IMF Vesayetine Devam

Halil Tunalı

Hükümetin Temmuz ayındaki en önemli gündemini memurlara yapılacak maaş zammı tartışmaları oluşturdu. Zaten kuruluşundan bugüne kadar asker zoruyla ayakta duran koalisyon hükümeti içinde yeni tartışmalar, anlaşmazlıklar alevlendi. Tartışmanın sebebi memur maaşına yapılacak zammın oranıydı. Koalisyonun büyük ortaklan ANAP ve DSP, oranın % 20'yi geçmemesinde ısrar ederken, küçük ortak DTP % 40'lardan bahsediyor, % 20'yi ise kesinlikle kabul etmeyiz diyordu. Sonunda büyük ortakların dediği oldu ve ilk üç ay için % 20, Ekim'de ise % 10'dan az olmamak kaydıyla ek bir zam daha yapılması kararlaştırıldı ve konu kapatıldı. Hükümet Nisan 99'da erken genel seçim kararı aldı ve Meclis 1 Ağustos itibariyle Ekim'e kadar sürecek tatile girdi.

Konu kapandı ama bu tabloda çelişkili noktalar kaldı. Bunlardan biri sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir partinin memura asgari düzeyde zam verilmesinde ısrar etmesine karşılık, sağ bir partinin % 40'lardan bahsetmesiydi. Yine popülizminden kimsenin şüphe etmediği ANAP'ın, hem de Nisan'da erken genel seçim karan aldıktan sonra % 20'de ısrar etmesi pek anlamlı görünmüyordu. Yoksa ANAP ve Mesut Yılmaz popülizmden ve koltuk sevdasından vazgeçip ülkenin çıkarlarını mı öncelemeye başlamışlardı?

DSP'nin ve özellikle de ANAP'ın % 20'de ısrar etmesinin ardında IMF ile yapılan anlaşma vardı. IMF ile hükümet-arasında Türkiye'yi yüksek enflasyondan kurtarmak ve düze çıkarmak için bir anlaşma imzalanmıştı ve anlaşma maddelerinden biri de memura verilecek zammın % 20'yi geçmemesiydi.

Peki IMF'nin isteklerini yerine getirmede hükümeti bu derece hassas davranmaya iten sebep neydi? Pek çok vukuatının yanında en son olarak da Asya Krizi'nden sorumlu olan IMF, aslında sabıkalı bir kuruluştu. Şu an özellikle Asya Krizi'nden dolayı itibarı müthiş bir şekilde sarsılmış bulunan IMF'nin Türkiye'den itibar görmesi ise oldukça düşündürücüydü.

Ne ilginçtir ki IMF de mevcut hükümete övgüler yağdırıyordu. Ortada sanki danışıklı bir dövüş vardı; zira mevcut hükümetin ekonomi alanındaki icraat tablosu başarılarla değil fiyaskolarla doluydu. Hükümet işbaşına geldiğinden beri faiz oranlan % 100'ü aşmış bulunan toplam 7.5 katrilyon iç borç almıştı ve bunların ayda 250-300 trilyon faiz ödemesi birikiyordu. Hükümetin ilk dört ayını rapor halinde açıklayan DPT (Devlet Planlama Teşkilatı)'nin verilerine göre Asya ülkelerine yapılan İhracat % 40 gerilemişti. İç borçların vadesi kısalıp faiz oranlan yükselmişti. Dış ticaret açığı büyüyor, ihracat azalıyor, ithalat artıyordu. Milli gelirin artış hızı yavaşlıyordu. 1997 sonunda 1473 dolar olan kişi başına dış borç 1509 dolara yükselmişti. Sendikaların hesabına göre asgari geçim standardı 1 Temmuz 98 itibariyle 188 milyona yükselmişti. Bu duruma göre memur maaşının giderleri karşılama oranı % 41'lerde kalmıştı. Tekstil ve otomotiv sektörü başta olmak üzere piyasalarda ciddi bir kriz yaşanıyordu, TL'deki erime ise sürüyordu. Kısacası tam bir kriz durumu söz konusuydu: Hükümet faizleri düşürse dövize hücum oluyor ve devalüasyon beklentisi artıyordu. Dövizin fiyatını arttırsa özellikle ithal mallar yoluyla enflasyon yükselme trendine giriyordu.

