İlahi Kültür Devrimi

Muhammed Hüseyin Beheşti

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Rabbim, göğsümü aç, işimi kolaylaştır, sözümü anlayabilmeleri için dilimdeki tutukluğu çöz. Salat ve selam; efendimiz, mevlamız, peygamberlerin sonuncusu Ebu'l-Kasım'a, Allah'ın emin ve güvenilir resulüne olsun. Ve onun Ehl-i Beyti'nden tahir olan imamlara, alinden ve ashabından fazilet sahiplerine olsun; bize ve Allah'ın salih kulları üzerine olsun.

Bir çok düşünür, insanı her şeyden çok ekonomi temayullü bir varlık olarak vasıflandırmış ve bütün görüşlerini bu yargı üzerine temellendirmiştir. Oysa, gerçekte insan, kültür temayullü bir varlıktır. O, yaşamını sürdürebilmek için kendine özgü. kültür ve istekler oluşturur. Oluşan bu kültürün farklı kökleri ve boyutları vardır. Ekonomik, duygusal, manevi, içgüdüsel boyutları yanında, temel ihtiyaçlarını oluşturan yiyecek, giyecek, barınma; güç ve statü tutkusu, aşk ve sevgi özlemi ve Allah'a yakarma ve vasıl olma gibi boyutlara sahiptir.

Eğer bir fert ya da toplum kültürünü dikkatlice araştıracak olursak, bütün bu unsurları barındırdığını fark ederiz. Bunlardan bazıları, belli toplumlarda çok belirgin haldedir. Sözgelimi, bir kısmında dini ve ahlaki eğilimler hakim ve üstün bir role sahipken, diğer bir kısmında ise, ekonomik eğilimler aynı işleve sahiptir. Bir takım toplumlarda güç ve mevki hırsı görünürdeyken, bazılarında ise şehevi arzular açıkça sergilenmektedir. Yine, belirli toplumlarda estetik gayretler belirgin haldeyken, diğerlerinde servet tutkusu ağır basar.

Acaba, insan hayatını etkileyen ve onun kollektif kültürünün karakterini belirleyen temel faktörler nelerdir? Kültürün öncelikli unsurları hangileridir ve bu unsurlar kültürün yapısında ne gibi şekil alırlar? Onun kaynakları ve tekamülünün yönünü tayin eden başlıca özellikler nedir?

Her bireyin ahlakı ve davranışı, kollektif bütünlük dediğimiz kültürün yansıması ve ifade biçimidir. Kültür, hayata bakışımızın, davranışlarımızın ve normlarımızın bütünlüğüdür. Bu sebepten dolayı, bir kişinin dünyaya bakışaçısı bir başka deyişle, onun dünyaya ve yaradılışının gayesine karşı olan tavrı, davranışlarının altyapısı olarak kabul edilir. Bazı kültürler insanı maddi bir oluşum olarak kabul ederler ve evreni de tamamiyle maddi bir varlık olarak algılarlar. Bu görüşe göre, insanlar bu maddi istikamette doğarlar, büyürler, yaşarlar, yaşlanırlar, ölürler ya da yaşlanmadan ölürler. Buna karşılık, insan varlığını fiziksel varlıktan yani insan hayatını yaşamla ölüm arasında sınırlı bir alana hapseden anlayıştan daha geniş boyutlu olarak algılayan bir başka görüş daha vardır. Bu bakışa göre, mevcut hayat, fiziksel ölümün sınırlarını aşan insan varlığının sadece bir boyutudur. Bu değişik görüşler, insanın günlük hayatta karşılaştığı problemleri algılamasında farklılıklara sebebiyet verir.

Acaba insan varlığına hakiki anlamı ve amacı veren, bizim Kültür Devrimimizde de bulunan kanaat hangisidir? İslam dünya görüşü bize, hayatın, varoluş ve oluşumun felsefesini nasıl açıklıyor? Bu sorular, benim arzu edilen sonuca varmak için, metodolojik bir yolla değinmeye çalışacağım çok tartışılan bir dizi problemdir.

