Hazar Havzasında Kurt Kapanı

Kenan Günaydın

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) 1991 yılında dağılmasının ardından, SSCB'nin enerji deposu olan; başta petrol ve doğalgaz olmak üzere büyük bir yer altı zenginliğine sahip Orta Asya ve Kafkasya üzerinde büyük bir mücadele yaşanmaya başladı. Hazar havzası olarak da adlandırılan ve yer aftı zenginlikleriyle tüm dünyanın dikkatini çeken bölge, tarihi ve kültürel yakınlığıyla ülkemizde de büyük bir heyecan yaratmıştır.

Kurdun kovalayıp yakalayamadığı tavşan ile ilgili kendisine yöneltilen soru karşısında verdiği "Ben öğle yemeği için koşuyorum, o ise hayatını kurtarmak için" cevabındaki gibi, bu mücadeleyi anlayabilmemiz için, önce mücadeleyi yürüten devletler açısından bu çabanın ne anlama geldiğini cevaplamalıyız. Yani bölgeyi tanıyarak, mücadele eden safları biraz daha netleştirebiliriz.

Mücadelenin taraflarını aşağıdaki şekilde sınıflandıra biliriz;

Bölge Ülkeleri: Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan.

Komşu Büyük Güçler: Rusya ve Çin.

Komşu Bölge Ülkeleri: İran ve Türkiye.

Uluslararası Güçler: Bu güçleri özetle 1991 yılında Körfez savaşını yürüten bölge dışı güçler olarak tanımlayabiliriz. Yani Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İngiltere, İsrail, Fransa, Almanya gibi gelişmiş ülkelerdir.

Hazar havzasında olanları değerlendirmeden, yer altı zenginlikleriyle havzanın kıyaslandığı Basra Körfezi'nde batılı güçlerin politikalarına bakmak bizim için yararlı olacaktır. Geçen yüzyıldan beri süren emperyalist politikalar sonucu, İslam ülkeleri fiilen işgal edilmişti. (Türkiye, İran ve Afganistan hariç) İkinci Dünya Savaşı sonrasında işbirlikçi yerli iktidarlar eliyle yürütülecek sömürünün daha az maliyetli olduğunu gören bu güçler, fiili işgali sonuçlandırırken yeni bir sömürü düzenine geçilmiştir.

Milliyetçiliği körükleyerek ümmet anlayışını yıkan ve böylece İslam ülkelerini işgal eden emperyalist güçlerin bu politikaları sonucunda Atlantik Okyanusu'ndan, Basra Körfezi'ne kadar çok sayıda devlete sahip Arap milletinin milliyetçi bir yaklaşımla ele aldıkları Filistin davasını bile halledemediklerini ve Basra Körfezi'ndeki gibi sahip oldukları kaynakların emperyalist güçlerce sömürüldüğünü görmekteyiz. Birbirine düşürülen bu devletler sattıkları petrolden aldıkları gelirlerinin bir kısmıyla silah alıp, bir kısmıyla Batılı lüks tüketim ürünlerini sağlamaya harcarken, kalanını da Batılı ülke bankalarında değerlendirmektedirler (Suudi Arabistan Körfez ülkeleri gibi). Mısır gibi yer altı kaynaklarından yoksun ülkelerse bu sömürü ağından güçlenip zenginleşen emperyalist ülkelerden aldıkları yardımlarla ayakta durmakta ve onların çıkarlarına hizmet etmektedirler (Körfez Savaşı'ndaki gibi).

Son olarak SSCB'nin dağılma süreciyle birlikte bu emperyalist güçler ABD başta olmak üzere, zengin Körfez bölgesini işgal etmiş ve sözde Saddam yönetimine karşı sağladıkları koruma karşılığında masrafların kat kat fazlasını Körfez ülkelerine ödettikleri bu işgali hala sürdürmektedirler.

