Gazze: Direniş İradesi

Haksöz

Gazze bir kere daha Siyonist saldırganlığa sahne olmakta. Gazze Siyonistlerin katliamlarına, vahşetine sahne olurken bir yandan, dünyanın nasıl bir adaletsizlik ve zulüm çemberine sıkıştırıldığını da net biçimde gözler önüne sermekte. Net biçimde kavranması gereken bir manzara bu! Kudurmuşçasına Gazze’yi bombalayan Siyonist katillerin bu canavarlığının ardında güçlü, etkili ve kurumsal bir küresel sistem gerçeği olduğunun öncelikle görülmesi lazım. Filistin’de on yıllardır süregelen işgal ve insanlık suçlarına baktığımızda belki ilk görmemiz gereken husus bu olmalı!

Siyonist Çetenin Hamisi Küresel Sistem

Sömürgeciliğin tüm İslam coğrafyasında yol açtığı yıkım ve talan manzaraları içinde Filistin’in özel bir yeri ve sömürgeci güçlerin de Filistin’e yönelik özel bir misyonu olduğunu biliyoruz. İngiliz işgali sonrasında kurulan manda yönetimi eliyle adım adım Yahudileştirilen Filistin topraklarında İsrail isimli bir yabancı oluşumun monte edilmesi işinde Cemiyet-i Akvam’ın üstlendiği rolün, II. Dünya Savaşı ertesinde kurulan Birleşmiş Milletler marifetiyle tamamlanması dikkat çekicidir. Bu şekilde sömürgecilik Filistin toprakları üzerinde eski tarzıyla arz-ı endam ederken, yeni tesis edilen küresel sisteme de ‘İsrail’in hamiliği’ görevini tevdi etmiştir. Bu arka plan on yıllardır yaşananların da bugünkü vahşetin de zeminini açıklamaktadır.

Bugün Gazze’den yansıyan yürek parçalayıcı görüntülere bakarak “Dünya neden susuyor?” diye soranlar yanılıyorlar. Hiç kimse susmuyor! Herkesin tavrı belli, tarafı açık! Sadece Müslümanlar değil; yeryüzünün adaletten yana, insanlıktan yana, vicdan sahibi tüm halkları İsrail vahşetini lanetliyorlar. Sesleriyle, soluklarıyla Filistin halkından yana tavır alıyorlar. Buna karşın küresel güçler ve teşkilatlarsa açık bir şekilde Siyonist katillerle suç ortaklığı yapıyorlar. Ve tüm acımasızlığına rağmen bunda şaşılacak bir şey yok! Programlandıkları işe uygun hareket edenler, yaptıklarından ötürü kınanamazlar! İsrail denilen yapı küresel emperyalizmin bir ürünü ve doğal olarak sahipleri ona sahip çıkacaklar!

Bu yüzden BMGK’dan İsrail aleyhine bir karar çıkmaması; ABD’nin ve Batı dünyasının İsrail’in caniliklerine mazeret arama yarışına girişmeleri lanetlenmeyi hak eden tavırlar olsa da asla şaşırtmıyor! Küresel güçlerin İslam’a ve Müslümanlara karşı nasıl derin bir nefret içerisinde olduğunu biliyoruz ve böylelerinin Filistin halkı lehine ‘insani’, ‘vicdani’ sözler sarf etmesinin boş söz olmanın ötesine geçmeyeceğinin de farkındayız. İşgalin birinci dereceden sorumlularının, topraklarımızın gasp edilmesinin, yağmalanmasının asıl müsebbiplerinin zulmü ileri boyutlara taşıdığı için kalkıp suç ortaklarını eleştirmelerini, kınamalarını beklemek anlamsızdır. 

