İdeal ve Gerçek Arasında Mehmet Akif Ersoy

Arif Çifci

Birçok konuda olduğu gibi günümüzde Mehmet Akif Ersoy'u tanımak ve anlamak meselesi de tam olarak netlik kazanamamıştır. Geleneksel tarih anlayışının getirdiği yanlışlıklardan olsa gerektir ki, şanlı tarih ve ecdat kutsaması çoğu zaman birçok insanın ve olayın gerçek yönüyle ortaya çıkmasını engellemiştir. Müslümanlar olarak sergilememiz gereken tutum, Kur'an'ın tarih anlayışını kendimize rehber edinmemiz ve onun prensipleri doğrultusunda olayları ve insanları değerlendirmek olmalıdır. Kur'an geçmiş peygamberlerin ve ümmetlerin kıssalarını anlatırken örnekler vermekte ve onlardan ders alınmasının yanında çeşitli eleştirilerde de bulunmaktadır. Yani Kur'an, tarihe kritik edici bir bakışla bakmakta ve ondan ders alınmasını istemektedir.

Bugün Mehmet Akif konusunda çeşitli İslami yayın organlarında çıkan yazıların pek çoğunun sadece hamaset ve duygu yoğunluğu altında işlendiğini görüyoruz. Hatta -Akif'le anlaşabilmesi imkansız olan gelenekçi muhafazakâr çevreler belki de kasıtlı olarak- onu milli şair, vatan şairi gibi sıfatlarla anmakta ve anlatmaktadırlar.

Halbuki M. Akif bütün bu hamaset ve duygu sömürücülerinin tam aksine düşünen, akleden, olaylara gerçekçi bir gözle bakmaya çalışan ama her insanın bir özelliği olarak bazen yanılan bazen doğru teşhisler koyabilen hatasıyla sevabıyla bir insandır. Gelenekçi ve muhafazakar tarih anlayışının, Akif'i Türkçü, milliyetçi, vatansever ve İstiklal Marşı şairi gibi sıfatlarla anması ve tanıması bir ölçüsüzlüğün ve Akif'i mevcut düzenle özdeşleştiren gayretinin bir ifadesidir.

Akif ve Dönemi

M. Akif'in içinde yaşadığı çevre ve bulunduğu dönem Osmanlı devletinin yıkılmaya doğru yüz tuttuğu bir dönemdir. Aydınlar, ulema, devleti yönetenler ve halk tam bir arayış içindedir. Fransız devrimi ve onun meydana getirdiği çeşitli düşünce akımları, Batı'nın İslam toplumlarını sömürme isteklerinin meydana getirdiği işgal ve saldırılar Doğu toplumlarını hazırlıksız yakalamış ve perişan etmiştir. İçerde ise Abdülhamit yönetimi, Jöntürk hareketi, İttihat ve Terakki, Balkanlar ve Birinci Dünya Savaş'ı, Milli Mücadele dönemi ve Kemalist-batıcı-ulusçu sürece giden olaylar dizisi Akif'i değerlendirirken gözönüne alınması gereken hususlardır. Bu siyasal olayların yanı sıra Türkçülük, Batıcılık ve İslamcılık gibi fikri akımlar da Akif'in düşünce yapısının oluşumunda etkili olmuştur.

Yukarıda saydığımız iç ve dış olayların etkisinin yanında Akif'in İslam dinine, Kur'an'a ve kendilerini geleneksel anlamda müslüman sayanlara bakışına yön veren gerçek, onun Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh gibi çağdaş müslüman, düşünür ve eylem adamlarının yolundan gitmesidir.

Mehmet Akif çok yönlü bir insandır. İnançlarında ve davranışlarında samimiyetinin yanı sıra fedakârlık ve çalışkanlık onun meziyetlerindendir. Ümmetin içinde bulunduğu kaos ortamından kurtulabilmesi için en ufak bir ışık gördüğünde bütün gücüyle onu desteklemiş ve yanında olmuştur. Bir bakarsınız Akif bir mücadele adamıdır. Bir bakarsınız çileli, öfkeli, isyancı bir şairdir. Bir de bakmışsınız düşünen tefekkür eden en ince ayrıntılara kadar İslam düşüncesinin gelişimini, geçmişini ve çağını inceleyen bir fikir adamıdır. Akif üç boyutlu bir insandır. Aksiyoner, şair ve fikir adamıdır.