Hazar havzasındaki mücadelenin önemli aktörlerinden biri olan İran ise İslam Devrimi'ne kadar ABD'nin Ortadoğu'daki en sadık dostu İdi, Devrim sonrası kurulan İslam Cumhuriyet'i ise şu an emperyalist dünyanın en büyük hasmı durumundadır. Bu devrimle sadık müttefiklerinden birini kaybeden ABD, SSCB sonrası kurmaya çalıştığı yeni dünya düzeninde müslümanları en büyük düşman ilan etmiş ve İran'ı da baş hedefi haline getirmiştir.

Hazar havzasındaki mücadelede ABD başta olmak üzere Batılı emperyalist güçlerin nihai hedefi elbetteki Körfez gibi tam anlamıyla her türlü kontrolü ele geçirebilmektir. Tabloyu karmaşık hale getiren etmenlerin başında ise yine bu bölgedeki halkın müslümanlığıdır. Kendi düzeni açısından, müslümanları en büyük tehdit unsuru olarak gören ABD için bu müslümanların üzerindeki kontrolün hiç bir zaman kaybolmaması gerekmektedir. Şimdi bu tablo ışığında başta sorduğumuz soruyu tekrar sorabiliriz; mücadele bölge ülkeleri anlamında neyi ifade etmektedir?

Bağımsızlıkla birlikte Azerbaycan ve Orta Asya'daki Türk Cumhuriyetleri Rusya dışındaki güç merkezlerine ilgi duymaya başlamışlardır. Bağımsızlık sonrası aşmaları gereken ekonomik sıkıntıları çözmede, bağımsızlıklarını sürdürmede yani güçlenmelerinde sahip oldukları kaynakları anahtar olarak değerlendirip bu kaynakların dış pazarlara ulaştırılmasının telaşına düştüler. Bu arada da bu zenginlikten pay almaya talip tüm yöresel ve büyük güçler bundan yararlanmak için harekete geçti.

SSCB'nin varisi Rusya açısından bakıldığında sınırları açısından bu ülkelerin dış dünyaya giden ulaşım yollarının kendi elinden çıkmasını kesinlikle istememektedir. Yani bu ülke kaynakları dünyaya pazarlanacaksa bu Rusya'nın üzerinden olmalıdır. Yani Rusya bölgeyi kendi arka bahçesi olarak değerlendirmekte ve kendi açısından büyük devlet olmak ile sıradanlaşmak arasında sonuçlanacak bir mücadeleyi yürütmektedir. Bu noktada bazı başarılar kazanmış ve Novorosisk limanına Kazakistan petrolünü 2001 Mart'ında pompalamaya başlamıştır. Mücadeledeki sözde rakiplerinden Türkiye ile yaptığı Mavi Akım anlaşmasını, diğer bir örnek olarak da Türkmen doğalgazını üzerine fiyat ekleyerek pazarlama politikasını gösterebiliriz.

İran açısından ise bu mücadele yeni dünya düzenine eklemlenmek veya kendi varlığına yönelebilecek tehditler gibi ciddi tehlikeleri beraberinde taşımaktadır. Iran içindeki Türk unsurlar (Azeri ve Türkmenler gibi) SSCB dağılması sonrasında batılı güçlerle işbirliğinde olan Türkiye ve Azerbaycan gibi Türk devletlerinin kışkırtması, İran'ı bölünmeye kadar götürebilecek gelişmelere yol açabilir. Şu an ufak bir ihtimal olarak görülse bile I. Dünya Savaşı'nda Batı politikaları sonucu Osmanlı'ya isyan eden Arapları ve sonunda Basra Körfezi'nin aldığı tablo düşünüldüğünde bu ihtimal İran'ın gözden kaçınmadığı bir tehditdir. Elbetteki İran'ın bu mücadeledeki amacı; bağımsızlaşan ülkeleri ideolojik açıdan etkileyip bölge kaynaklarını kendi kontrolünde dünyaya ulaştırmak ve bölgedeki gelişmelerden kendine yönelebilecek tehditleri bertaraf etmektir.