Ve hiç kuşkusuz bu canavarlık, bu hukuksuzluk Filistin’e has da değildir! Emperyalistlerin zulmü, gaspı, katliamı destekleyen tutumları Müslüman halklara yönelik genel bir düşmanlık politikasının bir tezahürüdür. Bu yüzden asırlık bir sorun olarak sembolleşmiş bir konu olması itibariyle Filistin’e yansıyan bu adaletsiz, bu zalimane tavır çok dikkat çekici olmakla birlikte tekil bir tavır olarak görülemez. Ne Keşmirlilerin, ne Suriyelilerin, ne Afgan halkının, ne Iraklıların Filistinlilerden farklı bir muamele ile karşılaştığı söylenemez. Keşmir’in Hindistan tarafından gaspına onay verenlerden, Irak’ı, Afganistan’ı işgal edenlerden, Suriye’de üç yıldır işlenmekte olan vahşete karşı hâlâ İslami hareketleri suçlayanlardan Filistinli mazlumlardan yana tavır almaları beklenemez. 

Bu yüzden başta BM gibi uluslararası kuruluşları ya da ABD, AB ülkeleri gibi İsrail’in müttefiklerini Filistin’de süregelen işgale ve zulme karşı harekete geçmeye, tavır almaya çağırmak beyhudedir. Onlar bilakis İsrail’in suç ortaklarıdırlar. Bu bağlamda söz konusu bu yapılar ve güçlerle ilgili söylenebilecek sözler, öne çıkartılacak vurgular ancak sömürgeci bir mantıkla tesis ettikleri küresel sistemin deşifre edilmesine, teşhir edilmesine yönelik çabalar olabilir. Özetle küresel sistem -diğer gündemlerimizde olduğu gibi- Filistin meselesinde yardım bekleyeceğimiz, sığınacağımız bir mecra olmayıp; işgalin ve zulmün kalıcılaşmasının aracıdır ve hedefimiz olmalıdır.

Siyonist Vahşetin Ortağı İşbirlikçi Diktatörlükler

Özelde Gazze’ye yönelik vahşetin, genelde de Filistin’de süregelen işgalin, zulmün, saldırganlığın sadece Siyonist çete ve emperyalist dünya düzeni ile sağlanmadığı, bölgedeki işbirlikçi diktatörlüklerin de konum alışlarıyla bu zalimane statükonun temel faktörlerinden birini oluşturduğu görülmelidir. Filistin’in adım adım kolonileştirilmesi sürecinde bu işbirlikçi rejimlerin katkısı açıktır. Ve hiç tartışmasız Ürdün’üyle, Mısır’ıyla, Suriye’siyle tümünün Siyonist katillerden çok daha fazla Filistinli öldürdüğü acı bir gerçektir.

Bu noktada yıllardır ağır bir kuşatma altında teslim alınmaya çalışılan Gazze’nin adeta nefes borusunu tıkama vazifesini üstlenmiş Sisi cuntasının, son 3 yılda İsrail’in öldürdüğünden daha fazla Filistinliyi katletmiş Beşşar rejiminin ifasıyla yükümlü oldukları asıl vazifeleri anlaşılmalıdır. Yine bütün dünyada İhvan’a savaş açmış Suud’un ve Körfez’deki uzantılarının Hamas’ın tasfiyesi için ellerinden geleni artlarına koymayacakları kesindir. Aynı şekilde Mahmud Abbas’ın üstlendiği misyon da bellidir. İslami direnişi zayıflatıp, İsrail’in lütfedeceği hak kırıntılarına razı olup, zelil biçimde koltuğunu korumaktan başka derdi olmayanların Filistin halkının maruz kaldığı saldırıların suç ortağı oldukları anlaşılmak zorundadır.