Tüm bu verilere rağmen hükümet başarılı bir icraat dönemi geçirdiğinde ısrarlıydı ve bu ısrarının arkasını bir dizi göstergeyle beslemeye çalışıyordu. Bunlardan biri hükümetin enflasyonu düşürmeyi başardığıydı. Oysa hükümetin başardığı, % 70 olarak devraldığı enflasyonu altı ay içinde müthiş bir performansla % 100'e çıkarmaktı. Şimdi ise IMF'nin verdiği desteğin oluşturduğu iyimser havayla enflasyonun birkaç puan düşmesini büyük bir başarı gibi göstermeye çalışıyordu.

İkinci gösterge ise büyüme hızının arttığıydı. Bu doğruydu, ama tek başına bir olumlu gidişat göstergesi sayılamazdı; zira büyüme hızıyla birlikte iç borç da 7.5 katrilyon artmıştı, üstelik faizleri % 100'ün üstüne çıkıp vadeleri kısalmış, ayda 250-300 trilyon iç borç faiz ödemesi yığılır hale gelmişti.

Döviz rezervlerinin şiştikçe şişmesi hükümetin bir başka övgü kaynağıydı. Döviz rezervleri 26 milyar doları aşmıştı. Bu da doğruydu ama kimin parasıydı bu? Yarıya yakını sıcak paraydı; yani vurgun için Türkiye'ye sokulup yüksek faizli devlet kağıtlarına, repoya veya borsaya yatırılan; gerekli kârı elde ettikten sonra çıkış için fırsat kollayan kapkaççı sermaye. Gecelik faiz oranlarının çok yüksek rakamlara ulaştığı Türkiye bir süredir yabancı yatırımcılar için bulunmaz bir pazar haline gelmişti. Ne var ki yatırımcılar Türkiye'ye üretime yönelik yatırım yapmaktan ziyade bu yüksek faiz fırsatlarından yararlanmak için geliyorlardı. Aylık net faizin % 6 olduğu bir ortamda Merkez Bankası gelecek iki ay için devalüasyon oranını aylık % 2.5 olarak ilan edince yerli tasarruf sahipleri bile yastık altındaki dövizlerini TL'ye çevirip faiz gelirine yatırmaya başlamışlardı. Dövizin nihai alıcısı da Merkez Bankası olduğundan döviz rezervleri şişmiştir. Ama bu ekonomideki doğal gelişim süreci içinde elde edilen bir rezerv değil, para politikalarının yol açtığı sağlıksız bir gelişimin ürünüydü, Böyle bir sermayenin varlığı ise bir ülke için istikrar değil tam tersine bir istikrarsızlık göstergesiydi. Nitekim şu an 60 milyar dolar döviz rezervi bulunan Amerikan ekonomisi 220 milyar dolar döviz rezervi bulunan Japon ekonomisinden çok daha sağlıklı ve İstikrarlı bir büyüme içinde bulunuyor. Uluslararası yatırımcılar cazip bir pazar gördüklerinde hemen oraya dalıyorlar, risk söz konusu olunca da hemen tası tarağı toplayıp soluğu dışarıda alıyorlar. İşte o zaman söz konusu ülke ciddi bir likidite kriziyle yüzyüze kalıyor. Son bir yılda Asya pazarlarında yaşanan benzer bir sıcak para kaybı yüzünden borsalarda işlem gören senetlerde tam 2 trilyon dolarlık değer kaybı oluştu. Son bir ay içinde İMKB'deki çalkalanma da benzer bir istikrarsızlığın göstergesi. Yaklaşık 800 puanlık yükseliş/düşüş/yükselişin yaşanması, ciddi bir krizin işaretlerini veriyor. Tam bu esnada IMF'nin Türkiye ile anlaşma yapmasının önemli bir sebebi de borsada yatırımı bulunan yabancı yatırımcılara kâr realizasyonunu gerçekleştirip ülkeyi terk etmek için yeterli süreyi kazandırmak; zira zamansız bir kriz borsa ve kamu kağıtlarında yatırımı bulunan yabancı yatırımcılara kârlarını realize edip ülkeyi terk etmek için yeterli süreyi vermeden onları gafil avlayacak ve kârlarının bir kısmını bırakıp ülkeyi terk etmek zorunda kalacaklar. Oysa krizden önceden haberdar olan yabancı yatırımcılar yavaş yavaş yatırım fonlarını ülke dışına çıkarma fırsatını bulacaklar. Nitekim şu an yabancı yatırımcıların borsadaki payı % 57'den % 49'a düşmüş durumda; yani kaçış başladı. Kısaca Asya Krizi'ne de yol açan sıcak paranın varlığı bir ülke için ne bir istikrar göstergesine de bir güvence.

