Filistin Cihadımızın Önündeki Engeller

Ahmet Kalkan

 

Filistin konusunda ümmet olarak, zulmü ve büyük fitneyi ortadan kaldıracak çok etkili bir şey yapamamanın ve acil kesin çözüm bulamamanın ıstırabını yaşadığımızı, bu yönüyle Filistinli bir mücâhid bir defa ölürken (ölümsüzleşirken) bizim çaresizlik içinde bin defa öldüğümüzü itiraf etmek gerekiyor.

“Başına taş yağmasını istemiyorsan, sen de buradan İsrail'e bir taş atmalısın! Atacağın taş İsrail’e yetişmiyorsa bil ki kabahat taşta değil, baştadır. Gücün yetmiyor, elinle taşlayamıyorsan, hiç olmazsa dilinle taşlamalısın İslâm’ın ve Müslümanların düşmanlarını. Ama sen mutlaka taşlamalısın zalimleri.” diyeceğiz, diyemiyoruz. Çünkü Filistin’de hiç değilse zalimlere atılacak taşlar olsun özgür. Burada taşları bile bağlamışlar, itleri salıvermişler. Buranın itleri mi, oranın tankları mı daha zalim, tartışılır. Dille bile taşlatmıyorlar insanı. Şöyle doya doya taşlamanın keyfini çıkaramıyor, Filistinli olamıyorsun.   

Yarım asırdan fazla zamandır Filistin’de cihad var olduğu halde, Müslümanların gündeminde Filistin maalesef çok fazla yer almadı. O yüzden Şeyh Ahmed Yasin, ümmetin suskunluğunu Allah’a şikâyet etme ihtiyacı duyuyordu.Bu durum, hâlâ problem olarak ümmetin vebali şeklinde devam ediyor. Son günlerdeki duyarlılık, konjonktür; vahşi bombardımanlar, canavarca hücumlar bitince eylemler de, Filistin gündemi de bitecek ve herkes gündelik işleriyle oyalanmayı sürdürecek.

Hâlbuki Filistin toprakları yeryüzü hâkimiyetinin tarih boyunca bir sembolü gibi kabul edilmiş, Filistin'e (Mescid-i Aksâ'ya) sahip olan ülkeler ve zihniyetler, hem psikolojik moral hem de siyasal güç yönüyle rakiplerinden öne geçmişlerdir. Onun için, Hz. Ömer'in fethinden 20. yüzyılın ilk yarılarına kadar Müslümanların o topraklarda hâkimiyeti, izzetlerinin ve dünya devleti olmanın bir göstergesi olmuştur. Bu gerçeği tersinden okumak da mümkün: Yeryüzü halifeliği görevini tümüyle ihmal eden, Dünya İslâm Devleti idealini dillendiremeyen, düşleyemeyen, rüyasında bile göremeyen izzetten uzak insanımız, bu konumuyla Kudüs’e hâkim olamaz.

Olaya heyecanla, duygularla değil, serinkanlılıkla, tecrübe birikimiyle, akılla, vahyin tedriciliğe verdiği önemle bakmak gerekiyor. Cihada hazır olmak elbette gereklidir, Filistin’e duyarlı olmak mecburidir, ama hangi kapıdan nasıl gidecek gençler ve nasıl onlara yardım edecek? Bugün cephelerde insan ihtiyacından çok daha fazla silaha, yani paraya ihtiyaç var. Yetecek sayıda cihad edecek oralarda insan var. Ama hepsinin lojistik, manevî ve maddî desteğe ihtiyacı var.

Ayrıca, kendi aramızda şu değerlendirmeyi yapmak mecburiyetindeyiz: Öyle bir acayip dünyada yaşıyoruz ki, söz fayda etmiyor; meşhur tabirle sözün bittiği yerdeyiz. Söz bitince silah konuşsun diyorsunuz, o da fayda sağlamıyor. Yani, söylemesi zor, ama söylenmeli; canla cihadın bile yeterli olmadığı bir fitnenin içindeyiz. Nasıl mı?

