Fransızlar Tribünde

Hüseyin Ceyhan

Çocukluğumun kenti, ortasında heybetli cüssesi ile bir kartal gibi heykeli yükselen adamın hikayesini anlatır yabancıya. Bir kurşundur o. Müslüman kadının başörtüsüne elini uzatan düşmana ilk sıkılan kurşun.

Yıkık bir devrin miras bıraktığı işgal edilmiş topraklar, esareti tanımamış bir halkın kıyamına şahitlik eder. Ve bir şahit, gök kubbesi kararan kentte kıyama durur; verdiği onur mücadelesi efsaneleşir, nesillere ibret kalır.

Zaman yenidir, büyükannemin çağı. "Evladım" derdi, "Size Nuh'un mücadelesinden geriye aşuresi kalmış !"

Hikayesini anlatırdı heykeli dikilen adamın.

Kış bastırmış, zemheri soğukları varmış. Kent merkezinde bir yığıntı gibi yükselen kale, düşman bayrağının gölgesini şehrin üzerine örterken, esaretin ezikliği yıkarmış yürekleri.

Hikayesi uzunmuş savaşın. Ne devlet varmış, ne de asker. Halk yoksul fakat onurluymuş. Şehirde halk düşmana karşı teşkilatlanırken; şehri kuşatan köylerde, köylüler çeteler kurarak örgütlenmişler. Bir çete savaşı imiş bu savaş.

Bu yüzden adı "Çete Bayramı" kalmış, kurtuluş gününün.

Düşmanın makinalı tüfeklerine karşı köylüler kazma-kürek, balta-orak ellerinde ne varsa silah olarak kullanmışlar. Bir inanç savaşı imiş bu savaş.

Büyükannem o günlerin anlatısına daldı mı yüreklenir, feri sönmüş gözleri parlar, asırlaşmış bedeni kökleri toprağı kucaklayan bir çınar gibi dikilirdi.

Bir tiyatro sahnesindeymişçesine, halen şehrin ortasında bir elinde silahı, başörtüsüne elini uzatan düşmana çevrilmiş; yere devirdiği adama hışımla ve dehşetle bakmakta olan kahraman rolüne girer, sanki saldırıya maruz kalan ve o anı yaşayan kendisiymişçesine tüm ayrıntıları ile sahneyi canlandırır, ilk kurşun olabilmenin yeniden heyecanını yaşardı.

Nereden duyduğu, kulağına kimin fısıldadığı bilinmez bir nükteye çok alınmış, içerlenmiş, yıllardır ne zaman mevzu olsa hemen celallenir; "Evladım, biz sizin gibi çürük bir nesil değildik," derdi. "Bizim onurumuz biber tarlaları değildi, başörtümüzdü!"

Sahneyi tamamlamadan önce usta bir tiyatro oyuncusu edası ile bir ömür boyu kaç kez sahnelediği meçhul oyununun son perdesinde pencereye doğru yaklaşır, perdeyi aralar, kolunu kaldırır, titreyen parmağı ile Ulucami'yi işaret ediyormuş gibi dışarıya uzatır ve geçmişe acı bir özlem duyacak kadar geleceğinin belirsizliği içinde, "bizim camilerimiz, imamlarımız vardı," derdi.

Geçmişi idi büyükannenin geleceği. Ama yine de on yıllar hep bir beklenti içinde geçmiş, simsiyah bir gecenin koynunda hep günün elbet birgün aydınlanacağı ümidini beslemişti.

Bir Cuma günü Cuma Hutbesinde minberden inerek cemaate, Ulucami'nin yanı başında yükselen kalede dalgalanmakta olan düşman bayrağını gösteren imamı taklit ederdi.

İmamın heyecanlı, titrek ve ateşli haykırışını sanki her defasında ilk defa duyuyormuşçasına ürperir, irkilir; bu belirsiz günlerin karanlığında kendine yol aydınlığı sayardı. Dayanmakta olduğu bastonu ateşli bir şekilde havada savurarak, aynı duygu yoğunluğu içinde satır satır ezberlediği o kıyamı başlatan cümleleri tekrar tekrar haykırırdı:

"Hürriyeti olmayan bir milletin Cuma Namazı kılması caiz değildir!"

***

Cuma namazı kılınmamış o gün.

Ezan o gün sanki üzerine ölü toprağı serpilen cemaati kendi cenaze namazına çağırıyormuşçasına buruk ve dokunaklı, sokaklar bir ölüm anının telaşı içinde iniltili ve kasvetli, mahzun halk artan tecavüz ve İşgalin belirsizliği içinde biçare imiş.