Hükümetin kendi başarısına bir başka delili de IMF ile anlaşma yapıp kredi musluklarını açtırmış olması. Yapılan anlaşmanın temel amacı enflasyonu düşürmek. IMF'nin enflasyonla mücadele programının özeti ise şu: Enflasyonla mücadelede temel yöntem, kamu finansman açığının kapatılması ve toplam talebin düşürülerek ekonominin soğutulması. Bu gerçekleştirilirken kur istikrarının korunması gerekiyor. Eğer kamu finansman açığı, kamu giderlerinin kısılması ve vergi gelirlerinin arttırılmasıyla sağlanamıyorsa, borçlanmaya gitmek gerekiyor. Yerli tasarruf yeterli olmadığından, borçlanmanın kaynağı genellikle yabancı yatırımcılar oluyor. Merkez Bankası kaynaklarına, yani emisyona başvurulmuyor zira bunun enflasyonu daha da arttırıcı etkisi var. Yabancı kaynağınsa risk faktöründen dolayı maliyeti, yani faizi çok yüksek. Nitekim IMF ile imzalanan anlaşmanın en çarpıcı noktası da, 1999 yılında toplam dış borcun 105.3 milyar dolara çıkarılmasının hedeflenmesidir. İki yılda 20 milyar dolarlık büyük bir artış bu. Böylece dış borçların GSMH'ye oranı % 50'nin üzerine çıkmış olacak. Ödenmesi düşünülen faiz ise 25-30 milyar dolar kadar. Bu rakamlarla istikrara kavuşmak ve enflasyonu aşağı çekmek mümkün değil.

Açıldı denilen musluklardan boşalan krediler yatırıma dönüştürülmeyip çarçur edilince bir süre sonra faizi ana parayı geçen bağımlılık zincirlerine dönüşmekte ve her seferinde vadesi gelen borcu ödemek için yüksek oranlı ve kısa vadeli yeni borçlar alınmaktadır. Bir süre sonra alman yeni borçlar eski borcun faizini bile ödeyemez hale gelmektedir. Yıllardır hem Türkiye'de, hem de başka 3. dünya ülkelerinde bilfiil tecrübe edilmiş böyle bir metodla düzlüğe çıkmanın mümkün olmadığı bilinmesine rağmen niçin hala aynı yola başvurulur ve bu da büyük bir başarı gibi sunulur? Böyle yapılır, çünkü artık çökmek üzere olan ülke ekonomisini düzeltmek gerçekten çok zor bir iştir ve elini taşın altına sokmayı gerektirir. İyi niyet ve kararlılık da yetmez, sosyal ve siyasi istikrar da gerekir. Oysa böyle ülkelerde asker vesayeti hiç eksik olmaz. Ülkede sürekli bir istikrarsızlık vardır. Bu yüzden hükümetler mevcut politikalarla başarısız olacaklarını bile bile halka binbir vaadde bulunmayı; malum sonuç gerçekleşince de "enkaz devraldık" edebiyatı yapmayı bir gelenek haline getirmişlerdir. Kısa icraat dönemlerinin muhtemel bir erken seçimle daha da kısalacağını bildiklerinden -75 yıllık TC tarihinde seçimler hiçbir zaman normal zamanında yapılmamıştır- ellerini çabuk tutarlar ve yolsuzluk, vurgun, talandan paylarını alırlar. Bunun istisnası olan hükümete bugüne kadar rastlanmamıştır.