“Kurtuluş Savaşı” denilen savaşta bu ülke topraklarında nice insan canlarını verdi. Sonuç mu? Onların kanları, antlaşma masalarında çok ucuza satıldı. Sanki düşman olan kâfirler galip gelseydi Türkiye’de nasıl bir yönetim ve nasıl halkı Batılılaştırmaya uğratacaksa aynısı uygulandı. Dünyevî açıdan bedavaya ölmüş oldular savaş yapan ve zafer kazananlar.

Bosna Hersek’te cephelerde öldürülen kardeşlerimiz… İnşallah hepsi şehid derecesine ermiştir. Ama dünyevî sonuç ortada: Ne İslâm devleti kuruldu, ne problemler çözüldü. Çeçenistan için de benzer şeyler söylenebilir. Afganistan için daha göze batacak şekilde şehidlerin kanlarının neticeyi tayin etmede yeterli kalmadığı söylenebilir. Irak’sa tam bir facia. Ümmet birbirini kırarak cihad yaptığını sanıyor, Müslüman kardeşini öldürmek için ölenler şehid sayılıyor. Ve tabii bu kanlar zulmü boğamıyor, daha büyütüyor…

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, kimin eli kimin cephesinde belli değil. Kim kimin uğrunda, niçin cihad ettiğini bilmiyor. Hangi teşkilat, hangi grup neyi amaçlıyor; çok net değil. Net kabul edilenlerin de yarın nasıl bir pazarlık ve hesaplar içinde olacağını, şehid kanlarını satıp satmayacağını ya da kandırılıp kandırılmayacağını kimse bilmiyor.

Filistin cihadına yardım için, o kardeşleriyle omuz omuza savaşmaya niyet edip yola çıkan insan, nasıl gidecek? Yollar açık mı? Ülke çıkışında ve diğer sınırlarda törenle mi karşılayacaklar bu kahraman adaylarını? Yoksa eşkıya yolları kesmiş, cihada giden yolları kapatmış mı? Öyleyse, hem kendimiz ve hem o yolu kullanmak için arkamızdan gelecekler için yolu açmak kasdıyla önce o eşkıya ile cihad edilmeli değil mi? Bu cihada giderken ülkeden çıkarmayan, geçiş hakkı vermeyen, kendi ülkelerine koymayan veya oradan cihad için çıkmasına izin vermeyen zihniyet, sadece bu tavrı ile bile, cihad düşmanı ve İsrail dostu sayılmaz mı? İsrail’i kim besliyor, kim ayakta tutuyor, kim lojistik destek veriyor, kim hangi anlaşmalarla onlara yardımcı oluyor? Daha doğrusu soruyu tersten sormak lâzım: Hangi ülke yönetimi yardım etmiyor? Kim İsrailleşmemiş ki?! Öyleyse cihada nereden başlamalıyız?

Allah için sigarasını bırakamayan veya sigara içmiyorsa onun kadar zararlı ya da benzer günah sebebi, adı başka “sigara”larını terk edemeyen insanımız, dünyevîleşip malıyla cihad edemediği halde canıyla cihad edecek!

“Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25) Fitne, imtihan, ya da belâ... İçindeki bir grubun ne şekilde olursa olsun, zulüm, hatta zulmün en büyüğü şirk işlemesine hoşgörü ile bakan, zâlimlerin karşısına dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zâlimlerin ve bozguncuların cezasını hak eden bir toplumdur. Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken, insanların hiçbir şey yapmadan yerlerinde oturmalarını İslâm asla hoş görmez. Zira İslâm, birtakım pratik yükümlülükler gerektiren bir hayat sistemidir. Kaldı ki, Allah’ın dinine uyulmadığını ve Allah’ın ilâhlığının reddedilip yerine kulların tanrılığının yerleştirildiğini gördüklerinde Müslümanların sessiz kalmaları, bununla beraber Allah’ın, onları belâdan kurtarmasını istemeleri, sünnetullaha ters bir arzu ve kabul olmayacak bir tavırdır. “Sakın, zulmedenlere az da olsa meyletmeyin. Yoksa size ateş (cehennem) dokunur. Sizin Allah'tan başka veliniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.” (11/Hûd, 113)