Aksiyon Adamı Olarak Akif

Akif, dönemin İslamcılarıyla birlikte Abdülhamit'in baskıcı rejimine muhalefet eder. Önceleri İttihat ve Terakki ve II. Meşrutiyeti destekler. Fakat onların sözlerinde durmayışları karşısında bu desteğini biraz geç de olsa geri çeker. Ama hayal kırıklığına uğramaz. O sürekli olayların içindedir. Teşkilât-ı Mahsusa (Osmanlı istihbarat teşkilatı) Akif'i önce Almanya'ya arkasından Hicaz'a gönderir. Bütün gayesi ümmetin parçalanmaması ve İslam birliğidir. Derken Birinci Dünya Savaşı ve arkasından gelen yenilgiye rağmen Akif sarsılmaz. Bu kez İstanbul'dan Anadolu'ya koşar. Bursa'ya, Balıkesir'e, Ankara'ya, Kastamonu'ya, Konya'ya ve Kayseri'ye gider. Akif Anadolu'yu uyandırmak, bilgilendirmek ve işgalci kuvvetlere karşı örgütleyebilmek için bütün gücüyle çalışır. Dış düşman temizlenmiştir. 1920-1923 yıllarında Meclis'te Burdur milletvekilidir. Ama Mecliste fazla durmaz. Halkın arasında halkla beraberdir. Her yerde, herkese ümit aşılayıcı konuşmalar yapar. Yanındakiler onun ümidiyle cepheye koşarlar.

Cephede askere moral verir. Kastamonu'da yaptığı konuşmalar çeşitli cephelerde çoğaltılarak halka ve askere dağıtılır. Meclis'te 1923 seçimlerinin yenilenmesi bahanesi, Ali Şükrü'nün öldürülmesi ve laik bir takım uygulamalara gidilmesi Akif'i şiddetle sarsar. Cephelerde ve halk arasında yaptığı İslam ağırlıklı konuşmalar yeni kurulan rejim tarafından mecliste gericilik olarak telakki edilir. Yeni meclis Akif'in sadece İstiklal Marşı'na -onu da halka kendisini kabul ettirmesi gayesiyle- ses çıkarmaz. Akif'in burada aksiyonerliği hareket adamlığı bitmiştir. İçine kapanır. İstiklal Mahkemeleri'nin icraatları ve Sebilür Reşad'ın kapatılması ve daha pek çok baskıcı uygulamalardan dolayı Mısır'a gitmekten başka yol kalmaz.

M. Akif, Milli Mücadeleyi bütün İslam aleminin kurtulmasına örnek teşkil edecek bir hareket olarak görüyordu. İslam birliği ideali içersinde Batı emperyalizmine karşı İslam ülkelerini uyandırmak ve kıyama çağırmak için uğraşıyordu. Balkan Savaşı, 1. Dünya Savaşı onun bu inancını sarsmamıştı. Fakat Milli Mücadele sonrası laik-batıcı ve İslam düşmanı uygulamalar Akif'in bütün ümitlerini kırdı.

Burada bir durum dikkatimizi çekmektedir. İstanbul hükümeti Ankara hükümetini tanımamaktadır. Mart 1920 Anadolu'da Ankara hükümetine karşı Düzce'de, Konya'da, Zile ve Yozgat'ta başkaldırılar vardır. M. Kemal bir irşad heyeti kurar. İçinde M. Akif'de vardır. Bu heyet halkı isyandan vazgeçirmeye ve Ankara hükümetine bağlanmaya çağırır. Çeşitli vilayetleri dolaşarak ikna faaliyetleri yaparlar. Büyük Millet Meclisi 5 Haziran 1920'de milletvekilliği mazbatasında Akif için "İslam şairi Mehmet Akif Bey'in Burdur'dan seçildiği bildiriliyor". Yani Akif resmi kayıtlarda "İslam şairi" olarak geçmiştir. Bu sıfatı onunla beraber savaş boyunca devamlı anılır.