Bu durumu bilen gelişmiş (merkez) ülkeler çevre ülkelerin bu kısır döngüsünden yararlanıp onları daha da bağımlı hale getirmek; aynı zamanda, kendilerinin de dönem dönem karşı karşıya kaldıkları krizleri aşmak ve kendi çıkarlarını sürekli korumak için IMF gibi yapılanmalar oluşturmuşlardır. IMF'nin kuruluşundan bugüne kadar temel politikası merkezin elinde biriken ve yatırıma dönüştürülemeyen atıl fonları çok yüksek faizlerle çevre ülkelere borç vermek; bunu yaparken de o ülkelerin içişlerine karışma yetkisini dahi kendisine tanıyan anlaşmaları dayatmak olmuştur. Bu anlaşmaların vazgeçilmez maddesi ise dış ticaretin serbestleştirilmesi olmuştur. Hatta bunun yanında birkaç yan anlaşmayla da bu ülkelerin kendilerinden mal ithal etmesini de garanti altına almışlardır. Böylece hem ellerinde birikmiş kullanamadıkları atıl fonları çok yüksek faizlerle değerlendirmiş olurlar, hem de ellerinde kalmış düşük kaliteli malları verdikleri bu borçlar karşılığında çevre ülkelere satmış olurlar. Artı olarak da sizin ekonominize ve hatta içişlerinize bile karışırlar. Bu politikanın geçmişte açık bir örneği 1973 petrol kriziyle ortaya çıktı. Petrol üretimini kısıp daha sonra fiyatları üçe katlayan Arap ülkeleri, buradan elde ettikleri yüksek kazançları yatırıma dönüştüremediklerinden, batıdaki bankalara yatırdılar. Bu dönemde aşırı üretimden elinde mal biriken batılı ülkeler bir de bu fonların bankalarında aniden yığılmasıyla karşı karşıya kalınca, IMF eliyle bu fonları tekrardan azgelişmiş 3. dünya ülkelerine yüksek faizlerle geri döndürdüler. Böylece hem kendilerine ait olmayan bu paralarla yüksek faizler elde ettiler, hem de ellerinde birikmiş malları dış ticaretin serbestleştirilmesi yoluyla bu ülkelere sattılar. Böylece içinde bulundukları ciddi bir krizi aşmış oldular. Bu dönemde çoğu dışa kapalı, korumacı bir ekonomiye sahip 3. dünya ülkelerinin büyük çoğunluğu IMF'nin "ikna" etmesiyle serbest piyasa ekonomisinin "faydalarının ve gerekliliğinin" farkına varıp dışa açıldılar ve dünya sistemiyle entegrasyona girdiler. Bu politikalardan Türkiye de nasibini aldı. Merkez ülkelerin kendi krizlerini aşmak için ürettikleri bu politikaların Türkiye'ye taşıyıcısı Özal oldu. "İtibarımızın artmasından dolayı" bize verildiği söylenen kredilerin faizleri her geçen gün ülke ekonomisini batağa sapladı ve gittikçe faiz ödemeleri ülke ekonomisindeki bütçe açığının en büyük sebebi haline geldi. Özal'ın bir başarısı olarak sunulan; serbest piyasa ekonomisine geçiş, dışa açılma, dünya ekonomisine entegre olma, serbestleşme gerçekte böylesi uluslararası bir senaryonun parçasıydı ve bu senaryoda Özal rolünü iyi oynayan gönüllü bir aktörden başka birşey değildi. Bu dönemde ülkeyi yönetenlerin temel yaklaşımı, üretmeden tüketmek oldu. Üretmeye gerek yoktu, zira çok daha kaliteli mallar ithal ediliyordu ve bizim elimizde de para vardı. Oysa parayı bize verenler bedava değil yüksek faizler karşılığı vermişlerdi; bu yetmezmiş gibi bir de bu paralar karşılığında bize ellerinde kalmış kendi standartlarında kalitesi düşük mallan satıyorlardı.

O günden bugüne ülkeyi yönetenlerin zihniyeti değişmedi ve bunu halka da benimsetmeyi başardılar. Artık cebimizdeki para kadar değil, kredimiz kadar tüketebiliyorduk; hem de tek bir imzayla; böylece ay sonu kabusları bitiyor, Ayşe ile Ömer'in evlenmesinin önünde hiçbir engel kalmıyordu.