Dinimiz bütün Müslümanların kardeş olduğunu bildiriyor. Tefrikayı yasaklayarak Allah’ın ipi olan Kur’an’a tüm Müslümanlar olarak hep birlikte sarılmamızı istiyor. Müslümanlar olarak Kur’an’ın istediği gibi birleşip dayanışma ve vahdet içinde olsaydık çok büyük güç olurduk ve emperyalist zâlimler, Filistin’i, Afganistan’ı, Irak’ı işgal edemezdi, İsrail de kardeşlerimize böyle vahşice saldırıp zulümler yapamazdı. Problemin teşhisi, çözümü de veriyor: Tevhid ve vahdet; Allah’ın ipine, Kur’an’a hep birlikte sımsıkı yapışmak… 

Bugün Müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük gibi, çer-çöp gibi olmasının temel sebebi, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleridir. Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.

Zafer önce gönüllerde ve kafalarda kazanılır. Gönüllerindeki, zihinlerindeki, hayatlarındaki işgallere karşı direnenler, er-geç zafere ulaşacaktır. Kurtulamayan kurtaramaz. Kendini fethedemeyen hiçbir şeyi fethedemez. Gönül kapısını tevhid anahtarıyla açabilen kimsenin önünde ise, nice kapalı kapılar kolayca açılacaktır. Allah nazarında en üstün olan kişi, gönlünü, bileğini ve kafasını birlikte güçlendiren ve bu dengeli gücü Allah yolunda kullanabilen kimsedir.

Cihad, Sadece Silâhla Savaş Değildir

Ekonomik savaş, günümüzde silâhlı savaştan daha az etkili değildir. Kur'an'da cihadla ilgili hemen her âyette, önce "mallarınızla cihad edin" ifadesi dikkat çekicidir. “Müslümanım” diyenler, çoğunlukla Yahûdilere hizmet veren bankalardaki paralarını çekse, Ortadoğu’daki petrol üreten ülkeler petrolü ambargo, fiyat ayarlaması vb. şekilde silâh olarak kullansa, Müslüman halklar İsrail ve onun sömürgesi Amerikan mallarına boykot uygulasa; bırakın İsrail denen yapay ülkeyi, ABD bile dünkü Sovyetler Birliği gibi teslim bayrağını çeker. 

Gazetelere yansıdığı şekliyle CIA'nın resmî istatistiklerine göre, dünyada sigara içen insan sayısı 1 milyar 150 milyon. Sigara içen Müslümanların sayısı 400 milyon. En büyük sigara üreticisi Phillip Morris. Bu da kazancının % 12'sini İsrail'e gönderiyor. Müslümanların, çeşitli markalarla piyasaya sunulan Morris'e günlük cirosu: 800 milyon dolar. Müslümanların ortalama günlük kâr katkısı 80 milyon dolar. 9.600.000 dolar Müslüman parası her gün İsrail'e gitmiş oluyor, evet her gün! Ve Türkiye, yıllık 150 milyon kg. sigara tüketimiyle; Brezilya, Güney Kore ve Hindistan'dan sonra 4. sırada yer alıyor. Dünya Bankası’nın 1999–2000 yıllarında yaptığı sigara araştırmasının sonuçlarına göre, sigara kullanımı son on yılda dünyada % 4,12 azalırken, Türkiye'de ise % 52,18 oranında arttı.

Her Coca Cola İsrail için bir kurşun, her MC Donalds hamburgeri, bir tank mermisi, her Amerikan ve Siyonist-Yahudi firmalarının sattığı bir ürün, bir Filistin çocuğunun ölümü demek. Bankalara ve özel sigortalara para yatıran Müslüman, farkında olmasa da, İslâm’a ve Müslümanlara savaşa katkıda bulunuyor, tâğut yolunda infakçı ve savaşçı oluyor. Kapitalistin de Siyonist’in de dini imanı para ve madde olduğuna göre, onlarla savaşın bir cephesi de ekonomik olmalı ve Siyonizm’e hizmet edenlerin mallarını alarak, kurumlarıyla çalışarak İsrail silâhlarına kurşun taşıma ihanetini terk etmeliyiz. İnternet sitelerinden binlerce ses yükseliyor: “İsrail'in ve İsrail'e yardım edenlerin mallarını protesto edelim!” Ve uzunca marka ve mağaza listeleri sıralanıyor. Tercih ettiğimiz bir marka, bilinçli veya bilinçsiz, hangi safta yer aldığımızı ele veriyor: "İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır." (4/Nisâ, 76) Ve Rasûlullah’ın uyarısı: "Kim bir zalime yardım ederse, Allah Teâlâ, o zalimi ona musallat eder."

