanları; kim, nasıl, neyle satın alabilir ki?

İstikamet sahibi olan, direnişi ve adanmışlığı yükselten Allah bağlılarının birlikte büyütüp paylaştıkları o ışığı, o billurlaşan aydınlığı, o hayatı dönüştüren güzelliği görmüyor musunuz? Muhkem bir bilinç yumağı, bir umut harmanı gibi büyüyen o güzel çocukları, yarını, yarınlarımızı, geleceğimizi?

İnancın ve inkılâbın ekmeğine harlanmış/sevdalanmış o Bismillah boylu ekinleri, başakları, onurlu filizleri görmüyor musunuz?