Yüksek enflasyonla kıvranan, ekonomik gidişatın gittikçe kötüleştiği, istikrarın olmadığı ve bu yüzden de özellikle yabancı yatırımın ülkeye yalnızca yüksek faizli repolara ve devlet tahvillerine yönelen sıcak para şeklinde giriş yaptığı ülkelerde yöneticilerin aldıkları borçlar da seçim ekonomisi için kullanılmaktadır. Türkiye de bu durumun tipik örneklerinden biridir:

Asker zoruyla kurulan koalisyon hükümeti ne siyasi, ne sosyal, ne de ekonomik istikrarı sağlayamamıştır. Bunun neticesi olarak ülkede ekonomik büyümeyi gerçekleştirecek yatırımlar yapılamamıştır. Yerli ve yabancı sermaye yatırımı gecelik faizi çok yükseklerde dolaşan repolara, devlet tahvillerine kaydırmış ve büyük bir rantiye kesimi oluşmuştur. Ekonomik dengeleri sağlamada para politikaları en büyük araç haline gelmiştir. Yani Merkez Bankası piyasaya dolar veya lira sürerek tamamen suni ve spekülatif yöntemlerle dolara veya Türk lirasına talep oluşturarak dolar-TL dengesini korumaya çalışmıştır. Tabii ki bu metod neticesinde dolar almış başını gitmiş, Türk lirası her geçen gün erimiştir. Kamu finansman açığı her geçen gün büyümüş, iç ve dış borçların faizleri ödenemez olmuştur. Yatırım ve üretim yetersizdir, bozukluk yapısal hale gelmiştir. İşsizlik bilerek artırılmıştır ki ücretler düşük tutulabilsin. Bir de bunun üstüne yolsuzluklar, vurgunlar tuz-biber olmaktadır. Yani tablo hep aynıdır...

Hükümet görünüşte popülizm yapmamakta ve oy kaybını göze alarak memur zammını % 20'de tutmaktadır. Oysaki IMF'den alınacak kredi tamamen erken seçimden başarıyla çıkmak için kullanılacaktır. Paranın bir kısmıyla Ekim ayında memur maaşlarına tepkileri azaltacak bir zam daha yapılacaktır; seçime az bir zaman kala memurun ağzına da bir parmak bal sürülecek, böylece de ne şiş yanacaktır ne kebap.

Hükümetin büyük ortaklarının maaş zammının % 20'de kalmasında ısrar etmesinin aslında enflasyonu düşürmeye ciddi bir katkısı yoktur. Zira hükümetin memura öngördüğü zammın milli gelir içindeki payı % 1'dir ve enflasyona etkisi birkaç puanlık düşüştür. Amaç, göz boyamak ve buradan elde edilen geliri seçim ekonomisi harcamalarında kutlanmaktır.

Küçük ortağınsa zaten derdi başkadır. Uzun zamandır kaale alınmayan; IMF ile yapılan anlaşmanın içeriğinden bile haberi olmayan DTP, hem kendini kaale aldırmak hem de memurdan kısılan ranttan payını almak için fırsat ele geçirmiş ve bunu da başarmıştır; zira aksi taktirde böyle bir ortamda bir de hükümet kriziyle uğraşmak zorunda kalınacak, ANAP ve DSP icraat kriziyle karşı karşıya gelecek ve bu da durumlarını daha da zorlaştıracaktır.

Yine hükümet, kredinin geri kalan büyük kısmıyla da kendisini bugüne kadar desteksiz bırakmayan holdinglere ve medya patronlarına vefa borcunu ödemeye devam edecek, tabii ki girilen yeni seçim maratonunda da desteklerinin devamını istirham edecektir. Tansu Çiller'in daha önce Kanal 7 ekranlarından açıkladığı kartel medyasına ödenen diyetlerin korkunç boyutlarını hepimiz hatırlıyoruz. Ama o geçmiş seçim döneminde kaldı. Şimdi medya patronları çok daha zor durumda olan hükümeti kurtarmak için çok daha fazlasını istiyorlar. İşte bu yüzden hükümet, tatile girmeden hemen önceki karambolde bir kanun daha çıkardı. Güya finansman açığını kapamak için çıkarılan vergi kanunuyla hükümet devlet kaynaklarını medya patronlarına yeni bir peşkeşe hazırlanıyor:

Hükümet KDV kanununun 29. maddesinde yaptığı değişiklikle promosyon veren gazetelerin vergi iadesinden yararlanmasının yolunu açtı. Böylece tüketim malları gazete kanalıyla satıldığında % 15'lik veya % 23'lük değil sadece % 1'lik KDV'ye tâbi olacak. Uygulamada her mükellef satın aldığı mal ve hizmetler için ödediği KDV'yi sattığı mal ve hizmetler için tahsil ettiği KDV'den indiriyor ve sadece aradaki farkı vergi dairesine ödüyor. Mesela girdi maddeleri için 100 birim KDV ödeyen kişi, malını satarken 150 birim KDV tahsil etmişse, devlete sadece 50 birim KDV ödüyor.

