Her Değişim Gelişim mi?

Sevgi Engin

Eylül acısı ülkemin üzerine bir ankebut gibi çöktüğünde küçük bir çocuktum henüz.

Bir oyundu belki de bütün olanlar, duvarlara yazılan ve ertesi günü karşıt gruplarca silinecek sloganlar, kapı altlarından atılan bildiriler, ikiye bölünen, kurtarılan mahalleler... Filistin'e kampa gittiği kulaktan kulağa fısıldanan mahalle gençleri de bu oyunun bir parçası belki. Sonra ağır asker postalları caddeleri aşıp evlerin kapılarına dayandığında, yalnız kışlaya değil bütün bir topluma komuta etmeye başladığında oyun sona erdi. Eylül acısını bu yüzden o yıllarda değil, ne anlama geldiğini öğrenecek kadar büyüdüğümde, binlerce insanın işkenceye maruz kaldığını okuduğumda ve onların acısına yüreğimi kabarttığımda öğrenebildim ancak, ne anlama geldiğini o zaman çözebildim ve üzüldüm.

Yalnız işkence mağdurlarına değil.

Eylül, isyanı öldürmüştü insanlarda. Muhalefeti. "Devlete karşı gelmek imkansızdı işte." Karşı gelenler hapishaneleri doldurdu, kaçabilenler çil yavrusu gibi dağıldı dünyanın dört bir tarafına. Geride kalanlar köşelerine çekildi. Apolitize edilmenin simgesi oldu Eylül ve en çok işte buna üzüldüm ben. Bir kuşaktı onlar, başkaldırısını birlikte dillendiren ve bunun gereğine inanan... Bu uğurda bedel ödemeye duran...

O toz bulutu dağılıp isyanlar durulduğunda, geriye kalan kuru bir bireysellikti.

Ulusu kurtarma devri sona erince, insanın kendi kendini kurtarma süreci başlıyordu.

O yüzden kolektivizm ile bireysellik yan yana yapılan dans gibiydi işte.

Birinin güçlenmesi diğerini yoldan çıkaran...

Üstelik insanlar, hani daha önce belirli bir yapı içerisinde mücadelelerini ortaya koyan insanlar yaşlanıyorlardı artık. Dünün devrimcileri toplumsal mücadeleyi bitirdiklerinde, ondan uzak düştüklerinde, korkularına inançsızlıklarını eklediklerinde, oturdukları ve şimdi her şeyleri olan kariyer koltuklarının üzerinde geçmişe yönelik kendilerini her şeyden uzak tutup koruyan eleştirilerini yönelttiklerinde artık muhalefete değil de, otoriteye dönüşüyorlardı. İşte bunun için belki de henüz genç iken, henüz öğrenci iken dünyayı değiştireceğini sananlar yaşlandıkça, imkanları, saygınlıkları, adlarının önündeki unvanları, sahip oldukları değerler arttıkça giderek sadece kendilerinin değiştiklerini fark edemiyorlardı bir türlü. Ve bireyselliğe övgü böyle başlıyor, umutlar böyle kırılıyordu. İsyan yalnız gençlik zamanlarına özgü tatlı bir anı gibi duruyor, hayatın aslında ne kadar farklı olduğu o günleri, o heyecanlan yaşamış olmanın ama şimdi herşeyi bir kenara koyup hayatı gerçek anlamda yaşamaya durmanın çok bilmişliğiyle gençlere öğütler veriliyor, inançları zedeleniyor, umutları kırılıyordu. Kendi yenilgilerinin toplumsal bir kural olmasını istediklerinden belki de. Belki de faturayı kendilerine değil de işte bu toplumsal yasaya çıkarmak istemelerinden.

Eylül geçmedi kuşağımızın üzerinden, ama Eylül takipçisi postmodern darbeler liberalizmin, iktidar olmanın güçlü rüzgarlarının ardından bu kez "bizim" "oyunumuzu" sona erdirdi. Cuma gösterilerinde açtığımız pankartlarımızı, sıkılı yumruklarımızı topladık, evlerimize döndük; hani mescitler edindiğimiz, karargahlar kıldığımız, içinde yetişen çocuklarımızı Bedirler'e, Uhudlar'a adadığımız evlerimize. Yaşam biçimlerimiz gibi hitaplarımızı da değiştirdik birbirimize. Kardeşlerimiz, kardeşlerimiz olmaktan çıkıp en iyi haliyle 'hanım'lara ve 'bey'lere dönüştüğünde biz de kendini ararken belki kendini kaybedenler olarak yerimizi aldık; kaybedenler, yenilenler, korkup kaçanlar, değişenler olarak...

O halde bireyselliğin kolektivizmle dansında yanlış olan neydi? Doğru olan yukarıda, öncemizde yaşananlar mıydı? Her sonbahar gelişinde birer birer düşüşlerle yitip giden dostlar, kardeşler mi?

Ölesiye edilen yeminlerin ardından yüzlere kapatılan kapılar, açılmayan telefonlar, selamsız ilişkiler mi doğruydu. Mazeretler mi doğruydu korkularımızı örten, dünya telaşı mı yoksa, yoksa şehit düştüğünde Musab'ın ayaklarını örtmeye yetmeyen elbisesi mi?

Zengin ve güçlü ailenin oğlu Musab mı doğruydu, yoksa kolektivizmin güçlü kollarından kopup kendi bireysel sultanlığına sığınanlar mı? Yoksa "bünyanün marsus"un anlamı mı sorgulanmalıydı yeniden?.. Gençliğinde dünyayı değiştireceğini sananların, gençliğinde, yoksulluğunda, yoksunluğunda mücadeleden, adanmışlıktan, Ammar'dan, Sümeyye'den, Yasir'den dem vuranların bu değişimleri nasıl adlandırılmalıydı, değişim mi gelişim mi?