Müslümanlar olarak biz inanıyoruz ki, bu fiziksel ve olgusal dünya, doğanın ve eşyanın Halikinin eseridir; hayatın yaratıcı kaynağının eseri; Allah'ın. O Allah ki, bütün varoluşun kaynağıdır; mutlak güç, kainat ve zaman içindeki dağınık varlıkları düzene sokan ve kendine çeken yüce mıknatıstır. Varlıklar, O'nun gücüne uyum sağlayamamaları halinde, anlamsız, önemsiz ve yoldan çıkaran boş şeylere sürüklenecektir, insanın ilahi varlıkla olan düzen ve birlik ilişkisi yine kendi seçimine ve şuuruna bağlıdır.

Varlığın hakikatini ve varoluşun anlamını veren Allah'tır. Ancak, onun varlık ışığında, her şey anlamım kazanır. Yaratıcısız bir dünya konuşmak, anlamsız ve manasız terimlerle konuşmak gibidir. Kur'an'a, ahiret gününe ve hesap gününe inanan birinin; müslümanın "doğal bir insan" olarak, evrenle ve onun yaratıcısıyla olan ilişkisi ve Allah'ın varlığı hususundaki görüşleri böyledir.

Kur'an dünya ve ahiret hayatı üzerinde eşit olarak durmaktadır. Kur'an'a göre insan varlığı uzun bir süreye maruz kılınmıştır. Bu sebepten dolayı, İslami dünya görüşüne sahip bir insan, hayatını, sadece fiziksel yaşam ve ölümün sınırlan içerisinde değil de ahiret hayatını da kapsayan uzun bir süre için planlar.

Gerçekçi ve geleceği gören bir kişi ilerisi hakkında plan ve program yapar. İnsanın, hayatının ilk beş ve altı yılları içerisinde geleceğe yönelik bir düşüncesi yoktur, sadece yaşadığı süre ile meşgul olur. 13 ve 15 yaşlarına geldiğinde, artık insan geleceği hakkında plan yapmak ve onu göğüslemek bilincine erişmiştir. Zamanının büyük bir bölümünü bu geçici hayata angaje etmesine karşılık, insanın bu dünyadaki yaşam süresi onun gerçek hayatının sadece ufak bir bölümünü teşkil eder. Bu dünyada yaptığımız iş ve eylemler, çok daha uzun bir süreyi kapsayan gerçek hayatın bir göstergesidir. Bu durumda, insanın, bu dünyada ahirete yönelik kararlar alması gerekmez mi?

Genellikle, insan gelecekte yapacağı işler hakkında okul yıllarında karar verir. Bu örnek basit olsa da, insanın ahiret hayatı için hazırlan­ması süreciyle bir benzerlik arzetmektedir. Her iki hayat için de genel geçer olan, Allah'ı zikir ile yaşamak ve Allah'ın feyzi ile arınmış bir kalbe sahip olmaktır. Onun nurunu kalbinde hissetmesi insana manevi mutluluk ve esenlik sağlar.

"Müminler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah'ın ayetleri okunduğu zaman (o ayetler, onların) imanlarını artırır ve (onlar) Rablerine tevekkül ederler." (Enfal, 2)

"Onlar inanmışlardır ve kalpleri Allah'ı anmakla yatışır, iyi bilin ki, ancak Allah'ı anmakla kalpler yatışır." (Ra'd, 28)

Allah'ın hatırlanması, bütün zihni endişeleri, kaygılan, korkuları ve gerilimleri, esenlik ve huzura dönüştürür.

Tartışma Konusu

Şu ana kadar söylenenler, toplumsal ve kültürel devrimimizin çok önemli boyutunu teşkil eden, felsefi anlayışımızla ilgili tartışmanın arka planını oluşturan bir değiniydi. Bu değinideki, en önemli doktrin, yönümüzü doğru yolda tutmamıza yardım ve teşvik eden "Allah'ı zikir"dir. Allah'ın hatırlanması bizim kişisel olduğu kadar toplumsal yaşantımızla da desteklenmelidir. Bunu gerçekleştirmek hem kolay, hem de zordur. Kolaydır çünkü, hepimiz az çok Allah'a inanırız, O'na karşı tamamıyla yabancılaşmış değiliz. Her gün kıldığımız beş vakit namaz, Allah'la bizim aramızdaki akdin göstergesidir. Zira, ibadetlerimizi, başkalarının uyarmasıyla değil de, bu akid gereği kendi isteğimizle yaparız. Eğer öyle olmasaydı, yanımızda birileri olmadığında; yalnız kaldığımızda namaz kılmazdık. Oysa yaşantımızda Allah'ın hatırlanmasının öneminden dolayıdır ki, bizi görecek yanımızda birileri olsun olmasın ibadetlerimizi yaparız. Bu kadarı bile Allah'ın bize merhamet etmesi için yeterlidir. Ama biz onun zikri ve sevgisiyle değerimizi arttırmalıyız ki, Allah da bizi nuruyla aydınlatsın ve bize yol gösterip yardımcı olsun.