Maliye Bakanlığı'nın 25.12.1995 tarihli tebliğine göre gazeteler promosyon için ödedikleri vergiden satıştan elde ettikleri vergiyi çıkarıp aradaki farkı gider olarak gösteriyorlardı. Böylece kâr ettikleri taktirde kârlarını az gösteriyor ve daha az miktarda kurumlar vergisi ödüyorlardı. Yeni vergi tasarısının 61. maddesiyle bu gider miktarı bundan böyle basın kuruluşlarına nakit olarak geri ödenecek. Hem de hükümet tasarısı bu kanunun geriye dönük uygulanmasını, yani 95'ten bu yana gider olarak kaydedilen bütün KDV farklarının geriye nakit olarak ödenmesini öngörüyordu. Ne var ki bu hükmün geriye dönük uygulanması komisyonda kabul edilmedi, uygulama bundan sonrası için geçerli olacak. Maliye Bakanı Zekeriya Temizel ise: "Bunlar yıllardan beri tebliğle uygulanıyor. Peşkeş diyorsanız, bu zaten yıllardır çekilmiş. Düzenlemeyle satıcı üzerinde yığılan KDV'yi ortadan kaldırmayı hedefliyoruz" diyor. Yani peşkeşi inkar etmiyor sadece "bu zaten yapılıyor, bari kanunlaştıralım" diye garip bir savunma geliştiriyor. Yani her gelen hükümet bir öncekinin peşkeşini mümkünse bıraktığı yerden sürdürüyor; hatta daha ileri boyutlara taşıyor.

Bütün bu anlattıklarımızdan çıkan tablo ise şöyle özetlenebilir:

IMF'nin temel politikası, merkezin elinde birikmiş ve yatırıma dönüştürülemeyen atıl fonları yüksek faizlerle çevre ülkelere borç olarak vermek, bunu yaparken de bir dizi şartı dayatmaktır. Bu şartlardan en önemlisi, dış ticaretin serbestleştirilmesi olmuştur. Böylece hem kullanamadığı atıl fonları yüksek faizlerle değerlendirmiş olmakta, hem de kendi elinde kalmış olan malları dış ticaretin serbestleştirilmesi ve hatta yapılan birtakım yan anlaşmalarla direkt olarak çevre ülkelere ihraç etmiş olmaktadır. Böylece krize girmek üzere olan merkez ülkelerin ekonomileri yeniden canlandırılırken, çevre ülkelerin bağımlılığı daha da arttırılmaktadır. Bunun en bariz örneği 73 petrol krizinden sonra yaşanmıştır. Bugüne kadar IMF politikalarıyla düze çıkmış bir ülke yoktur. IMF'nin zaten amacı da az gelişmiş ülkeleri düze çıkarmak değil, merkez ülkelerin çıkarlarını korumaktır. Bu haliyle IMF'ye güvenmenin kurda kuzu emanet etmekten bir farkı yoktur.

