İki Suikast, İki Cephe ve Filistin

Rıdvan Kaya

Yaklaşık bir hafta arayla meydana gelen iki suikast olayı Filistin meselesini yeniden dünya gündeminin ön sıralarına taşıdı ve bu meseleye taraf olan tüm güçlerin konumlanışını bir kere daha olanca netliğiyle açığa çıkardı.

İlk olay 26 Ekim'de Malta'da gerçekleşti. Filistin İslami Cihad hareketinin lideri Fethi Şikaki siyonistlerce şehid edildi. Suikast, Şikaki'nin Libya diktatörü Kaddafi'nin sorumsuzca uygulamalarından bir yenisi olarak işleme koyduğu, bu ülkede mukim Filistinli mültecilerin sınır dışı edilmesi kararını geri alması için Kaddafi ile görüşmek amacıyla gittiği Libya'dan Şam'a dönüş yolunda, Malta'da bulunduğu sırada gerçekleştirilmişti.

Şikaki kimdir? İslami Cihad Neyi Temsil Ediyor?

Dar, fakat etkin ve vurucu bir kadro hareketi olan İslami Cihad'ın 80'li yılların başından itibaren kuruluşunda ve bugün sahip olduğu önemli konuma gelmesinde en büyük emeğe sahip Şikaki'yi hedef alan bu suikast, doğrusu Filistin Cihadı için yeri zor doldurulur bir boşluk demekti. Bilindiği gibi İslami Cihad'ın Filistin mücadelesinde ağırlıklı yeri İntifada hareketinin ortaya çıkışında oynadığı belirleyici rolden kaynaklanmaktaydı. Yine doğrudan Siyonist işgal güçlerini hedef alan ve yalnızca siyonistlerle sınırlı kalmayacak şekilde tüm dünyanın zalim güçlerinin yüreklerine korku salan kahramanca şehadet eylemleri ile İslami Cihad, Filistinli müslümanların izzetini tüm dünyaya haykıran bir ses, bir soluk oldu. İslami Cihad'a mensup mücahidlerin büyük bir özveri ve disiplinle gerçekleştirdiği başarılı eylemler tüm dünya müslümanları için bir onur kaynağı teşkil etmekteydi.

Elbette müslümanlar için bir onur vesilesi olan bu eylemlerin, kafirlerin literatüründe fanatik terör saldırıları olarak nitelenmesi tabii idi. Bu yüzdendir ki, İslami Cihad hareketi, Hamas ile birlikte, hem siyonistler, hem de ABD tarafından terör hareketleri olarak lanse edildiler, Bu yüzdendir ki, ABD aracılığıyla kotarılmaya çalışılan İsrail-Suriye dolaylı pazarlıklarında İslami Cihad'ın Suriye'deki faaliyetlerinin durdurulması ve Şikaki'nin Şam yönetimi tarafından sınırdışı edilmesi talebi sürekli gündemde yer aldı. Bu yüzdendir ki, üzerinde yaşadığımız topraklara hakim olan emperyalist-siyonist işbirlikçisi iktidar ve onun besleme medyası tüm İslami hareketler için olduğu gibi, İslami Cihad'ı da sürekli biçimde bir terör hareketi olarak yaftalamaya özen gösterdiler.

Şikaki'nin şehid edildiği haberinin kamuoyuna duyurulmasının ardından ortaya konulan tepkilere baktığımızda da aynı tablonun aynı netlik ve tutarlılıkla yansıdığını gördük. Müslümanlar için derin bir acı ve siyonist zalimlere karşı duyulan nefret duygusuna karşı, emperyalist-siyonist doğrultuda konumlanan çevrelerde büyük bir sevinç ve Siyonist teröre övgü tavrının sergilendiği görülebilmekteydi. Mağrur ve diplomatik bir üslupla cinayeti üstlenen İsrail Başbakanı İzak Rabin'den, Şikaki'nin ne kadar tehlikeli bir terörist olduğunu dünyaya propaganda eden emperyalist iletişim tekeline, "Müthiş Suikast", "Teröriste Mossad İnfazı" gibi başlıklarla siyonist teröre alkış tutan yerli işbirlikçi medyaya kadar tüm zalimler, bir cephede olduklarını ortaya koyma fırsatı yakalamışlardı. Cinayeti kınamayı dahi göze atamayan ve ancak "olayın barış sürecini olumsuz etkileyebileceği" gibi son derece kişiliksiz ve uşakça bir tavır gösteren Arafat da aynı cephede yerini almakta gecikmemişti. (Ne enterasandır ki, 22 Ocak 1995 tarihinde Netanya Kasabası'nda 19 siyonist askerin ölümü, 60'ının da yaralanması ile sonuçlanan iki mücahidin katıldığı bir şehadet eylemi gerçekleştirilmiş ve İslami Cihad bu eylemin, bu olaydan bir kaç gün önce Gazze'de İsrail askerlerinin iki Filistin polisini öldürmelerinin intikamı olduğunu açıklamıştı. Bu tavrıyla İslami Cihad, Arafat yönetiminin onuruna dahi ancak İslami hareketin sahip çıkabileceğini gösteriyordu. Heyhat, onuru ve şerefi siyonist zalimlere kapı kulluğunda arayanlar için zilletten başka ne var ki?)