Şu bir gerçektir ki, materyalist insan, kendini cehalet karanlığında, Allah'ın varlığından soyutlar, ilahi nur izinin değmediği insan, Allah'tan ve O'nun zikrinden yoksun bırakan, hayatı anlamsız ve saçma hale dönüştüren bir karanlığa sürükler kendini. Günümüz şartlarını yakından inceleyen ve araştıran kişi, hayatlarını materyalist duvarlar içerisine hapseden insanların doğal kaderlerinin nihilizm olduğuna dikkat etmiştir.

Kültür devrimi, toplumumuzu Allah sevgisinin aydınlanmış yoluna ulaştırmalıdır ki, ilahi nur, her birimizin hayatını aydınlatsın, davranışlarımızı köklü ve derinden etkilesin. Tabii, bu büyük özveri, dikkat ve çabayı gerektiriyor. Kültür devrimi, her yaş grubu takipçileri için bir program oluşturmalı, onların fikri ve manevi gelişimleri için temel sağlayacak bir plan hazırlamasıdır.

Kültür Devrimi

Kültür Devrimi kendi içinde çok karmaşık ve zor bir sürece sahiptir. Düşünüldüğü gibi basit değildir. Devrime sahiplenen herkesten, çok fazla çaba ve fedakarlık ister: Üniversite hocalarımız ve öğrencilerimiz, ulema ve mütefekkirler, aydınlarımız ve uzmanlarımız, kısaca Allah'ın yolundan giden tüm müslümanlar yılmadan canla başla çalışarak, gelecek nesillere sağlam bir temel bırakmalıdır.

Kültür Devrimi kısa bir sürede tamamlanacak kadar basit bir girişim değildir. Büyük dikkat ve özveriyle uygulanması ve geliştirilmesi gereken bir devrimdir. Katılımcılarının çabası olmadan kendi kendine otomatik olarak ilerleyip büyüyemez. Katılım sahipleri, bireyler otomatik ve mekanik varlıklar değillerdir. Bilim asrı sırasında işlenen hatalardan en büyüğü insanın tıpkı bir makine olarak addedilmesidir. Otomatik ve kendi kendini ayarlayan makinelerin icat edilmesiyle bu görüş yaygınlık kazanmıştır. Bu düşünce biçimi yaklaşık bir asır boyunca insan beyinlerine hükmetti. Fakat, sevindiricidir ki, son 30-40 yıldan beri bu anlayış tedrici bir şekilde değişiyor. Süper-otomatik, karmaşık ve hassas makine diye adlandırılan (düşünülen) şeyin sadece insan vücudu olduğu ve bunun da bütün olarak insanın önemsiz bir parçasını oluşturduğu anlaşıldı.

İnsan Denen Meçhul

Elbetteki belli bir dereceye kadar, insan hayatının biyolojik organizmalara sahip bu yönleri, süper otomatik bir makinanın mekanizmasıyla karşılaştırılabilir. Fakat sadece insanı bu maddi etmenler şekillendirmez, insan salt bu fiziksel karakterinden dolayı insan olamaz. Asıl insan oluşumunu şekillendiren temel etmen kültürdür. Bu noktaya vardığımızda insanı fiziğin ve psikolojinin temelleri üzerine yükselten her çeşit değerlendirme ve yaklaşımlar tamamıyle yıkılırlar. Çünkü onlar insana yönelik makul bir anlayış geliştirmekten yoksun kalmışlardır. Son 40 yıl içerisinde beşeri bilimler insanın hala meçhul bir varlık olduğu kanısındadır.

