Hayatları Tevhid ve Adalet İçindi!

Hamza Türkmen

Biri 1970'li yıllardan beri tanıştığımız çok değerli aile dostum, diğeri ise üç çocuğumun annesi eşim. Ama her şeyden önce dava arkadaşlarım, düşünce ve eylemde Kur'an neslini yeniden inşa mücadelesinin sebatkar taşıyıcıları. En karanlık ve mutsuz ortamlarda öne fırlayarak paylaştığımız direnişlerin yiğit, akıllı, kararlı, devrimci takva erleri.

Onlar gaybi konulardan siyasete kadar var olan her türlü zulmün karşısında tevhid ölçüsünün yılmaz direnişçileri; tahkikin, kardeşliğin, gerçek dostluğun ve adanmışlığın sevdalılarıydılar. Tabii ki hepimiz gibi insan olmanın getirdiği zayıflıklardan onlar da beri değillerdi; ama onların gittikçe olgunlaşan yaşamları vahiy dışı ölçüsüzlüklere karşı yükselen bir intifadanın, vahye ve adalete şahitlik tutkusunun en mukavim kalp atışlarıyla bütünleşmekteydi.

Vahye tanıklık yapmak, bizzat mücadeleyi mücadele içinde yürütmek veya kazanmak demektir. Doğru bilgiyi amelleştirmek yükümlülüğü, namaz kılmak kadar yaşamın içinde bir sorumluluktur. Nasıl ki layıkıyla kılınan namaz insanı yaşamın içindeki kötülüklerden arındırırsa; doğru kavranmış vahyi bilgi ve ölçü ile yaşamdaki sapma ve bozulmalara karşı adaleti ikame etmeye ve vahyi olanı sosyalleştirmeye çalışmak da şüphesiz mutlak kurtuluş yoluna ileticidir. Allah rızasına yönelten Kur'an'ın amacı, zaten mutmain olmuş nefisleri zülumatın karşısına dikmek ve ıslah görevini fiili mücadele içinde yeşertmek değil midir? Ve zaten inananları 'yaban eşeği' konumundan kurtaracak olan da bilgilerini amelleştirme takvasına erme cehtleri değil midir? Kur'an'daki Rasulullah(s)'ın ilk vasfı olan ve tüm müminlerin de o hal üzere olmaları istenen 'şahitlik' görevi, vahiy-amel bütünlüğünü sağlayan bu ceht içinde kazanılan ve örneklendirilen bir tutum değil midir?

Macide, Özlem ve biz eşleri, Rabbimizi razı etme istişari kararlılığı ve niyeti içinde bir yola çıkmıştık. Yol harekettir, arayıştır, öğrenmektir, ulaşmaktır ve daha da önemlisi paylaşmaktır. Sivas'tan Elazığ'a, Van'dan Diyarbakır'a, İskenderun'dan Isparta'ya uzanacak bir güzergahtı çıktığımız yol. Yolların tuğyanla kaplı olduğunu, ifsad karanlığına gark olduğunu biliyorduk tabii ki. Ama çabamız Kur'an'ın gösterdiği aydınlığa ulaşmak ve aydınlaşmış yüreklerle gönül bağlarımızı direniş ve dayanışma zincirleri haline dönüştürebilmekti. Amacımız tevhid ve adaletin yolunu ümitsizlerden, ikiyüzlülerden, çıkarcılardan, mele ve mütref takımından, samirilerden ve firavunlardan arındırabilmek ve doğrularımızı el ele tutuşturabilmek çabasıydı. Amacımız sünnet-i Rasulullah'ı ihya, mustazafların arayışına cevap bulabilmekti. Amacımız küresel İntifadanın zeminine uygun bir vasatı yeşertebilmenin hizmetkarları olabilmekti.

Ama 8 Temmuz günü amacımızla eylemimiz arasına, noktalarla devam eden bir satır girdi. Bir kopuş oldu. İki can yoldaşımızla aramız ayrıldı. İki dava arkadaşımızı Rabbimize uğurlamak durumunda olduk. Ve biz geride kaldık. Kalemin ucu yazmaz oldu, satırın devamı noktalarla bölündü. Duygularımız sevinçle elem arasında parçalara ayrıldı. Sevincimiz, dava kardeşlerimizi istikamet üzere yöneldikleri bir eylemde kaybedişimizdi; elemimiz ise mücadele yolumuzda boşalttıkları mevzileri doldurabilme sorumluluğunu nasıl cevaplayabileceğimiz kaygısı üzerineydi. Hayırlarla yad edeceğimiz ortak anılarımızın ve paylaşımlarımızın hatırası ise tarih sayfalarına emanet edeceğimiz kayıtlar...

Onlar, tevhidi uyanış ve mücadele sürecinin deneyimli taşıyıcıları ve öncüleriydiler. Tüm yaşam şartlarının tırmalayan zorluklarına rağmen onların moral ve güven aşılayan tavır ve fedakarlıkları, yeniden inşa sürecimizdeki en önemli dayanaklarımızdan birisiydi. Onlar Kur'an çağının mirasçılarıydılar. Onlar mü'min ve mü'minelerin birbirlerinin gerçek velileri olduklarını örneklendiren dava insanlarıydı. Onlar bir eşti, bir anneydi, bir komşuydu, bir dosttu; ama bütün bunlarla beraber vahye tanıklık yapma sorumluluğu içinde hayatlarını Allah yoluna adayan mücadele öncülerimizdi. Onların tüm arzuları Kitab'ın şahitleri olabilmek ve Rasulullah'ın yolunu güncelleştirebilmekti.