Hikayesi uzunmuş savaşın.

22 gün, 22 gece sokak sokak savaşmış, direnmiş, mücadele etmişler. "Silahımız cesaretimiz, bileğimiz, inancımızdı" derdi büyükanne. "Zafer düşmana atılan bir taş, sıkılan bir yumruk, bir kurşundu" der, kendi ilk genç kızlık yıllarını canlandırırdı gözünde. Hakkın galibiyetini verilecek mücadelede görür; bir yandan da zamanın başörtüsü yasakçılarına karşı sokakları işgal eden genç kızlara olan hayranlığını da gizleyemezdi içinde. Yeniçağın sokakları adeta körük olmuştu, yüreğinde saklı koru yeniden alevlendiren.

***

Yıllar tek tek eksilirken hayattan, asra şahit olmanın acısı yolun sonunda bir hüzün bırakmış büyükannenin umut dolu beklentisine:

"Boş bir sayfa gibi harcadık hesabı zor bir asrı. Neslimiz İbrahim'in neslinden değilmiş. Ah oğul, bizim neslimiz baharın ilk gün ışığında badem çiçekleri gibi soğuk rüzgara teslim oldu.

Ey aldatılmış toprak! Yalancı bahardı bu. Erken açan bahar çiçekleri gibi daha ilk donda vurgun yedik. Teslim olduk zamana, daha dün gibi geçti on yıllar. Esir ettik geleceğimizi en başından."

Kentlerimiz anlı şanlı, kahraman ilan edilmiş, babalarımız badem çiçekleri gibi daha ilk donda vurgun yemişti. Anlamını yitiren bir kahramanlık payesinin avuntusuyla oyalanan yığınlar, biber tarlalarının korkusuna kapılmıştı.

Bizler, ataları bir gecede cahil bırakılmış, zihinleri kısırlaştırılmış bir neslin çocuklarıydık. Atalarımız sindirilmiş, yoz bir tarihin kıskacında zayıf düşmüştü. Büyükanne on yıllarca bu acı ile yaşamış; onun alın çizgilerinde, yüz hatlarının derinleşmiş kıvrımlarında gömülü huzursuz bir asır, kentin kuytu köşelerinde bir mücadeleye dönüşmüştü.

Ve bizler, yoz ve müfsid bir tarihin gayrı meşru çocukları, işte bu mücadelelerde doğmuştuk.

Zihni kirlenmeye karşı toplum, büyükannenin de bir ömür boyu kendini adadığı, mahalle arasında Kuran öğretilen evlerini üretmişti. Daha beş yaşına gelen her çocuk, İlkokula başlamadan önce elifbayı öğrenmek üzere bu yerlere gönderilir; her kız çocuğu bir imrenme, bir özenti ve çocuksu bir heyecan ile ilk başörtüsünü takmanın gururunu yaşar, koltuk altına sıkıştırılmış ya da omuza asılmış bir bez çantasına konulan bir elifba yada Kuran cüzünü taşımanın bilincine varırdı.

Bizler, yoz ve müfsid bir kültürün gayrı meşru çocukları, işte bu Kuran kokan evlerde yoğrulmuştuk.

***

Yaşadığımız çağ, bir yüzyıldır topluma güveni kalmamış bir sistemin içinde bulunduğu bir ruh halini yansıtıyordu. Çarpık bir tarihin gölgesinde egemenlik sendromuna kapılan korku cumhuriyeti, bir ruh hastası gibi depresif tavırlar sergilerken, genç nesli de iğfal etmenin peşine düşmüştü.

Korku cumhuriyeti, evlerin en mahrem yerlerine kadar yönelmiş, toplum hayatının en kuytu köşelerine kadar sinmiş, ahlaki kirliliği, yozlaşmayı ve kültürel çıplaklığı bir medeniyet olarak halka dayatmıştı.

Toplum kendini kemirmekte olan bu zulme karşı fıtri arınmanın, bu ahlaki erozyona ve dinsel sapmaya karşı yeniden İslam'a yönelmenin ve çıplaklık kültürüne karşı örtünmenin bilincine varmıştı. Bir asırdır derinden derine bir cedelleşme idi yaşanan. Yaban otları arasından kır çiçekleri gibi fışkıran yeni nesil, büyükanne ile torunu birleştiren mücadele yolunda yeniden saf tutmuştu. Doğrusu büyükanne, yeniden tarihe el uzatmanın heyecanını yaşamanın hazzına varmıştı.