Belki de bu konu ile alakalı kaynaklardan en iyisi, son yıllarda Alexis Carrel tarafından telif edilmiş "İnsan Denen Meçhul" İsimli kitaptır. Alexis Carrel, bu bilim asrında yetişmiş meşhur bir hekimdir. Carrel, insanın bilimsel kriter ve formüllerle tanımlanamayacağına, hatta fizik, bio-kimya ve biyoloji gibi ampirik bilimlerin en ileri keşiflerinin bile insan varlığı üzerine tatmin edici bir açıklama getiremeyeceğine inanıyor. Carrel, daha da ileri giderek; bilimsel disiplinlerin, insanın psikolojik tedavisinde bile yalpaladığını söylüyor. Artık insan varlığı, bilimin ortaya sunduğu sahte ölçütlerden sıyrılmıştır. Ancak, Kültür Devrimi, bu anlaşılamayan varlığı anlamak için yeni ufuklar açabilir. Bununla beraber, insan vahyin rehberliği olmadan sırf aklıyla sağlıklı bir şekilde kurtuluşu bulacağından emin olamaz.

Hatırlarım gençlik yıllarımızda, özellikle genç kuşak arasında değişik konular üzerine çok muğlak ve karışık tartışmalar geçerdi. Yaklaşık 36 ya da 37 yıl önceydi, ideolojik ehemmiyete sahip materyalizm, marksizm ve eski İran düşüncesi gibi mevzular bizim ateşli tartışmalarımızın konularını teşkil ediyorlardı. Bu mevzular geniş bir alana yayılmıştı, belki de bugün tartışıldığından daha kapsamlı ve zengindi. Çünkü uzun süren baskı ve zorlamalardan sonra serbestlik ve bağımsızlık dönemi başlamıştı. Fakat bu serbest ortam bugün İslam Devrimi'nde olduğu gibi uzun ve kanlı bir halk mücadelesinin ürünü olarak doğmamıştı (işgal kuvvetlerinin bir politikası sonucuydu). Bu sebepledir ki, araştırılan sorular ve cevaplar çok geniş bir yelpazeyi kapsıyordu.

O günlerde, samimi bir müslüman olarak, benim bazen diğer gençlerle ateşli tartışmalara girmem icab etti. Sık sık gündeme gelen sorulardan bir tanesi "Bizi doğru yola ilet" ayeti ile ilgiliydi. Her gün beş defa namazda bizi doğru yola ilet dememiz neye delalet ediyor diye soruldu. Biz müslüman değil miyiz ki? Eğer İslam doğru yolsa, müslümanlar olarak bizler hala doğru yolda değil miyiz? Eğer Allah bize doğru yolu gösterdi ise, ona bizi doğru yola iletmesini istememizin anlamı nedir? Bu bizim gittiğimiz yolda bir şüphe olduğunu mu ima ediyor? Öyleyse biz neden İslam'a inanıyor ve ibadet ediyoruz? Çünkü ibadet etmemizdeki temel etmen, bizim İslam'a inanıyor olduğumuzu gösteriyor. Bazı insanların bu sorulara nasıl eksik cevaplar ve yetersiz açıklamalar getirdiğini hatırlıyorum. Onların yanıltıcı ve toy cevapları ciddi sapmalara ve yanlış anlamalara yol açıyordu.

İnsanın Sürekli Rehberliğe Olan İhtiyacı

Şu bir gerçektir ki, "Bizi doğru yola ilet" ayeti, her namazda tekrar edilmesi amacı ile değil, insanın ilahi rehberliğe her zaman ihtiyacı olması hasebiyle zikredilmiştir. Neden? Çünkü, insan hayatı bir makinenin iyi çalışan çarkları ya da daha önceden plan ve programı hazırlanmış bilgisayarlara benzer özellikler taşımaz. Bir başka deyişle insan, seçim yapma ve iradesini kullanma süreci içerisinde olagelmiştir. Bu hal, onda sürekli bir rehberlik ihtiyacını gerektirir, insan sürekli araştırıcı ve gözlemleyicidir; daima bir kılavuza ihtiyaç duyan gözlemci. ÎNsana dünyevi hayatın karmaşaları süresince rehberlik edip, onu tehlikelere karşı uyaracak ve görevini hatırlatacak, ondaki bilinci ve vukufiyeti uyandırıp harekete geçirecek bir rehber olarak Allah'tan daha iyisi kim olabilir? Tabii bazı insanların bu meyanda, hep yaptığı şeyin yanlış ve zararlı olabileceği kuruntusuna kapılıp, aşırı derecede uyanık olmaları mümkündür. Fakat bu uyanıklık değil, hastalıktır. Nasıl ki, doğru düşünce insanı hayra götürüyorsa, aynı şekilde bir dereceye kadar, şüphe ve tereddüt de zarara götürür. Kur'an'ın çeşitli ayetlerinde de tekrar tekrar vurgulandığı gibi, peygamberler, insanları cehaletin pençesinden ve bilgisizlikten kurtarıp, onlara kendilerini tanımayı ve Allah'ı zikri tevdi etmek için gönderilmişlerdir. Kur'an insanın üzerinde bulunduğu yolun tehlikeleri hakkında uyarıda bulunuyor.