Türkiye açısından tabloyu değerlendirdiğimizde Turgut Özal zamanında Adriyatik'ten Çin Seddi'ne Büyük Türk Dünyası sloganıyla başlanan yolda yeterince mesafe alınamadığı görülecektir. Görünüşte Türkiye'nin amacı bölge kaynaklarına ulaşmada köprü görevini yerine getirerek ekonomisine fayda sağlamak ve bölgede Rusya ve İran'ı saf dışı etmektir. Fakat şu an ulaşılan sonuca baktığımızda gelişmeler öngörülenin çok dışındadır. Bu politikayı yürütecek kudrete sahip olmayan Ankara sırtını ABD'ye dayamış olmasına rağmen, adeta Türkiye'nin Orta Asya politikasının başarı göstergesi olan Bakü-Ceyhan petrol boru hattında bile hiçbir somut gelişme olmamıştır. Bu arada Rusya Novorosisk limanına Kazak petrolünü akıtmaya başlamıştır. Ayrıca Türkiye yaptığı Mavi Akım antlaşmasında görüldüğü gibi bölge kaynaklarında Rusya'yı fiili patron olarak tanımıştır.

Peki Türkiye'nin yürüttüğü politikalarda hiçbir somut gelişme yok mudur? Elbetteki vardır. Cumhurbaşkanı Sezer'in Türk Cumhuriyetleri'ne yaptığı gezide görüldüğü gibi ortak düşmana yani sözde irticaya karşı terörle işbirliği anlaşması imzalanmıştır. Yani Türkiye, bölgeye batılı değerleri aşılamak konusunda son derece somut adımlar atmaktadır.

Bölgeyle ilgilenen komşu Çin ise bölge üzerinde etkin olmaya çalışırken, bir yandan da üç Orta Asya ülkesi ve Rusya ile imzaladığı Şangay beşlisi anlaşmasıyla İslam'a karşı cephede yerini almıştır.

Bu tablonun en önemli aktörü ise elbetteki tek kutuplu dünyanın süper gücü ABD ve çevresidir. SSCB'yi yıktıktan sonra kurduğu YDD'nin İslam'ı ve müslümanları öncelikli tehdit ilan eden ABD, Körfez'i işgal edip, kendi başına rahatça dünyanın her hangi bir yerini vurabileceği (Kosova örneğindeki gibi) bir düzeni oturtmaya çalışmaktadır. Elbetteki Hazar havzasındaki mücadelede de görüldüğü kadarıyla ABD ana kuralları belirlemiş durumdadır. ABD'yle zaman zaman çatışan çıkarlarına rağmen Rusya ve Çin'in bile şu an için potansiyel tehditten öteye geçmeyen İslam'a karşı ortak hareket etmeleri bunun en önemli delilidir.

Peki bölgede ABD'nin amacı nedir? Körfezde yaşananlara baktığımızda bu amaç bizim için yeterince açıktı. Yalnız kurulmaya çalışılan bu düzene göre bile ABD şu an için Hazar havzasına Körfez kadar hakim olamadığından, bölgedeki müslüman halkı kontrol edebilmek için Rusya'ya muhtaçtır.

Hazar havzası dışındaki bölgelere baktığımızda ise, ABD'nin yardımına muhtaç Rusya'nın tam anlamıyla gerilediğini görmekteyiz. Varşova Paktının dağılmasından sonra ekonomik sınırlarını genişleten Batı, bu sınırları korumak için eski Varşova Paktı üyelerini bile NATO'ya üye olarak katmış ve sınırlarını Rusya'ya doğru genişletmiştir. Ayrıca Rusya'nın tarihi dostu ve müttefiki Sırbistan'ı vururken bile Rusya'nın itirazlarını dikkate almayıp Balkan Yarımadasına da yerleşmiştir.