Kurtuluş Savaş'ı bitmiştir (1925) Şeyh Sait kıyamı başlamıştır. Sebilü'r Reşat dergisinde bu kıyamın aleyhinde ve hükümet kuvvetlerinin lehinde yazılar çıkar. Şeyh Sait dergi tarafından asi olarak görülür. (26 Şubat 1925 Sebılü'r-Reşat s. 640. c. 25) Akif'in ve Sebilü'r-Reşat dergisinin bütün bu destekleyici yayınları dahi onların hükümet tarafından kapatılmasını ve Eşref Edib'in tutuklanmasını önleyememiştir. Sebilü'r-Reşat dergisi daha önce 1920-1923 yılları arasında bizzat hükümetten yardım almıştır. Hatta hükümet derginin çeşitli sayılarını alıp dağıtımını yapmıştır. Bu durum bir takım muhalif milletvekilleri tarafından hoş karşılanmamıştır. Dergi 6 Mayıs 1925'te kapatılmış, 23 yıl sonra 1948'de Eşref Edip tarafından yeniden yayınlanmaya başlamıştır.

İstiklal Mahkemelerinin Sebilü'r-Reşad'ı yasakladığı ve Eşref Edib'le beraber bir kısım yazarları tutukladığı sıralarda Mehmet Akif'in Mısır'da mı, yoksa Türkiye'de mi olduğu tam olarak bilinmiyor. Çünkü İstiklal Mahkemelerinin tam bir terör havası estirdiği görülmektedir.

Akif ve Sebilü'r-Reşad çevresinin bu akibete uğramasının önceden ipuçlarını görebileceğimiz bazı olaylar meydana gelmiştir. 1922 sonbaharında Anadolu'dan yabancılar çekildikten sonra nasıl bir toplumsal düzen kurulacağı konusu gündeme gelmiştir. Meclis'te milletvekillerinin iki gruba ayrıldığını, birinci grubun Batıcı-laik uygulamaları benimserken ikinci grubun da buna muhalefet ettiğini görüyoruz. Yunus Nadi 26 Kasım 1922 tarihli sahibi olduğu Yenigün Gazete'sinde "Yeni Bir Cidal Devri" başlığıyla muhaliflere karşı M. Kemal cephesi adına çok sert bir uyarıda bulunur. Bu uyarısında "milletin yenilik istediğini buna karşı çıkanların kanlar içinde boğulacaklarını ve kafalarının kesileceğini" bildiren ifadeler kullanıldı. Bu yazılara karşı Hüseyin Avni ve Ali Şükrü gibi II. Grup milletvekili sözcüleri şiddetle karşı çıktılar ve itiraz ettiler. İtiraz oylamaya sunuldu. 100 kabul oyuna karşılık 67 kişi red oyu kullandı. İtiraz kabul edilmedi.

27 Mart 1923'te Ali Şükrü öldürülür. Mustafa Kemal Meclis'i yenilemek, Cumhuriyeti ilan etmek, halifeliği kaldırmak, medreseleri kapatmak, laik kanunları yürürlüğe koymak için seçimlerin yenilenmesini istedi. Amaç muhalif milletvekillerini Meclis'in dışında bırakmaktı. Akif, Ankara'da kalamayacağını anlamış ve İstanbul'a dönmüştür (Mayıs 1923). Sebilü'r-Reşad'ı orada çıkarmaya başlar. Çünkü Ankara artık onlar için güvenli bir yer değildir. Sebilü'r-Reşad İstanbul'dan yaptığı (16 Mayıs, 1923'ten itibaren) yayınlarda batılılaşmaya karşı çıkar. İslam kanunlarının topluma daha uygun olacağını savunur.