Bu sebeple bizler, bu kültür devrimi yoluyla, Allah'a yönelişimizden doğan görevlerimize karşı sorumluluğa, kendi bilinç ve idrakimizi canlandırmaya, yenilemeye ve korumaya muhtacız. Bu güç olan işi gerçekleştirmek için, bu bilincin sürekliliğini muhafaza etmek zorundayız.

Hayatının bütün problemlerini Tanrı'dan bağımsız olarak yorumlayıp, kendince bir takım davranış ve bakışaçıları geliştiren kişi, akıbetindeki korku ve endişelerden uzak bir şekilde yaşamını devam ettirebilir. Fakat Allah korkusuna sahip bir kişi için bu davranışlara düşüncesizce ve akıbetini iyi tahlil etmeden kendini kaptırması mümkün değildir. Rahat ve konforu kendine yaşam biçimi olarak seçmiş insanlar bulunmaktadır. Bu kişiler, çocukken bu anlayışla büyümüşler, bütün acılardan, zorluklardan ve meşakketlerden uzak yaşamlarında rahat ve güvene ulaşmayı kendilerine bir şiar olarak seçmişlerdir. Bu tür bir bakış açısı, temel amaçları acılardan ve rahatsızlıklardan kaçınmak olan insanların özelliğidir. Fakat, insan Allah ile akitleştiği zaman kötülüklerden kaçınmaya çalışır, sorumsuz davranmaya vicdanı elvermez. Vicdanı, onu her çeşit zorluklara karşı durmaya çağırır. Allah'ın isteklerini yerine getirmek için, fedakarlığa katlanmaya, malını ve hatta canını feda etmeye çağırır. İnançları ona, zarara uğramaktan ya da öldürülmekten korkmaksızın, canını ve malını Allah yolunda harcamayı hedefler. Çünkü bu insanın kendi iyiliği içindir.

İslam Devrimi uğruna, savaş cephelerinde yaralı ya da sakat kalmış insanları, hastanede her ziyaret edişimizde onları seyrederken şaşırıp hayran kalıyoruz. Neşe saçan yüzleriyle, kalplerindeki huzur ve mutluluğu yansıtıyorlar sanki. Oysa biz biliyoruz ki, onlar en şiddetli acılara ve sıhhatsiz fiziksel şartlara karşı hayat mücadelesi veriyorlar. İslam'ın bu cesur savaşçıları, an içinde kıvranmakta olsalar bile, hasta yataklarından bizi, o solgun yüzleriyle neşe içinde gülümseyerek selamlıyorlardı. Hatırlıyorum, yine bir keresinde İslam Devrimi'nin cesur kahramanlarından birini ziyaret etmiştim. Orta yaşlarda bir kardeşimizdi. Yaralarından dolayı çok fazla acı çektiği aşikardı, fakat yüzü canlı ve neşeliydi. Kur'an'da da belirtildiği gibi:

"Onlar inanmışlardır ve kalpleri Allah'ı anmakla yatışır, iyi bilin ki, ancak Allah'ı anmakla kalpler yatışır." (Ra'd, 28)

Hatırlanmalıdır ki, o kişi (yaralı asker) ansının ve ıstırabının üstesinden geliyor, hatta yaraları o kadar acı çektirmesine karşın, gözlerini zorla açıp yine de bizi neşe ve sevinçli bir şekilde karşılıyor. Bu, onun kalbindeki rahatlığı ve ferahlığı yansıtmaktadır.

Acaba o kişinin ruhuna, hasta vücudunun üstesinden gelmesine sebep olan, onu gerçekten canlı kılan şey neydi? Tabii ki, onun Allah'a olan yakın imanı, güveni ve Allah'ın onu ve amelini gözetlediği inancıdır. Bu bize, Rabbani kültür hakimiyetinin, insan davranışlarını nasıl değiştirdiğini gösteriyor (örneğin insanın acılarını elem ve ıstıraplarını feraha dönüştürmesi gibi). Bu durumdaki bir insan ilahi yoldan başka yollara meyil etmez. Oysa, başka yollarda olan pervasız ve aksi insanlar, huzursuzluk çıkarmadan yaşayamazlar. Bu kişiler için diğer insanlarla çatışmadan, rahat durması hemen hemen imkansızdır.