Zalimlerin sevinçle karşıladıkları olay, müslümanları sarsmış ve dünyanın dört bir yanındaki devrimci müslümanlar Şikaki'nin şehid edilmesi karşısında duydukları öfkeyi çeşitli vesilelerle dile getirmişlerdi. Bu bağlamda, 1 Kasım 1995 günü Şam'da Şikaki için düzenlenen görkemli cenaze töreni ile aynı saatlerde, İstanbul'da Fatih Camii'nde Şikaki'nin yolunu sürdürme kararlılığını izhar eden müslümanlar Şehid için gıyabi cenaze namazı kılmak ve Siyonistler ile Siyonistlerin yerli işbirlikçilerine karşı nefretlerini ifade etmek İçin biraraya geldiler. Aynı gün ülke genelinde yas ilan edilen İran'da da müslümanların Şikaki'nin şehadeti dolayısıyla toplantılar tertip etmiş olmaları da evrensel İslami duyarlılığı yansıtan güzel bir tesadüftü.

Ve yine ne güzel bir tesadüf idi ki, Şikaki'nin katledilmesinden duyduğu mutluluğu dünyaya ilan eden İzak Rabin, Şikaki'nin kanı henüz kurumamışken, 4 kasım günü Yigal Amir adlı bir yahudi tarafından Tel Aviv'de kurşunlanarak öldürülüyordu. Müslümanların bu olaydan duydukları tek üzüntüleri, Siyonist katilin bir başka siyonistçe öldürülmüş olması, cezalandırma eyleminin bir müslümana nasip olmamasıydı.

Bu suikast sonrasında da yine bir konumlanış ve tavır alış söz konusuydu. Bu kez roller değişmiş ama saflar değişmemiş, bilakis netleşmişti. Müslümanları sevindiren gelişme, başta İsrail ve ABD olmak üzere tüm emperyalist-siyonist çevreler ve işbirlikçileri arasında büyük bir teessür kaynağıydı. Neler söylenmedi, ne ağıtlar yakılmadı ki Rabin için? Siyonist işgal yönetiminin şefi, kemik kıran lakaplı, eli kanlı katil Rabin artık Clinton'un tanımlamasıyla bir "barış şehidi" idi. Başta Türkiye olmak üzere Mısır'dan Ürdün'e, Umman'dan FKÖ yönetimine kadar tüm işbirlikçi güçler halklarının gözünde daha fazla alçalma pahasına, emperyalistlerin haklı övgülerine mazhar olan Rabin'i yüceltme yarışına.giriştiler.

Rabin Kimdir?

Rabin'in azılı bir terörist olarak yetiştiği eğitim süreci, Filistin'in sömürgeleştirilmesinde önemli bir rol oynayan Haganah adlı Siyonist milis teşkilatına daha 16 yaşındayken katılmasıyla başladı. 1947-48 yıllarında vahşice katliamlar, tecavüzler ve sindirme yöntemleriyle Filistin köylerinin boşaltılması ve Arap nüfusun mülteciliğe zorlanması operasyonlarında etkin bir görev alan Rabin asıl şöhretini ise özellikle Lyde ve Ramle kasabalarında gerçekleştirilen "etnik temizlik" operasyonlarının sorumlusu olarak kazandı.