Meclisteki muhalif milletvekilleri temizlenmiş sıra devrim kanunlarını çıkarmaya gelmiştir. Ankara hükümeti Hakimiyet-i Milliye gibi gazetelerde batılılaşmak, kadın, laiklik, cumhuriyet, halifelik, şapka ve latin harfleri gibi konuları tartışmakta ve bu alanda baskıcı ve ifsad edici adımlar atmaktadır. Yukarıda bahsedilen kanunlar hakkında İstanbul'da yayınlanan Sebilü'r-Reşad sayılarında bu devrimlerin aleyhinde çeşitli yazılar yazılır. Şeyh Sait kıyamı bardağı taşıran son damla olur ve daha önce belirttiğimiz gibi Sebilü'r-Reşad kapatılır. İstiklâl Mahkemeleri olaya el koyar. Akif ve İslamcı milletvekilleri artık susturulmuştur. Eşref Edip'in deyimiyle Akif Mısır'dadır ve Türkiye'deki yönetim aleyhine tek satır yazmamıştır. (Yeni Sebilü'r-Reşad Ekim 1959)

"Yeni düzenin kurucuları savaş ortamının meydana getirdiği boşluğu doldurmayı becermiştir. Mustafa Kemal'in liderliğinde tedrici, takiyyeci politikalar izleyerek ilk planda kitlelerin desteğini almayı en azından büyük oranda kitle muhalefetini yumuşatmayı ve savuşturmayı başarmışlardır. Otoritesini güçlü bir biçimde tesis ettikten sonra ise aynı ekip, gerek kendi içindeki, gerekse halk arasındaki mevcut muhalefeti bütünüyle sindirme yoluna gitmiş, kurulan dikta yönetiminin gölgesinde, batıcı, laik, kapitalist doğrultuda ve ulusalcı bir temelde radikal bir değişim programını yürürlüğe koymuştur.

İslam'la özdeşleştirilerek "geri" damgası vurulan geçmişten, bütünüyle kopularak "muassır medeniyet" kavramıyla ifade edilen Batı, Batı'nın temsil ettiği değerler ve yaşam biçimi ulaşılması gereken hedef olarak topluma sunulmuş daha doğrusu dayatılmıştır." (İslami Kimlik İlkeler ve Hareket s. 101. 102)

Şair Olarak Akif

Akif'in şairliği konusu dost düşman herkes tarafından kabul edilen bir konu olduğu için, burada üzerinde gerek duymuyoruz.

Fikir Adamı Olarak Akif

Bugün üzerinde durulması gereken esas konu; Akif'in fikri gelişmesini etkileyen ve onu farklı kılan İslam, Kur'an gibi konularda dikkatimizi çeken ve geleneksel anlayışlardan kurtulmaya çalışan tavrı olmalıdır. Akif Batı medeniyetini tek dişi kalmış canavar olarak nitelerken onun kendi içindeki çelişkisini, açmazını ortaya koyar. Bu medeniyet süreç içerisinde kendisini zalim olarak ortaya koyar ve insanlar onu daha kolay tanırlar.

Akif, Batı'ya ve onun getirdiği sömürgeciliğin eleştirisi yanında esas eleştirisini müslüman dünyanın içinde bulunduğu duruma yapar. Bid'at ve hurafelerini Kur'an'a bakışının yanlışlığını, dinden ziyade töreye bağlılığını, atalar dinini kutsadığını, tembelliğini, uyuşukluğunu, dinin yanlış anlaşılmasını tenkit eder. Akif:

"Doğrudan Kur'an'dan almalıyız ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam'ı" derken tasavvufçu gelenekçi-muhafazakar çevreler ona karşı çıkarlar. / Lafzı muhkem yalınız anlaşılan Kur'an'ın / Çünkü kaydında değil hiç birimiz mananın / Ya açar nazmı cehlin bakarız yaprağına / Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına / inmemiştir hele Kur'an bunu hakkıyla bilin/ Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için" dizelerinde görüleceği gibi Kur'an'ı ölü kitabı yapan, anlaşılamayacağını savunan sadece yüzünden okunmasıyla insanları onun ilahi mesajından mahrum bırakan din adamları şeyhler, tarikat çevreleri kısacası geleneksel din anlayışını Akif reddeder. Kesinlikle kabul etmez. Bu sapkın zihniyet karşısında suskun kalmaz.