Bilinçli Tercih

Bir insanın çektiği en büyük acı, Allah'ın emirlerine ve buyruklarına göre çözmek zorunda kaldığı değişik problemlerle ve zor koşullarla ilgili olarak tereddütte kaldığında, serbest ve bilinçli bir tercih yapmanın güçlüğüyle karşı karşıya bulunmasıdır. Kayıtsızlığın, başı boşluğun kişi hayatı üzerindeki hakimiyeti kalktığında, artık insanın Yüce İslam Kültürü yolundan gitmesi, kendini bu güç hayat koşulları altında şuurlu ve seçici olmaya adapte etmesi gereklidir. Hayatını gözden çıkarmış bir serseri bile, bir İslam mücahidinin yapmak zorunda kaldığı bu güç tercih karşısında kahrolur.

Hz. Ali (a), elinde kılıcıyla düşmana karşı tavrını seçerken çok zor durumla karşılaşmıştı. Tam düşmanın boynunu vururken, o an hiç bir otomatik ve en hassas uyan sisteminin bile etkisiz kalacağı bir olay vuku buluyor. Düşmanı tam o vakit Hz. Ali'nin yüzüne tükürerek onu tahkir ediyor. Bu durumda nasıl yapmalı? Kızgın ve dindar aynı zamanda muzaffer adam kendi yargılarına göre hiç tereddüt etmeden bu asinin kafasını uçuracak. Fakat daha şuurlu ve dürüst bir karar onun böyle bir davranışta bulunmasını engelleyerek ona rehberlik ediyor ve düşmana karşı kendi kinini bir tarafa bırakıp, İslam kültür ve geleneğine göre hareket etmesini söylüyor. Bunun sonucunda Hz. Ali düşmanı öldürmekten vazgeçip, kılıcını tekrar kınına sokuyor.

İslam'ın Gayesi

Sıradan bir siyaset adamının hedef ve gayeleri herkesçe bilinir. O yüksek siyasi mevki, toplumsal statü ve güç peşindedir. Kendi egoist maksatlarını gerçekleştirebilmek için, her türlü cürümü işler. Her çeşit hile, dalavere ve cinayeti yapmaktan yani şeytani eğilimlerden kaçınmaz. Yaptıklarının hepsi aynı amaca yöneliktir. Rakiplerini mağlup etmek için planlar yapar, fesat çıkarır, bu uğurda bütün fırsat ve avantajları değerlendirir. Muhaliflerini çeşitli oyunlarla, stratejilerle, düzenlerle, müttefiklerinin de yardımıyla tasfiye etmeye, onları gözden düşürmeye çalışır. Kısacası, derdi ve amacı açıktır.

Eğer tarih boyunca, geçmiş zamanda ilkel silahlarla yapılan mücadeleden, günümüzdeki modern propaganda savaşımına varıncaya dek, ortaya çıkan çeşitli politik çarpışmaların sebebi araştırılacak olursa, temelinde, iktidarın genel hedefinin, güçlerin ve kaynakların seferberliği ile düşmanı dize getirme eğiliminden kaynaklandığı görülecektir.

Bununla beraber politikacılara; "Ben gücümü ne için kullanacağım? Bu güne kadar ulaşmayı hedeflediğim mevkide ne yapmam gerekir?" gibi sorular yöneltildiğinde, alınacak cevaplar bize, gücün başlı başına hedef olmadığını gösterecektir. Güç ve konum, insanların zenginlik, mal, mülk hırslarını tatmin etmek için bir araç değil de, insanların, ahiret gününde hesap vermede imtihan aracı olarak görülmelidir.