***

Büyükanne bugünü yaşıyordu ama dünden de kopamamıştı. Kör bir tarihin kalıntısı olarak hayata veda etmenin tedirginliği ruhunu kemirirken, kaybedilmiş bir ömrü telafi etme arzusu, içinde bir alev gibi yanıyordu.

Büyükanne dünü, evvelki günü yaşamış; karanlıkta kaybolmayacak kadar nakşettiği yollara senelerini koymuştu.

Haklıydı büyükanne. Bir ikindi uykusunun sarhoşluğu içinde bulunan yeni nesil son anda da olsa güneşi yakalama telaşına düşerken; zaman, biz güneşin çocuklarını karanlığa gömmek için penceremize duvar örülmek istendiği bir zindana dönüşmüştü.

Son yılların artan huzursuzluğu sokaklara kadar inmiş, dinin toplum hayatından tasfiye edilmesi için inançlara yönelik yapılan baskı, özellikle başörtüsü üzerinde yeniden yoğunlaşmıştı.

Ama zaman, zulme karşı direnişin yeniden kök saldığı; dayatılan asırlık cehalete karşı aydınlığın ışık saçtığı ve bir gün batımında da olsa biz filizlerin artık başak olduğu bir zamandı.

Ve zaman, bir 28 Şubat arefesinde çetelerin bayram yaptığı bir zamandı.

***

12 Şubat, Çete Bayramı!

Başörtüsünün özgürlüğü ile sembolleşen Çete Bayramının kent halkı arasında türedi günlerle kıyaslanamayacak bir heyecan ve ilgi uyandıran ayrı bir yeri vardı.

Her yıl Çete Bayramı için haftalar öncesinden hazırlıklar yapılır; şehrin meydanına tribün kurulur, hazır kalabalığa konmak isteyen başkentten ithal sefihler kahramanlık avuntulu demeçlerle alkış toplamaya çalışırdı.

Tribünün karşı tarafında, tören alanını ikiye ayıran yol boyunca, bir yığın gibi toplanan kalabalık, bir bayram sevinci içinde araçlardan atılan kap-kacakları kapabilmek için kıyasıya bir mücadeleye girerken, sefaletin yoksun eli çocuklar, havada uçuşan bir kap-kacak için rotasını şaşırmış bir tekne gibi sağa-sola dalgalanan yığınların arasında, yine bu araçlardan kalabalık üzerine serpiştirilen, çamura batmış bir akide şekerine ulaşabilmenin heyecanını yaşardı.

Askeri geçit töreni ile başlayan kutlamalar yöresel folklorik gösteriler ile devam eder, tören alayı tam tribünün önüne geldiğinde, bir araç üzerine kurulu sahnede mücadelenin sembolü olan İmam Efendinin Fransız askerine ilk kurşunu sıkışı temsili olarak canlandırılır, galeyana gelen halk çılgınca İmam Efendiyi alkışlardı.

Uzun bir hayat yolculuğunun, vuslata ereceğini hissettiğini söylediği şu son deminde belirsiz bir telaş içine girmiş olan büyükanne, yıllardır geldiği Çete Bayramına bu sene gitmek için herkesi şaşkınlıkta bırakan bir hevese kapılmıştı.

Çete harbinde hayatında sevdiği ilk insanı, ilk eşini kaybetmiş; bir çocuk utangaçlığı ile onyıllarca bunun özlemini içinde gizlemiş, o günün sabahında kirli-çıkın sandığında sakladığı bu ilk kocasından tek yadigar olan yemenisini büyük bir heyecanla çıkarmış ve bir bayram sevinciyle başına örtmüştü.

O günün sabahında ölüme meydan okuyan bir yaşama sevinci kaplamıştı büyükannenin yüzünü. Kalabalığın içinden ağır ağır ilerlerken, bir yandan da hiç durmaksızın kendisine yer açmaya, yol göstermeye çalışanlara; "Efendiler, bizim onurumuz sizinki gibi biber tarlaları değildi, başörtümüzdü!" diye çıkışıyor, lahavle çekerek dudaklarında her zamanki duasını mırıldanıyordu.

Bastonu ile kalabalığı yararak tribünün karşı tarafına kadar gelmiş, ihtiyarlığına hürmeten kendisine gösterilen en ön safa geçmiş ve uzatılan bir sandalyeye yorgunluktan yığılıvermişti. Nefes nefese kalmış, bastonu ile daha yeni başlamış olan tören geçişini göstererek, "Bak şimdi seyreyle!" demişti.

Bu arada her zamanki gibi protokole tahsis edilen tribün kalabalıklaştıkça, halk televizyon ekranlarından karşıdaki tribüne düşen matruş suratlı simaların ayrımına varmaya başlamıştı.