Öte yandan çevre ülkelerin hükümetleri açısından IMF ile girilen ilişkiler ülkeyi düzlüğe çıkarmak amacıyla gerçekleştirilmemektedir. İstikrarın olmadığı, dolayısıyla uzun vadeli yatırımların gerçekleşmediği böyle ülkelerde kriz yapısal hale gelmiştir. Krizin yapısal hale gelmesi nasıl uzun yıllar neticesinde gerçekleşmişse, krizden kurtulup düzlüğe çıkmak da istikrarlı bir çaba neticesinde gerçekleştirilebilir. Oysaki 75 yıllık TC tarihinde seçimler hiçbir zaman normal süresinde gerçekleşmemiştir. Yani bu ülke hiçbir zaman istikrar yüzü görmemiştir. İstikrarsızlık sadece ekonomik alanda değil; sosyal, siyasal, hukuki her alanda mevcuttur. Bunu bilen hükümetler zora talip olmak yerine hep kısa günün kârının peşinde olmuşlardır. En son IMF ile yapılan anlaşmadan beklenen de budur. Hükümetin ciddiyetsizliği ve samimiyetsizliği IMF'den alınan kredinin kullanılış biçiminden anlaşılacağı gibi, anlaşma öncesi sergiledikleri tavırlar, yaklaşımlar ve sarf ettikleri çelişkili sözlerden de anlaşılmaktadır. Hükümet ortaklarının hem kendi aralarındaki, hem de bizzat ekonomiden sorumlu ANAP'ın kurmaylarının arasındaki bariz çelişkiler ülkeyi düzlüğe çıkarmaktan bahsedenlerin en başta kendilerinin bu kararlılık, ciddiyet ve niyetten uzak olduklarını gözler Önüne sermektedir.

En başta memurun yanında gözüken ve % 4O'tan aşağı zammı kabul etmeyen DTP'nin daha sonra % 20'ye razı olması, gerçek niyetinin memuru savunmak değil kendini kaale aldırmak olduğunu göstermiştir: "Başbakan, Güneş Taner, Zekeriya Temizel % 20'den yukarı çıkmıyorlar bu rakamla hükümette kalamayız", "Bizim IMF ile yapılan anlaşmadan haberimiz yok. Memurun sırtından IMF politikası yapılmaz" diyen H. Cindoruk birdenbire sanki bu lafları söyleyen kendisi değilmiş gibi ağız değiştirebilmiştir.

Anlaşma öncesi Mesut Yılmaz IMF ile Stand-by yapabiliriz derken Güneş Taner Stand-by yapmayız, IMF gölge etmesin diyordu. Işın Çelebi ise hem kendi partidaşlarıyla, hem de sürekli bir biçimde kendisiyle çelişen beyanatlar veriyordu: "IMF ile anlaşabiliriz", "IMF'yi ciddiye almıyorum", "IMF ile anlaşmak şart". M. Yılmaz yeni lira yok derken, Güneş Taner yeni liranın Nisan'da olduğunu söylüyordu. Enflasyon için istifa etmem diyen Güneş Taner bir süre sonra enflasyon % 50'ye inmezse istifa ederim diyor, daha sonra da enflasyonun % 15'e ineceğini iddia ediyordu. Buna karşılık Işın Çelebi ise enflasyonun % 6O'a ineceğini söylüyordu. (9 Temmuz 1998, Yeni Şafak). Hükümetin, hatta aynı partinin içindeki ekonomiden sorumlu bakanların, parti genel başkanlarının bu derece birbiriyle çelişen, günübirlik değişen beyanatlar vermesi olaya yaklaşımdaki ciddiyetin boyutlarını gösteriyordu.

Hükümetin enflasyonla mücadeledeki ciddiyetinin bir başka göstergesi de kamu finansman açığını kapamak için çıkarılan yeni vergi yasasıyla devlet fonlarını medya patronlarına peşkeş çekmesi.

Yine milli gelir içindeki payı % 1 olan memur maaş zammının abartılarak enflasyona karşı, popülizme sapmadan çok ciddi bir mücadele verildiği izleniminin yaratılmak istenmesi de göz boyamadan başka bir şey değil. Zira bunun enflasyona etkisi sadece birkaç puanlık düşüş.

Enflasyonla mücadelede sadece bunlar değil, bunların ataları da aynı niyet, ciddiyet ve kararlılıkla hareket etmişlerdi. IMF politikalarının ilk ve en başarılı uygulayıcısı olan Özal ve onun ANAP'ı da enflasyonla çok iyi mücadele etmiş ve % 70 enflasyonla 15 sene yaşayabilen bir ülke yaratma başarısını göstermişti ki, dünyada böyle bir ikinci ülke bulabilmek herhalde pek mümkün değil.

"Enflasyon Allah'ın hikmetidir" diyen Özal'ın konuya yaklaşımdaki ciddiyetiyle bugüne kadar ülkeyi yönetenlerin ciddiyet ve niyeti arasında fazla bir fark oluşmamış. Ülkeyi yöneten zihniyet hep aynı...