Bu neden önemli? Çünkü Siyonist çetenin zulmünün, işgalinin, saldırganlığının üzerinde yükseldiği temelleri görmedikçe “Kahrolsun İsrail” diye slogan atmak bir anlam ifade etmeyecektir! Evet, meydanlarda, sokaklarda, camilerde Siyonist çetenin kahrolması için hançerelerimiz yırtılırcasına haykırmalıyız! Bu sloganı ümmet olarak hedefimiz, niyetimiz, duamız olarak sürekli tekrarlamalı, canlı tutmalı, bilince dönüştürmeliyiz. İsrail denilen çetenin varlığını asla kabul etmemiş ve etmeyecek olan Müslümanlar olarak ne zihnimizde, ne yüreğimizde ne de dilimizde bu necis varlığa asla hayat hakkı tanımamalı, aradan değil 60-70 sene 200 sene de geçse bu dayatmayı kabullenmeyeceğimizi sürekli biçimde beyan etmeliyiz. Ama İsrail’in kahrolmasının da ancak geniş kapsamlı, bütüncül ve sistematik bir mücadeleyle mümkün olabileceğini akıldan çıkartmamalıyız.  

Filistin topraklarını ve ilk kıblemiz Kudüs’ü işgal eden Siyonist çetenin ancak kapsamlı, bütüncül ve sistematik bir mücadeleyle geriletilmesi ve tasfiyesinin mümkün olabileceği ifadesinden ne anlaşılmalıdır? Öncelikle Filistin mücadelesinin sadece Filistinlilerin omuzlarına yıkılacak bir mücadele olmadığının altını çizmek gerekir. Filistinli kardeşlerimiz ellerinden geldiğinin en iyisini, en mükemmelini yapıyor ve Siyonist çeteye karşı destansı bir mücadele yürütüyorlar. Mamafih kuşatılmış oldukları da ortada. Müslümanlar olarak kuşatmayı tersine çevirmek zorundayız. İsrail ile işbirliği içindeki rejimlerin Filistin’i kuşatması vakasını ümmet tersine çevirmeyi ve işbirlikçi rejimleri devirerek Siyonist çeteyi kuşatmayı hedeflemelidir.

Statüko Güçlerinin ‘Arap Baharı’nı Boğma Çabası

“Arap Baharı” adı verilen süreç bu noktada bir umut kıvılcımı olmuştu. Ne var ki, gerek emperyalistler gerekse de bölgedeki işbirlikçileri türlü oyunlarla, zulümlerle süreci durdurup, statükoyu muhafaza etme yolunda etkili darbeler vurdular. Statüko kalesinin korunmasına yönelik adımlar korkulu rüyalar gören Siyonist çetenin de rahat nefes almasına yol açtı.

Siyonist çete şeflerinin Mısır’da Mübarek’in devrilmesi üzerine yaşadığı paniği hatırladığımızda İhvan iktidarının darbeyle alaşağı edilmesinin İsrail’i ne kadar rahatlattığı açıktır. Suriye’nin Baas rejimi sayesinde İsrail’in neredeyse 50 yıldır en güvenilir sınırlara sahip olduğu devlet olduğu gibi, İsrail’in bu ülkede başlayan halk isyanının İslami bir iktidara yol açacağından ne kadar ürktüğü de iyi bilinir. Suriye’de muhalif güçlerin uluslararası bir tecride tabi tutularak zayıflatılması ve halkın kendini savunma hakkının engellenmesi neticesinde Esed rejiminin ömrünün uzatılması İsrail açısından yakın tehlikenin defi sayılmıştır.

Aynı şekilde Libya’da ve Tunus’ta kışkırtılan istikrarsızlık durumunun da bu ülkelerde etkili olmaya başlayan İslami kadroların Filistin direnişine destek vermelerini zorlaştırdığı görülmektedir. Özetle küresel güçler Ortadoğu’da statükonun korunmasına yönelik ardı ardına geliştirdikleri politikalarla sadece Müslüman halkların iradelerinin yönetimlere yansımasını engellemiş olmayıp, aynı zamanda Filistin direnişine verilecek güçlü desteği de savuşturmuş oldular.