Bir yıl dönümünün arefesiydi bugün. Kitleleri tedirginlik eden huzursuzluk, tribünde bir endişe ve korkuya da neden olmuştu. Patlayan flaşlar altında üniformanın dokunulmaz zırhına bürünenler ile kalabalık sever siyaset madrabazlarının yanısıra başkentten ithal sefihler de artık ön sıralarda yerini almıştı. Güvenlik açısından tribün etten duvarla çevrilirken, kritik noktalara da keskin nişancılar yerleştirilmişti.

Bir yıl dönümün arefesiydi bugün. Aç bırakılmış mahallelerin yoksul insanları doldurmuştu yine meydanları. Geçit töreni başlamıştı. Mikrofondan halkın sırtını sıvazlayan kahramanlık nidaları yükseliyor, yine kucak dolusu avuntular dağıtılıyordu yığınlara. Nesilleri tükenmekte olan göğsü madalyalı gaziler artık ağırlaşan kulakları, zor gören gözleri ve iki büklüm olmuş bedenlerine rağmen törenin ön sıralarında yerlerini almıştı.

Üzerinde sahne kurulu araç artık iyice tribüne yaklaşmış, alkışlar arasında ortaya çıkan imam vatandaşlara el sallamaya başlamış, coşku bir kat daha artmıştı. İşgal yıllarının puslu havası idi sergilenen, iki işgalci Fransız askeri sahnede dolaşmaya, sağa-sola sataşmaya başlamış; o an yoldan geçmekte olan bir müslüman kadının başörtüsüne el uzatmış, açmaya kalkışmıştı. İşte heybetli görüntüsü ile düşmanın kalbine korku salan İmam Efendi hızır gibi yetişmiş, bir omuz darbesi ile her ikisini de yere devirirken derhal silahına davranmıştı. İşte o an hiç kimsenin beklemediği, bir anda sahneyi donduran bir ses işitilmişti.

"İmam Efendi, Dur!" diye bağıran büyükanne, herkesin şaşkın bakışları arasında on sekiz yaşındaki bir genç kız çevikliği ile üzerine oturmakta olduğu sandalyeye çıkmıştı. Sahnede İmamı temsil eden beyaz sakallı, heybetli görünüşlü, iri yarı adam irkilmiş ve sesin geldiği tarafa dönmüştü.

Büyükanne tekrar yaşamı kamçılayan bir güç, bir cesaret ve bir inançla sesini iyice yükseltmiş:

"İmam Efendi, Fransızlar tribünde!" diye haykırmıştı.

Alışılmadık bir gösteriyle yüz yüze gelen seyircilerin adeta nutku tutulmuş, koca meydanda çıt çıkmazken, İmam Efendi davetsiz oyuncunun bu tepkisi karşısında donakalmıştı. Bir şamar gibi büyükannenin meydanda patlayan sesi kitleyi sanki bir ölüm anının derin sessizliğine gömerken, az önceki coşku yerini huzursuz bir heyecana terk etmişti.

Beni bile hayrete düşüren bir diringenlikle büyükanne bu sefer yüzünü kalabalığa çevirmiş ve herkesin şaşkın bakışları arasında; "Neyi kutluyorsunuz, efendiler?" diye yeniden gürlemişti. Tribünden yükselen öfke dolu homurtular arasında büyükanne haykırıyor, özgürlüğe yol arayan bir kuş gibi mavi gökyüzünün enginlerinde kanatlarını çırpıyordu:

"Hangi bayramı kutluyorsunuz efendileri

Bir değil, bin kere el uzatılır oldu başörtünüze. Bir acziyettir yaşadığınız.

Efendiler, biz kurtuluşu kanla ödedik. Haysiyet ve şerefimizi teslim etmedik gavur dölüne. Kanla ödedik bedelini özgürlüğün.

Efendiler, biber tarlalarınızın korkusundan mıdır bu sessizlik, onurunuz nerede? İzzet ve şeref namus için sıkılan yumruktadır, yumruklarınız nerede?

Efendiler bizler aldatıldık. Kutsandı savaşımız; kentlerimiz anlı-şanlı, kahraman ilan edildi. Bir yandan başörtüsüne el uzatan Fransız askerine ilk kurşunu sıkan İmam Efendinin heykeli dikilirken meydana, diğer yandan müslüman kadının başörtüsüne el uzatıldı.

Uşak daha haysiyetsiz çıktı efendisinden!

Efendiler, görmez misiniz? İmamın adı üniversite oldu ama başörtüsü giremedi kapısından!