İslam dünyasında Kur'an ve Sünnet anlayışını ön planda tutan İbn Teymiyye, C. Afgani, M. Abduh Osmanlılarda İmam Birgivi ve Kadızadeliler, günümüzde Malik bin Nebi, Seyyid Kutub, Mevdudi gibi şahsiyetlerde ifadesini bulan İslami hareket anlayışı Akif'te de etkisini göstermiştir. Akif İslam dünyasında halkın bid'at ve hurafeleriyle, tasavvuf anlayışının getirdiği yanlış din anlayışıyla mücadele eder. Şöyle seslenir:

"Hele ilmiye bayağıdan da aşağı bir turşu / Bab-ı Fetva denilen daire ümmi koğuşu / Ana karnından icazetlidir, ecdada çeker / Yürüsün bir de sarık, al sana hadi asker!"

Vaizler hakkında:

Zamanıdır oturup şimdi herze dinlemenin / O yave-guhlan hâlâ adam deyin beğenin / Sarıklı milletidir milletin başına bela / Sonunda birde tevekkül sokuşturdun araya / Zavallı dini çevirdin maskaraya"

Tasavvuf hakkında:

"Sürdüler Türk'e tasavvuf diye olgun şırayı / Koca milletin edebiyatı ya oğlan ya karı"

Akif'e göre dini tahrif edenler onu Kur'an'dan öğrenmeyenler bizzat hocalardır, vaizlerdir. Akif ıslah ve ihya düşüncesini taşır ve İslami bizzat kaynağından öğrenmek gerektiğine inanır. Önce Kur'an'ı öğrenmeliyiz der. Akif'in Kur'an'a çağıran bu sesinin karşısına tarikatlar ve tekkeler hemen karşı çıkarlar. Onu Vahhabilikle, reformculukla ve mezhepsizlikle suçlarlar. Akif bütün bunlara cevap verir ve onları Kur'an'a çağırır. Gerçek dinin Kuran'ın anlaşılmasıyla öğrenileceğini savunur.

Akif sadece dini yanlış anlayan kesimlerle uğraşmaz. O aynı zamanda Tevfik Fikret gibi Batıcılarla, Ziya Gökalp gibi Türkçülerle de savaşır. Onlara meydan okur. İslam'ın milliyetçilik, ulusçuluk ve Türkçülük bağdaşmayacağını Kur'an'dan ayetlerle, peygamberimizden hadislerle örnek vererek anlatmaya çalışır. Milliyetçiliğin İslam ümmetini parçalayan bir akım olduğunu, İslam'da yeri olmadığını savunur. Süreç içerisinde Batıcılarla Türkçüler ittifak yaparak İslamcıları saf dışı bırakırlar. Batıcılarla Türkçülerin ittifakından TC doğar ve İslam artık yok edilmeye çalışılır.

Türk Ocağı'nda 1920'lerde Dr. Rıza Nur batıcı Tevfik Fikret'i anmak için bir toplantı yapar. İslamcılar'a saldırır. Akif'in çıkardığı Sebilü'r-Reşad aleyhinde konuşur. Akif buna derhal cevap verir.