Mamafih İslami hareketler ağır darbeler almakla beraber her yerde mücadelelerini sürdürüyorlar. Ve statüko dayatmasına teslim olmayacaklarını haykırıyorlar. Ödenen bedeller ne kadar ağır olursa olsun önceki statükonun yeniden tesisine izin vermeyeceklerini de dünyaya haykırıyorlar. Tam bu noktada direniş bilincinin ve kararlılığının bir yansıması olması hasebiyle Gazze’de ortaya konulan mücadelenin bütün Müslüman halklar için somut bir örnek teşkil etmesi gerekiyor.

Boğucu Kuşatmaya Karşı Çelikten İrade

Gazze özelinde Filistin’de yaşananlarla tüm Ortadoğu coğrafyasında yaşananlar mahiyeti itibariyle birbirinden farklı değil. 2005-2006 seçimlerinde Filistin’de İslami Direniş Hareketinin iktidar olması karşısında sadece Siyonistlerin değil, ABD’si ile, AB’si ile küresel güçlerin ve elbette bölgedeki işbirlikçi dikta rejimlerinin paniğe kapılmaları ve elbirliğiyle Hamas’ı boğmaya çalışmalarına tüm dünya şahitlik etmişti. Arap Baharı olarak adlandırılan süreçte bölge genelinde yaşananlar aynı tabloyu tekrar önümüze koymadı mı? Mademki, halk İslami Hareketi tercih etmişti, öyleyse bedel ödemeye hazır olmalıydı!

Nitekim ödedik de ve ödemeye de devam ediyoruz! Ümmet olarak halkların İslam’dan yana irade beyan ettiği her yerde zalimler Müslümanlara adeta kan kusturuyorlar. Hiçbir hukuk, hiçbir kural tanımadan, türlü oyunlarla, baskı ve şiddetle ayağa kalkan kitleleri bezdirmeye, İslami hareketleri tasfiyeye ve sarsılan statüko kalesini tamire çalışıyorlar. “Kendi iradenizle, kendi kimliğinizle var olamazsınız; yaşamak istiyorsanız bize boyun eğeceksiniz!” diyorlar. Direnenin payına zulüm ve katliam düşüyor!

Filistin’de yaşanan da bu! Egemenleri değil, Allah’ı razı etmeye yönelmiş bir İslami kimliğe tahammülü yok zalimlerin ve bu yüzden İslami hareketleri ezmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Yanlış anlaşılmasın, öncelikli amaçları Filistinlileri öldürmek değil; teslimiyete zorlamak, boyun eğdirmek! Gazze’siyle, Batı Şeria’sıyla bir açık hava hapishanesine çevirdikleri Filistin topraklarında direniş iradesini kırmak ve halkı lütfettikleri kadarına razı olmaya ikna etmek için katliam üstüne katliam yapıyorlar. Halkı İslami Harekete karşı kışkırtmaya, yaşanan acıların sorumlusu olarak Hamas’ı göstermeye çalışıyorlar. Ama zalimlerin hesapları bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da tutmayacak inşallah!

Filistin halkı ödediği ağır bedellere rağmen asla İslami Harekete, direnişe sırtını dönmüyor; bilakis onu kucaklıyor ve iradesi olarak yüceltiyor. Bu çok büyük bir olgunluk, müthiş bir birikim ve paha biçilmez bir kazanım! Filistin halkı direniş iradesini koruduğu müddetçe Hamas hep büyüyecek inşallah! Ve işgalin önce yüreklerde, zihinlerde boy verdiği gerçeğine uygun olarak, işgale beynimizde, yüreğimizde tavır aldığımızda işgalcilerin arzu ettikleri statükoyu tekrar tesis etmelerinin asla mümkün olamayacağını her zaman dünyaya haykıracak! Rabbimiz kardeşlerimizin ayaklarını sabit kılsın, bu güzel direniş örnekliğinden ders almayı tüm ümmete nasip etsin!