Sizler bu sokağın çocukları, kahramanlık avuntularına gözyaşı dökenler, okul kapılarından geri çevrilen, nizamiye girişine başörtüsünü oğullarının cesediyle birlikte gömen gözü yaşlı analar... Sizler, imamın heykeline ağıt yakanlar, neredesiniz? Uğruna kan döktüğümüz, kurtuluşu onunla vasıflandırdığımız, mücadelemizin esin kaynağı, özgürlüğümüzün simgesi başörtümüz nerede?

Ey toprak! Dirilmez mi bağrına gömdüğün şehitler? Bereketin nerede?"

Büyükanne artık kısılmakta olan sesini iyice zorlayarak bu sefer araç üzerinde neye uğradığını şaşırmış İmam efendiyi temsil eden iri yarı adama dönmüş:

"Efendi, görmez misin gavuru, tohum bırakmış geride!

Başörtüne sahip çık, onurunu çiğnetme!" diye haykırmıştı.

Sandalyeden inmek üzere iken, ayağına vurulan sert bir cisim ile sendeleyerek yere düşmüş, tartaklanmaya başlamış, bir asrın zayii düşürdüğü vücuduna inen bir postal darbesi ile hareketsiz bir şekilde yere yığılıvermişti.

Bir ihtiyar kadının acımasızca hırpalanmasına dayanamayan halk arasında bir hareketlenme başlamıştı. Yuhalamalar, her ağızdan çıkan öfke dolu tepkilerle iyice yükselmiş, bir infial korkusu yüzünden hemen boşaltılmaya başlanan tribün çevresinde güvenlik önlemleri artırılırken, tören alanı bir anda 20 yıl öncesini çağrıştıran bir hareketlilik içinde karışıvermişti.

Başörtüsü yüzünden hastaneden atılan ve büyükanneyi yalnız bırakmayarak birlikte gelen komşu bir kadın çığlık çığlığa büyükannenin etrafında koşuştururken, yaşanmakta olan bu hengame içinde iri yarı, beyaz sakallı bir adam büyükanneyi sırtlamış, bir an önce hastaneye ulaştırmak için hızla kalabalıktan uzaklaşmaya başlamıştı.

***

Gerginlik artmış, yükselen tepkiler büyükanneye destek olmuştu. Halk sahip çıkmıştı büyükannesine.

Okul kapısının mağduru bir grup öğrenci, "Fransızlar Tribünde!" diye haykırmış, yankı olmuştu büyükanneye.

***

Derinlerden kopup gelen bir kıvılcımdı bu; ateş olmuş, korku vermişti oduna.

Bir çığlıktı büyükanne; on yılların sindirilmiş, zayıf düşürülmüş sessiz yığınlarının çığlığı. Dün, bugün, yarın; burada, orada, başka bir yerde...

Meydanlardan yükselen bir çığlıktı hayatımız. Gürleştik, başak olduk. Tane tane yeniden ekildik toprağa.

Bizler yorgun bir asrın atıkları değil, bir neslin tarihin arta kalanına el uzatan takipçileri idik. Bir ikindi uykusunun sersemliği vardı belki üzerimizden atamadığımız ama daha güneş batmamıştı. Geç de olsa artık uyanma vakti idi gelip çatan.

Hele bir de gün ışımıştı ya gözümüze!

***

Ey nesil! Bu toprağın yalın ayak, güneş yanığı çocukları!

Zaferin muştusu, direniş için akan terde; soframızın azığı ümit, 950 yıllık ömür sahibi Nuh'un aşuresindedir.

Ey nesil! Gün ışımadıkça şafak sökmez; alev karanlığı yırtmadıkça kavga bitmez!

Ey nesil! Bu kavga hesabı zor bir asrın bize düşen mirası, gelecek neslin onur ve şeref nişanıdır.

Biz ateşiz, karanlığı yaran; biz suyuz, bir nehir gibi kıvrım kıvrım asırlar boyu çağlayan. Tarih bizimle başlar, hayat bizimle vardır. Biz karanlığın düşmanı, karanlığı delen güneşin yalınayak çocuklarıyız.

Biz emaneti yüklenenler; dağlardan, taşlardan daha güçlüyüz, önümüzde eğilir gökler. Saf tutmuş omuzlarımız, cesur yürek kalplerimiz, biz Mekkeyiz, Bedirler bizimle vardır!

Ey nesil, gün ışıdı penceremizden; kalk, uyan; uzat elini, omuz ver tarihe.

Eğilme, dik dur; yorgun düşmüş şu çağın, mizanı olsun omuzların!