Gürbüz İnsan Ağacı

Ali Değirmenci

Kötülük ve düşkünlük, alçaklık ve korkaklık, ilkesizlik ve erdemsizlik yayılmacıdır, işgalcidir. Hemen çoğalır ve kolaylıkla her yerde, herkese bulaşır. Fakat iyi ve dönüştürücü olanı, hak ve güzel olanı; özenle ve sabırla büyütmek, biriktirmek, berkitmek gerekir.

Şaşırmak, umudunu yitirmek, yüreğinin ve zihninin ucundaki emekleyen ışığı birdenbire söndürmek; hayata ve direnmeye parçacı/bölücü bir yaklaşımın ürünüdür.

Hepimiz tanık olmaktayız ki modern barbarlığın palazlandığı her yerde, insanî değerler bağı meyve veremez hâle geliyor. Dilsizlik, kekemelik, kütlük ve körlük birçok insanın hayatında temel bir davranış kalıbı oluyor. Çıta her alanda sürekli düşmekte. Çölleşme sürgit yayılmacı, kuşatıcı bir karakter kazanıyor. Güzel, anlamlı ve onurlu yaşama isteğinin köküne kibrit suyu dökülüyor âdeta. Ve yaşanan olumsuz gelişmelerle, beklentilerimizin boynu hep bükük kalıyor. Egemen, baskın, genel-geçer ilişki düzeni de, içine atıldığımız cendereye alışmamızı, yabancılaşmayı kabullenmemizi, kendimizi ve değerlerimizi inkâr etmemizi; bütün bunları normalleştirmeyi salık veriyor bize.

Binbir türlü rezaletle, kirlilikle, yozluk ve çirkeflikle, goygoyculuk ve maskaralıkla, tuzaklar ve ihanetlerle, suçlama ve saçmalamalarla can kuşumuz inciniyor, midemiz bulanıyor, evet. Yaşadığımız zaman ve zemin, bizi sürekli yoruyor, üzüyor belki. Zulmün sözlüğü hep kabarıyor ve insanların dili, dimağı, eğni murdarlaştırılıyor. Boğuluyor gibi oluyoruz. Belki de tam da bunu, bunun gerçekleşmişini istiyor binleri.

Yaşanan son süreç, herkese boyunun ölçüsünü gösteriyor gibi algılansa da bizim Bismillah boylu çocuklarımızı hayatın dışına/taşrasına kim atabilir? Zaafı, isteği, bağlılığı yalnızca Allah'a, İslâm'a ve âhirete yönelik olan bir insanı kim yenebilir? O insanı kim, neyle, nasıl satın alabilir ki?

Düşlemediklerimiz, düşünmediklerimiz, dövüşmediklerimiz, yapmadıklarımız için hayıflanmak, dizimizi dövmek bize yakışmaz. Hüznümüzü dahi hak etmeliyiz biz. Hayatımıza, kalemimize, kelâmımıza zillet düşürmemeliyiz. Yakınıp yıkılmadan, onurla, geleceğin avlusunda kardeşçe birikmeli sesimiz sedamız. Zira, her şeye rağmen, nicelik yönünden zayıf görünse de bizim Kur'an merkezli birlikteliğimizden daha güzel bir sal tutuş var mı yeryüzünde?

Bedenimiz modern bir zindana tıkılmış, cismimiz kuşatılmış ya da tutsak kılınmış olabilir. Fakat zihnimiz ve yüreğimiz; özgürlük ve özgünlüğünü, güzelliğini hiçbir zorbaya teslim etmeme gayreti içerisinde olmalıdır. Zira ömür; her kesimden her türlü insanın en büyük sermayesidir. Ve bilinmelidir ki hayatın kazası yoktur.

Kendini ilâhî, sahici bir solukla arındırıp sağaltmayan, bunu önemsemeyen, kölelikten ve yönlendirilmekten tiksinmeyen herkes; çoğul kılınmış kötülüğe, yozluğa yenilmiş bir halka olarak katılabilir rahatlıkla. Fakat onurlu yaşamak, bize, bu sürece ve ortama "katılmayı" değil, onu "dönüştürmeyi, aşmayı" işaret ediyor. Her türlü iğvânın, sinikliğin mazereti haline gelen "konjonktüre karşı vahiy eksenli bir zindeliği yaşamlaştırmak bizim fiilî sünnetimiz olmalıdır. Bu durumda, sarp yokuşa tırmanmayı göze almak, bunun için de özgüven sahibi olmak gerekiyor. Gerçekten nereye, nasıl, kimlerle ve niçin gideceğini bilmeyen bir gemiye hiçbir rüzgâr yardım etmeyecektir.

İslâm; her şeye rağmen, insanla başlayan, insana güvenen, en büyük sermayesi insan olan bir dindir. Hayat, bu bilincin ışıldadığı alandır.

Boynunu büken, dilini yitiren, hoyratça tüketilen, istikametini şaşırtan hayat, bizim çığlığımızı, bizim çağrımızı, bizim güzelleşme inkılâbıyla yoğrulan yürüyüşümüzü bekliyor.

Özgürlüğün, özgünlüğün, hayatın, inancın ve umudun cellâtları, kuzuların sessizliğinden bile ürküyorlar artık.

Ve Kitâb'ın koynunda büyüyen bizler, her şeye rağmen, uzanıp her sabah yanaklarından, ışıl ışıl yapraklarından öpüyoruz gürbüz insan ağacının...