Üniformasını çıkarttıktan sonra da Siyonist saldırganlığa katkılarını sürdüren Rabin, İsrail'in Washington Büyükelçisi olarak görev yaptığı sırada, Mısır'ın Süveyş Kanalı'nı kontrol altına alma girişimlerine karşı sivil Mısır hedeflerinin bombalanmasını savundu ve Başbakan Golda Meir'i buna ikna etti. 1978'de Lübnan'ın işgalini ve Güney Lübnan'da "güvenlik bölgesi" adı altında Güney Lübnan Ordusu ismiyle yerel bir askeri işbirlikçi güç oluşturarak işgalin resmileştirilmesinin ateşli savunuculuğunu yaptı. BM'nin İsrail'in bölgeden çekilmesini içeren 425 sayılı kararın uygulanmasını ısrarla reddetti. 1982'de Lübnan'ın yeniden ve bu kez daha geniş bir şekilde işgali sırasında dönemin Savunma Bakanı, kasap lakaplı Ariel Şaron'a sivil halkın kitlelerce ölümüne neden olan Beyrut çevresinde sürdürülen kuşatmayı daha bir sıkılaştırma tavsiyesinde bulunuyordu. Mamafih Rabin'e asıl ününü kazandıran gelişme, Savunma Bakanlığı yaptığı döneme tekabül eden İntifada hareketi karşısında düştüğü çaresizliği ve zalimliği yansıtan, İntifada'ya katılan Filistinli çocukların kollarının ve bacaklarının kırılması emriydi. Hayatı boyunca ellerinde hep Filistinli mazlumların kanlan bulunan Rabin, bu meşhur emriyle artık "kemik kıran" lakabını da hak etmişti. İşte "barış kahramanı" Rabin buydu!

Rabin Suikastine Tepkiler

ABD'nin Rabin'in ölümüne tepkisi çok şaşırtıcı sayılmazdı belki, ama yine de oldukça abartılı olduğu kesindi. Amerikan yönetiminin Rabin için gösterdiği tavır ancak bir ABD Başkanı'nın ölümü ile kıyaslanabilecek boyuttaydı. Beyaz Saray'da ve tüm resmi binalarda bayrakların yarıya indirilmesi, Kongre'de yapılan hamaset dolu konuşmalar, Clinton'un ağlamaklı bir tarzda yaptığı konuşmayı İbranice "güle güle, dostum" diye bitirmesi, Kudüs'te yapılan cenaze törenine Clinton'un eski başkanlar Bush ve Carter da dahil olmak üzere 120 kişilik bir heyetle katılması, öldürülen eski ABD Başkanı Kennedy'nin kardeşi senatör Edvvard Kennedy'nin abisinin mezarından aldığı bir avuç kumu Kudüs'e Rabin'in mezarına götürmesi gibi duygusal sahneler İsrail'in ABD nezdindeki ağırlığının ve öneminin açık göstergeleriydi.

Tabii ki başka göstergelerle birlikte, bu cenaze töreni İsrail'in ABD emperyalizmi için sıradan bir bölgesel karakol, bir üs değil, emperyalizmin öncelikli bir ortağı, stratejik bir müttefiki olduğunu bir kez daha ortaya koymaktaydı.

Ağababalarının bu dikkat çekici ve yönlendirici tavrının işbirlikçileri aynı doğrultuda harekete geçirmesi kaçınılmazdı. Mısır ve Ürdün lider düzeyinde, Katar ve Umman ise bakan düzeyinde cenaze törenine katıldılar. Bir Amerikan televizyonuna verdiği demeçte, törene katılmayı ve "dostuma ve ortağıma güle güle deme şansı olması"nı çok istediğini fakat güvenlik gerekçesiyle törene katılamadığını açıklayan, işin aslında ise Siyonist yönetimin kendisini Kudüs'te görmeye henüz tahammül edememesi nedeniyle cenaze törenine katılamadığı anlaşılan Arafat İse bir kaç gün sonra Tel Aviv'e gidip, Rabin'in eşine taziyelerini bildirmekle yetinmek zorunda kalmıştı.

Şüphesiz cenaze töreninin en dikkat çekici isimlerinden biri, hem Arz-ı Mev'ud hayranı, hem de keskin bir ezan, bayrak edebiyatçısı, milliyetçi-muhafazakar çevrelerin hürmetli başbakanı, Amerikan pasaportlu Tansu Çiller idi. Rabin'in ölüm haberini alır almaz karalara bürünerek cenaze törenine koşan Çiller'in Rabin'in dul eşine sarılma sahnesi doğrusu görülmeye değerdi. Hele Clinton'a yanaşıp bir iki kelam edebilme "şerefi"ne mazhar olabilmek için protokol falan dinlemeyip, kalabalığı yara yara öne geçmeye çalışması ve liseli uçuk kız hafifliğiyle adeta Clinton'a sırnaşması, "ikibinli yıllara emin adımlarla giden" TC'nin bu gidişle varacağı yerin neresi olacağını şüpheye mahal bırakmayacak şekilde gözler önüne seriyordu !