Akif vaizler hakkında "milletin, mazisini, halini bilmeli, cemaatı istikbale hazırlamalı... Doğrusu bu herifleri dinledikçe gençlerdeki dinsizlik modasını hemen hemen mazur göreceğim geliyor. Eğer dinin ne olduğunu bunlardan öğrenseydim, mutlaka İslam'ın en büyük düşmanı olurdum" der.(Sırat-ı Müstakim 30 Haziran 1910)

"Koleraya Dair" başlığını koyduğu bir söyleşisinde eski hükümetin, millete musallat olan felaketlerden bile yararlanmaya kalktığını, örneğin bir salgın hastalıkta halkı uyuşturmak için Yıldız Sarayında Buhariler okuttuğunu, İstanbul'un çevresine dizilen hafızlara kolera bu şehre bulaşmasın diye, Kur'an okutturulduğunu buna karşılık Padişah'ın külhanlar dolusu din kitabını cayır cayır yaktırdığını belirterek salgın hastalıklara karşı tıbbi tedbirlerden başka çare olmadığını savundu" (Sırat-ı Müstakim 17 Kasım 1910 c. 5, sayı 115, s. 292-293)

İslam dünyasının içinde bulunduğu durumu takdiri ilahiyle veya kaderle izah edenlere karşı çıkarak şöyle der:

"Kadermiş!" öyle mi? Haşa, bu söz değil doğru. Belânı istedin, Allah'ta verdi... Doğrusu bu talep nasılsa, tabiî netice öyle çıkar. Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali mi var? Çalış dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun. Onun hesabına birçok hurafe uydurdun. Sonunda bir de tevekkül sokuşturup, oraya zavallı dini çevirdin onunla maskaraya."

M. Akif İslam dünyasında tecdid ve ıslah hareketini başlatan Afgani ve Abduh'un Türkiye'deki temsilcisidir. Sırat-ı Müstakimin 90-91. sayılarında onların uyanış hareketini desteklemiştir. Yine bir şiirinde:

Mısır'ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh / Konuşurken neye dairse Cemaleddin'le; / Der ki tilmizine Afganlı / -Muhammed, dinle! / İnkılab istiyorum başka değil, hem çabucak /Çıkarıp gönderelim, hasılı şeyhin yer yer, / Oradan alem-i İslam'a Cemaleddinler / Anlıyorsun ya zarar yok daha iyi anlaşalım / İnkılab istiyorum, ben de fakat Abduh gibi...

Değerlendirme

M. Akif'te herkes gibi bir insandır. Onun hayat çizgisi içersinde görebildiğimiz kadarıyla -bazen iyi niyetinden kaynaklansa bile- bize ders olması açısından olumlu göremeyeceğimiz yanları da bulunmaktadır. Akif'in hayatı ve mücadelesi bizler için bugünkü ve gelecek nesiller için hatası ve sevabıyla kaynakların elverdiği oranda incelememiz gerekmektedir. Bu konuda kaynakların tam olarak yeterli olmadığını söylemeliyiz. Henüz yakın tarihi ve kişileri, olayları, ilişkileri net olarak değerlendirecek kaynaklardan mahrumuz. Mesela II. Abdülhamit'in Akif hakkındaki değerlendirmesi, Akif'in ve diğer İslamcıların İttihat ve Terakki'yi dergilerinde önceleri desteklemeleri, İstanbul hükümeti (padişah) ile Akif arasındaki ilişkiler. Ankara hükümetinin geleceğini nasıl olup da göremediği ve II. Meclis'te İslamcılar'ın tasfiye edilmesi karşısında onlara karşı tepkileri, Mısır'a gitmesi. I. Meclis'te milletvekili iken Ankara hükümetine isyan ve İstanbul hükümetini destekleyen isyancılar Akif vasıtasıyla nasihat verilmesi ve Akif'in bunu kabullenmesi... Bu ve benzeri sorunlar kaynaklar ortaya çıktıkça cevaplandırılacaktır. Akif mücadele etmiştir. Uğraşmış, çile çekmiştir, Bu mücadele fikri yönüyle günümüze ışık tutacaktır. Fiili yönüyle amacına ulaşamamış olsa bile...

Akif sadece Abdulhamit'e ve onun baskıcı olarak gördüğü istibdat idaresine karşıdır. Onun saltanatının kökten karşısında değildir. Toplumu değiştirecek ve dönüştürecek şekilde tevhidi anlamda örgütlü bir mücadeleyi yapabilecek bir seviyeye ulaşamamıştır. Akif bir kıvılcım bir başlangıç olabilmiştir.