Ne zaman insan hayatta yüksek bir mevkiye ulaşsa ondan attığı her adımda dikkatli ve uyanık olması beklenir. Bu durumda kişi, sürekli olarak ilahi rehberliğe muhtaçtır. Her adımı atmadan önce, ilk olarak, muhaliflerine nasıl karşılık vereceğini itinalı bir şekilde düşünmelidir. Onlarla nasıl mücadele edecek? Onlarla konuşacak mı? Yoksa onlara baskı mı yapacak? Onlara karşı nazik mi yoksa kaba mı davranacak? Onların kalbini mi kazanacak? Onlara karşı nasıl sözler kullanacak; kırıcı mı, yoksa onların sevgisini kazama sözler mi? İslam kültüründe, amaç kişinin nihayetinde galip gelmek ya da gücünü artırmak için düşmanlarına karşı yumuşak ya da sert olması değildir. Ölçü güç değil, ilahi vazifeye bağlılık olmalıdır. İslam Kültürü, düşmanın boyun eğdirilmesini gaye edinmiştir. Allah'ın öğretilerine itaat etmeyen ve kendini sadece güç ve mevkiyle bağlayan biri için böyle bir sınırlama yoktur. Çünkü o, esasen düşmanlarına saldırmayı kendine ilke edinmiştir. Fakat, hayatını ilahi düşünceye adamış kişi için, hedef düşmanın doğru yola ulaştırılması eğitilip ıslah edilmesidir. İtaati ve teslimi yönünde baskı yapmak değil, Allah'a tabi olması için rehber olmaktır.

İlahi Gözetim

Eğer biz, hayatımızın bütün alanında, kendimizi Rabbani vazifeye adamışsak, metodda, davranışta ve stratejide çok ihtiyatlı olmalıyız. Siz bunun kolay olmadığını sürekli ilahi düşünce mektebinden kaynaklanan rehberliğe muhtaç olduğunu takdir edeceksiniz.

Rabbani toplumda sorumlu bir görev taşıyan insan vazifelerini ifa ederken, tamamıyla Allah'ın rehberliğinin bilincinde olmak zorundadır. Kişi doğru yolda kalabilmek için daima ilahi rehberliğe ve aydınlığa muhtaçtır, örneğin, kişiden bulunduğu iş ya da mevki dolayısıyla yakın dostları, akrabaları faydalanmak isteyebilir. Yani kişi bu insanlara karşı iltimasta bulunmak durumunda kalabilir. Alelade (sıradan) insanlara göre bu tavır gayet doğal ve açıktır; kişi yakınlarına yardımcı oluyor. Fakat dürüst ve müslüman bir idareci böyle düşünmemelidir. Zaten o kişiden böyle bir hareket beklenmez de. Onun herkese eşit ve adaletli davranması beklenir. Eşitlik ve adalet onun ölçütü olması gerekir. Onun için, tanıdık ya da tanımadık, akraba ya da yabancı komşusu ya da başkaları, yurttaş ya da ecnebi, dilini konuşanlar ya da farklı dilleri konuşanlar, inancını paylaşan ya da paylaşmayan hepsi eşit ve aynı haklara sahiptir. Bunlar arasında, bazı kusurlar dışında, İslam çerçevesi içinde de ayırım yapılmamalıdır. İnsan, Rabbani hedefleri yerine getirmek için, hareketlerini her zaman alelade toplumsal normlar yoluyla değil de, ilahi insancıl ölçüler yoluyla düşünüp yargılamalıdır. Bu, İslam Devrimi'ni destekleyen ve kendilerini İslam Cumhuriyeti'ne adamış insanların hayatlarına hakim olan ilahi felsefedir. Şimdi biz, bu uğurdaki çabalarımızın ne dereceye kadar başarılı olduğunu ve bu felsefenin hayatımızda ne ölçüde yaşandığını görebiliriz. Allah'ın buyruklarına göre faaliyet göstermede gençlerimiz ne kadar yol alabildiler ve daha ne kadar almalıdırlar?

Bir İhtar

Burada, aktif ve üretken kuşağın büyük bir bölümünü oluşturan halkımızın genç ve orta yaşlı insanlarına da bir çift nasihatim olacak: Sakın artık benim yaşım geçmiş, kendimi asla değiştiremem kuruntusuna kapılmasınlar. Kur'an'ın çağrısı bize hiç kimsenin kendini ıslahı için yaşının geçmiş olamayacağını bildiriyor. İslam'ın en yüce yönlerinden biri de insanı sürekli bir oluşum içerisinde görmesidir. Beşikten mezara kadar insanlık sürekli bir gelişim ve değişim vetiresi içerisindedir; tıpkı bir akarsuyun sürekli değişmesi gibi. Bu konuda Kur'an şöyle diyor:

"De ki: "Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir." " (Zümer, 53)

Bundan dolayı, tüm orta yaşlı ve yaşlı insanlarımızın, kültür devrimimizi desteklemek yolunda faal ve kararlı olmalarını ve ilahi sisteme uygun tavır ve davranış sergilemeye çabalamalarını dilemekteyiz. Onların davranışları, aralarındaki ilişkiler ve her şey ilahi düşünceye münasip olmalı, Allah'a karşı vazifelerimizin ve onun zikrinin bilincinde olarak yapılmalıdır. Ve eğer halimizin pek fazla düzelmediğini farkedersek, eski İhatalarımız hala devam ediyorsa, manevi Kültür Devrimimizin arzulanan seviyeye ulaşmadığını kabul etmemiz gerekir.

Aslında, temel öğeleri; felsefi boyut, bilinçlilik ve dünya görüşü boyutları olan Kültür Devrimi'nin başarılması umuluyorsa, bu devrimin ferdin ve toplumun her ikisini de Kur'ani ve İslami idealler doğrultusunda yükseltmesi gerekir. İnsanlar her şeylerini kişisel menfaat ve çatışma, onur ve onursuzluk şeklindeki bencil ve dar kalıplarla değerlendirmek yerine, hayatlarını, tercihlerini ve amellerini Kur'an'ın ve İslam'ın daha geniş olan bakışaçısıyla değerlendirebilmelidirler. Devrim öncesinde, kafalarında hakim olan hayal ve kuruntuları silmeyi başarabilmelidirler.

Devrimin Bekası

İslam Devrimi'nin gelişim sürecini incelediğimizde, hala katetmemiz gereken uzun bir mesafe olduğunu göreceğiz. Gerçekte İslam ve Devrim'in gelecekte de devam ettirilmesi hayati bir önem taşımaktadır. Ekonomik, sivil, idari, askeri ve diğer buna benzer problemler ikincil derecede önem verilmesi gereken konulardır. Bizim başlıca ve temel gayemiz; idare, politika, askeri güç, üretim ve ticari aktivitelerini, ihracat ve ithalat vs.'yi İslami ideallerimiz doğrultusunda muhafaza etmek ve kullanmak olmalıdır. Her şey İslami öz, bilinç ve bakışaçısına bağlı olarak yürütülmelidir. Eğer, İslam dünya görüşünün varlığımızın bütün yönleri üzerindeki hakimiyetini reddedersek devrimi tehlikeye atmış oluruz.

İslam Devrimi'nin En Önemli Boyutu

Bu devrimin en önemli ve temel boyutu kültürdür. Sevindiricidir, İslam Devrimi bir kültür hareketi olarak başladı. Bundan dolayıdır ki, son birkaç yıl içerisinde kollektif bütünlüğümüz ve siyasi sistemimizin bu boyutunu başarıyla değiştirebildik. Elbette diğer devrimler de kendine özgü belli kültür hareketleriyle başladı. Fakat biz haklı olarak bu zaferi, kendini Allah yolunda feda etmeyi ilke kılan yüce İslami ruha ve halkımızdaki şehadet tutkusuna bağlıyoruz. Bu durum gerçekleşmedikçe zafer de imkansız hale gelirdi. Bu sebeple İslam Devrimi diğer bütün devrimlerden üstündür. Kültür hareketinin bir sonucu olan bu inkılabın daha başlangıç aşamasındayken, başka bir yöne sapması büyük bir felaket olmaz mıydı? Bu zaferi büyük bir dikkatle koruyup sürdürmedikçe her zaman başka yönlere sapabilir. Kültür hareketimizin bu ana ilkesinden asla vazgeçmemek ve bu hususta kararlı olmak, her birimizin sorumluluğundadır. Umarım her geçen gün kendimizi bu uğurda daha da ilerlemiş buluruz. Davranışlarımızı ve tutumlarımızı, konuşmalarımızı ve düşüncelerimizi, ahlakımızı ve duyarlılığımızı; kısacası her şeyimizi, İslam'ın, Kur'an'ın, Sünnetin ve Anayasamıza ilham kaynağı olan liderliğin, İslam anlayışının işaret ettiği doğrultuda kalbimizdeki Allah'a olan imanın verdiği güçle dönüştüreceğiz inşaallah.

Vesselam.

Çev.: Ertan Aydın