Rabin'in cenaze töreninin en çarpıcı yönlerinden biri de tam bir Siyonist kurnazlık gösterisine sahne olmasıydı. Siyonist işgal kuvvetlerinin her gün çizmeleriyle çiğnedikleri Kudüs, bu kez de Rabin'in leşinin buraya gömülmesiyle kirletiliyordu. Cenaze töreni için Kudüs'ün özellikle seçildiği belliydi. Siyonistler tüm dünyadan gelen heyetlerle oluşan mini bir zirveyi Kudüs'te gerçekleştirme fırsatını yakalamış oldular. Hüsnü Mübarek, Kral Hüseyin gibi sözde Arap liderleri de bu amaca hizmet etmiş, İsrail'in Kudüs üzerindeki egemenlik iddiasını gayrı resmi de olsa kabullenmişlerdi. Kendi ifadesiyle "kardeş, dost ve ortak"ını kaybetmenin acısı içinde adeta gözü dönmüş Kral Hüseyin, Ürdün halkının Rabin'in ölümünden duyduğu mutluluğa kızgınlığını Başbakan'ı özgürlüklerin sınırını hatırlatarak uyarmakla ortaya koyuyordu.

Geleceklerini bütünüyle İsrail İçindeki siyasi rekabetin sonucuna ve İşçi Partisi'nin İktidarına bağlayan ve bunu açıkça itiraf etmekten de çekinmeyen Arafat'ın konumu ise tam bir kukla yönetici sıfatına hak kazandırıyordu. Stratejisini "diğer Arap liderlerinden daha fazla İsrail'e yakın olabilmek" temeline oturttuğu anlaşılan Arafat, adeta Kral Hüseyin ile "İsrail'in dostluğuna kim daha fazla mazhar olacak" yarışına girmişti. Rabin'e methiyeler, övgüler dizerken, ipin ucu o kadar kaçmıştı ki, Arafat açıkça barış anlaşmasının Rabin sayesinde gerçekleştiğini söylemekteydi. Halbuki İsrailli tahlilciler bile Rabin'i FKÖ ile anlaşmaya zorlayan olgunun "İntifada" olduğunu ifade etmekteydiler. Üstelik Rabin de bu gerçeği değişik vesilelerle, özellikle de fanatik siyonistlerden kaynaklanan kendisine yönelik eleştiri ve suçlamalara cevap babında pek çok kere itiraf etmişti.

Arafat'ın içinde olduğu hal işbirlikçilik çıkmazının, işbirlikçilik batağının geri dönüşü olmayan bir çıkmaz olduğunun somutlaşan halidir. Her gün biraz daha batağa saplanan Ortadoğu'nun tüm işbirlikçilerinin mevcut halinin bir hülasasıdır. Sınır geçilmiş, ar damarı çatlamış, iş gelip katillerin yasını tutmaya, katillere ağıt yakmaya varmıştır.

Halbuki propagandayla, baskı ile gerçeğin değiştirilmesi mümkün değildir. Filistin halkı da, ümmetin tümü de katilleri tanıdığı gibi, katillerin sözcülüğünü üzerlerine vazife edinenleri de tanıyacak ve gereğini yapacaktır. Hamas'ın Gazze'deki liderlerinden Mahmud el-Zahar'ın bir gazeteciye dediği gibi: "Ben de, siz de, herkes de biliyor ki, Rabin bir katildir ve dünya liderlerinin ve bir takım önemli şahsiyetlerin cenaze törenine katılmaları ve onu barış kahramanı olarak yad etmeleri, onun birçok masumun kanına girmiş bir katil olduğu gerçeğini değiştiremez".

Rabin'e düzenlenen suikast, aynen Şikaki suikastinde olduğu gibi, dünya genelinde mevcut bulunan cepheleşmenin, saflaşmanın Filistin sorunu etrafında açık, somut yansımalarını ortaya çıkarmıştır. Bir yanda emperyalist-siyonist güçler ve bölgedeki işbirlikçileri, diğer yanda zulme, sömürüye, işgale karşı direnenler. Bir yanda küfür, öte yanda İslam cephesi. Bu savaş hep vardı. Zaman zaman örtülmüş görünse de hep devam etti ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar da hep devam edecek.