Onlar hem öğrenen ve hem öğreten bir eylemin, hem hareket hem mektep tutkusunu birlikte taşıyan bir adanmışlığın canlı tanıklarıydılar. İsrail ve ABD Konsolosluklarımın, Sabiha Gökçen Havalimanı'nın önünde ve 23 Nisan'larda meydanlarda emperyalizme ve tuğyana karşı haykıran çocuklarımızın motivasyonu onların da katkılarıyla oluşuyordu. Çocuklar "Müslüman Çocuk" olmayı onların öncü çabalarıyla öğreniyorlardı.

Beyazıt Meydanı'nda yükselen tevhid ve adalet haykırışları başından beri onların katılımıyla anlam bulmuştu. Beyazıt'ı daha 1987'lerde, 12 Eylül korkularının insanları köşelerine itelediği günlerde onlar keşfetmiş ve onlar canlandırmışlardı. 1991 Körfez saldırısında Beyazıt Meydanı'nda ABD bayrağını yakanlar arasında onlar da vardı. Onlar meydanlara, anfilere, fakülte koridorlarına ve mütevazi mahallelere vahyin mesajını taşıyarak İslami tebliğin dinamizmini ve sahih temellerini yeniden alevlendiren bir öncülüğü yaşattılar. Onlar Filistin'de, Bosna'da, Cezayir'de ve daha birçok yerde akıtılan Müslüman ve mustazaf kanlarının davacısıydılar. Onlar düşkünlerin dostu, zalimlerin hasmı oldular. Onlar başörtüsü yasağı karşısında sinmediler. Başörtüsünü savunmanın açıkça İslami kimliklerini savunmak olduğunu meydanlarda haykırdılar. Coplara, köpeklere, panzerlere karşı haklarını teslim etmediler. Postal sesleri karşısında, yüreklerinin sesini ortaya koydular. İtildiler, kakıldılar, gözaltına alındılar ama yılmadılar.

Onlar Mekke uluları karşısında eğilmeyen Sümeyye'ye; onlar Uhud'da Rasulullah'ın önünde kılıçlarıyla siper olmaya çalışan mü'minelere özenmişlerdi. Onlar zulmün ve şirkin her türüne karşı ıslah okunun taşıyıcıları olmaya çalıştılar. Hakkı, adaleti ve merhameti paylaşmanın teri, sırtlarından hiç eksik olmadı. Onlar bilginin, bilincin ve adanmışlığın tutuşturucu kıvılcımı gibiydiler.

Bu kadar uğraş ve yoğunluğa rağmen çocukları ile çok iyi bir diyalog içinde oldular. Eşleri hem yakın dostları ve hem de dava arkadaşlarıydı. Yakınlarıyla, dostlarıyla, tanıştıklarıyla sabır ve paylaşım dolu diyaloglarını ihmal etmemeye çalıştılar. Onlar asırlardır ihmal edilen Müslüman kadın misyonunun mütevazi, gösterişsiz ve inadına sabırlı ve kararlı savunucuları ve şahitleri oldular. Onlar vahyi mücadelenin hem erkeğe ve hem de kadına aynı sorumlulukları yüklediğini, ortaya koydukları tutum ve davranışlarıyla şahitleştirmiş oldular. Kavradıkları Kur'an ve İslam algılarıyla, dayanışma ve paylaşım cehtleri ile, gelenekçilik kadar modernist öykünmeciliği de yargılamalarıyla, mücadele azimleri ve üreticilikleriyle bir Müslüman dava insanı modeli çizdiler. Kur'an nesli idealinin taşıyıcılarıydılar. Çocuk eğitiminde, aile yapısında, akraba ve yakınlarla ilişkilerde, iş hayatında ve mücadele sahasında sosyalleşen doğru örneklikler sergilemeye çalıştılar.

Başta da belirttiğimiz gibi insan olmanın getirdiği zayıflıklardan onlar da beri değillerdi; ama onlar kapitalist tüketim kültürünün kuşattığı yaşamımızda, geriye örnek bir kimlik ve mücadele modeli bırakarak göçtüler. Zaten imkanlı olduklarında da imkanlarını egoistçe tüketmeyi değil, mümince paylaşmayı şiar edinen bir fedakarlık içindeydiler.

Hatıralarını bezeyen en önemli miraslarından biri de kaleme aldıkları yazıları, seminerleri, konferansları, panelleri ve tartışmalarıydı. Ayrıca meydanlarda ve gösterilerde yaptıkları konuşmaları kadar, kardeşleriyle gerçekleştirdikleri derslerdeki açıklamaları da muhatapları tarafından sık sık hatırlanabilecek vurgulardı.

Onlar vahye tanıklığı hayatlarının öncelikli ideali edinmişlerdi. Ve ideallerini gerçekleştirme çabası içinde Hakka yürüdüler. Rabbimizden Macide Göç'ün ve Özlem Özyurt'un şehadetlerini kabul buyurmasını ve Cenneti ile mükâfatlandırmasını niyaz ederiz.