Hazar havzasına geldiğimizde ise havzanın güneyinde bulunan İran İslam Cumhuriyeti ABD'nin Hazar havzasında aynı rahatlıkta hareket etmesine imkan vermemiştir. Basra Körfezi'ni fiilen işgal eden ve Türkiye'yi bir üs gibi kullanarak istediği askeri operasyonu yapan ABD eğer İran engeli olmasaydı, Rusya'ya da ihtiyacı kalmayacak ve Hazar havzasını da Körfez gibi fiilen kontrol edebilecekti. Bu sayede Hazar havzasındaki kaynaklan Rusya'yı bütünüyle devreden çıkararak dış dünyaya ulaştırabilecekti. Fakat İran'ın varlığı ABD'yi bu imkandan mahrum bırakmış ve bölgedeki müslümanları kontrol altında tutmak için Rusya'nın bölgedeki varlığına mahkum olmuştur.

Bu gerçeğin en önemli göstergesi bizzat Rus dış politikasında görülmektedir. Her yönden Batı karşısında gerileyen Rusya, Hazar havzasında rakibi olmasına rağmen, İran söz konusu olduğunda çok farklı bir dış politika izlemektedir.

İran, Hazar Denizindeki kaynakların paylaşımından başlamak üzere, ideolojisi ve Havza kaynaklarının kendi kontrolünde dış pazara ulaştırma çabasıyla Rusya'nın tam anlamıyla bir hasmıdır. Fakat yukarıdaki hayati neden dolayısıyla Rusya'nın hasmı olan İran, aynı zamanda hayati bir müttefikidir, İşte bu nedenle ki Doğu Avrupa ve Balkanlardaki müdahalelerde eli kolu bağlı kalan Rusya, İran'a dönük ABD'nin aldığı başta silah ambargosu olmak üzere hiç bir yaptırımını dikkate almamaktadır. Son zamanda tekrarlanan anlaşmalarla İran'la silah dahil her türlü alış verişini sürdürmektedir.

Oynanan oyuna baktığımızda tekrarlanmak istenen geçmişin aynısıdır. Emperyalist güçlerin petrol üzerinde yüz yıllardır oynadığı ve yakın tarihte Basra Körfez'indeki gibi savaş ve süren işgal gibi bizzat bizim de şahid olduğumuz oyunlar bugün İslam coğrafyasının başka bir yerinde oynanmaktadır. Yazının başında verdiğimiz Kurt-Tavşan hikayesinde olduğu gibi tam bir kısır döngü yaşamaktayız. Yaptığı avla yaşamını idame ettirip, yeni avlar peşinde koşan kurt gibi, emperyalistlerde bu yaptıkları oyunlarla hakimiyetlerini sürdürmektedirler.

Hazar havzasında olanlara baktığımızda bölgeye komşu olan veya dünya üzerindeki emperyalistlerin amacı, Körfez'dekinin aynıdır. Şu an oraya hakim olmaya çalışan Batılı güçler ise Basra Körfezi'ndeki gibi sürdürdükleri sömürü, sahip oldukları büyük güçleri sayesinde, Hazar havzasındaki mücadelelerindeki gibi yeni sömürü alanları sağlamaya çalışmaktadırlar. Bir yandan da tevhidin taşıcılığını yapan ve inancı gereği her türlü sömürünün karşısında olan bilinçli müslümanları kurulu bu düzenlerine karşı oluşmuş en büyük tehdit ilan etmişlerdir. Gücünü sağladığı yağmaya borçlu olduklarını göz önüne aldığımızda emperyalistler açısından şimdilik sadece potansiyel bir tehdit olsa bile bilinçli müslümanların varlığına tahammül etmemeleri yeterince açıktır. Aslında bu tahammülsüzlükleriyle, bize kendi zaaf noktalarını da göstermektedirler. Şu an Hazar havzasınında yapılmaya çalışıldığı kurt kapanından kurtulmanın yolu her şeyden önce kendimizi sömürtmemekten geçmektedir.