Birliktelikler, gereği gibi kotarıldığında çiğ tanesi sevinçleri uyandırır insan yüreğinde.

İşte bu sevinç, işte bu inançtır insanı, insanları, inançları güçlü yapan, az bir topluluğu çok bir topluluk karşısında üstün getiren. Müminler aynasıdırlar birbirinin. Aynı topraktan, aynı membadan beslendiğimiz, aynı Kitab'ın ipine tutunup düzlüğe çıktığımız, o Kitab'ın aynasıyla birbirimize ışık olduğumuz...

Fedakarlıklarımızla, özverilerimizle birbirimize vaha olduğumuz birlikteliklerimizin oluşumunda biz yanlış yaptık öyleyse.

Bu birlikteliklerimize atfettiğimiz değer başkaydı.

Belki sadece sığındık o vahalara biz. Bizler hakkında araştırma yapan sosyal psikologların ifade ettiği gibi, ait olma duygumuz baskındı sürüklenişlerimizde. Ait oldukça ne denli kolaylaştığını gördük çünkü her şeyimizin. Burslarımız, öğrenci evlerimiz, eşlerimiz ve işlerimiz hep bu birlikteliklerin, hep bu kardeşliklerin sıcacık ortamında çözüme kavuşmadı mı?

Sonra rüzgârlar geçti üzerimizden. Yağmurlar yağdı.

O güne kadar ait olmakla övündüğümüz, kendimizi güvende, emniyette ve iyi bir yerde hissettiğimiz birliktelik bu sıkıntılı ortamlarda artık bizi koruyacak, bize çözümler sunacak, kendimizi daha önemli hissetmemizi sağlayacak kalkan olma anlamını yitirdi. Ayağımızı bastığımız zemin sallandı, bizi tutan, bizi saran, gözlerimize kardeş olmanın erincini yansıtan kollar şimdi Uhdud ashabının çukurlarına girmeye, iman etmiş gençlerle birlikte yeri bilinmeyen mağaralarda toplumunu terk etmeye, belki Sümeyye olup Ebu Cehil'in elinde işkence görmeye götürüyordu. Birlikteliklerin anlamı değişmişti artık.

Tehlikeliydi.

Birlikteliklerin yolu Yusuf'un zindanına açılıyordu. Birlikteliklerin yolu yerini yurdunu terk etmek zorunda oluşlara, belki aç kalışlara, belki göz altılara götürüyordu.

O halde silinmeliydi dost, kardeş numaralan defterlerden.

Belki yüreğimizde ince bir sızı olarak kalmalıydı her şey... Kapılarımızı kardeşlerimize kapadığımızda aslında kendimize, kendi geçmişimize, bizi biz yapan değerlere, yarınımıza kapadığımızı hiç bilmeden yavaşça silindik...

Artık daha az görüşür, daha çok eleştirirken bir yandan da bireysel hayatlarımızı kurmanın telaşına düştük.

Birliktelikler kötüydü. Tehlikeliydi.

Sürükleniyordu, birey kendini ortaya koyma fırsatını yakalayamıyordu. Henüz genç olanlar bir kuş gibi kafesleniyordu belki de.

Yanlışımız birlikteliklerimize atfettiğimiz değerde gizliydi o halde. Önce bir olmakta değil, önce birey olmakta saklıydı sonradan ortaya çıkacak güç.

Birliktelikler sayılarla ölçülmezdi, insanların niteliğiyle ölçülürdü. Birliktelikler birlikteliklere yaslanan, kendi güçsüzlüklerini, kendi yetmezliklerini, kendi kişiliğini dayatılanlarca değil, kendisi olmayı başarmış, kim olduğunu bilen, kendine, inancına güvenen yetkin insanlarca oluşturulduğunda ekicilerini de Rabbimizi de sevindiren bir anlama bürünebilirdi ancak.

Kolektivizmden gelip bireysel yollarına devam ederek korkunun, inançsızlığın, yetersizliğin gölgesinde yitip gidenler bu yanlışın bir yüzüydü sadece.

Asıl birey oluşunun farkında olan, kendini, inancını, mücadelesini, yolunu tanıyan, birlikteliklerde kendi eksiklikleriyle yaşlanan değil, kendi zenginliğiyle parlayan insan az sayıdaki toplulukların kalabalıklara, güçlülere karşı direnişlerinin örnekliğini verebilir, yüreklere çiğ tanesi sevinçleri ulaştırabilir, düşmanların kendisine karşı hazırladığı güçlü ordularda imanını daha da artırabilir, ahiretin ve dünyanın anlamını daha iyi kavrayabilirdi.

İnandığımız değerlerin silikleştiği, kardeşlerimizin isimlerinin rehberlerden silindiği, isimlerimizin önündeki hitapların değiştiği kapının önüne geldiğimizde yeniden başlanmalı.

Çalınan bizim hayatımız, kaybedilen bizim değerlerimizdir. Yanlışı yapan, hayal kırıklıklarına uğratan başkalarına değil, kendimize, işte bu kapının önünde yeniden seslenmeli, onu kendi olmaya çağırmalı belki.

Unutmamalı...

İnsan, birey olarak kendini oluşturmadan inanç özgürleşemez. Kendini inşa etmiş, kendinin farkına varmış insanlarla yeniden o kutlu birlikteliklerin kutlu sabahlarına öyleyse...

Belki yapacağımız tek şey, kendimize yönelmek ve neyi ne kadar değiştirebileceğimizin hayalini kurarken ne kadar değiştiğimizi görebilmek. "Yaş"lanmayla zamanı nasıl aşamalara bölüp, payımıza düşenden ne kadar yararlanabildiğimizi bize, bu değişimler gösterecek çünkü...