Şu an gösterebileceğimiz en iyi boykot, hayatımızdan Siyonist-Yahudi yaşayışına dair yaşantıları çıkarmak, gâvurlaşmaya giden yoldan dönmek olacaktır.

İsrail'in Ortadoğu’nun Bağrında Hançer Olmasının Sorumlusu “Müslümanım” Diyenlerdir

Cihad görevinden kaçan, tâğutlardan korkan, beşerî ideolojiler peşinde koşan, gündelik işlerden davaya vakit ayıramayan, kâfirleri dost ve veli kabul eden dünyevîleşmiş Müslümanlar kendilerine gelsin diye uyarıcı iğnedir İsrail vahşeti. Zalimlerden korkan, onlara karşı seyirci kalan insanlara, Allah zalimleri musallat kılar ve onların seviyesine indirir.

İsrail kurulmazdan önce, Filistin çevresinde tampon ülkeler oluşturmayla işe başlandı; İsrail'in kuruluşuna ve kalıcılığına altyapı olsun diye. Muhalefetini kendileri seçen ve yönlendiren iktidarlar, çok uzun süre tahakkümlerini sürdürürler. İsrail’i Amerika’dan sonra ilk tanıyan devlet, T.C. idi; hâlâ da işbirliği konusunda baş sıraları kimseye kaptırmamaya çalışıyor, özellikle askerî ve istihbarat alanlarında birçok antlaşmalar yapıyor ve İsrail’e destek oluyor.   

Nefsine hakaret edilse, parası gasp edilse ciyak ciyak bağıran insanımız, Kudüs günü bile tertip edemez; Filistin davası için fedakârlık deyince bahaneleri sıralar. Kendi ülkelerinin ulusal günlerinde hâlâ bayram yapanlar, sözgelimi Bingazi’nin, Kahire’nin, İstanbul'un fethini tantana ile kutlayanlar, sahi niye Kudüs'ün, Mekke'nin fethini kutlamazlar? İşgal altında diye mi? Diğer kutlanılan yerler, işgalden kurtuldu mu ki? Aslında İsrail de, işgal de içimizde. Beyinlerini ve gönüllerini, yaşadıkları çevredeki topraklarını ve hatta mescidlerini her çeşit işgalden arındıramayanlar, uzaklaştıkları mübarek yerleri ve büyük mescidlerini hiç kurtaramazlar.       

İsrail içimizde...

İsrail sadece Filistin’i işgal etmiş değil, işgalin kapsamı çok daha geniş, zulmün boyutları çok daha derin. Bir bak çevrene, göreceksin. Haber ajansları ve medyadaki ağırlıkları, sanat ve özellikle sinemadaki etkinlikleri, Mason locaları, Rotary ve Lions kulüpleri, uluslararası nice teşkilatları, kendi ideallerine hizmet eden tâğutî rejimler ve her ülkedeki işbirlikçileriyle İsrail her şeyiyle Müslümanların içinde. Yahudilerden mü'min olanlara, artık nasıl Yahudi denmezse, Müslümanlardan Yahudileşenlere de artık Müslüman denilmesi yanlış olur, o artık "Yahudi(leşmiş)" bir kimsedir. Kendisinde itikadî anlamda münâfıklık alâmetleri bulunanlar, hadis-i şerifteki ifadeyle nasıl halis/tam bir münâfık oluyorsa, kendisinde Yahudilik alâmetleri bulunanlar da tam bir Yahudi olurlar. Yoksa yaratılış ve ırk olarak Yahudi olmak, ne başlı başına bir üstünlük, ne de alçaklıktır. İnsanın, kendi elinde olmayan bir sebepten dolayı, şu veya bu ırka mensup olmasından ötürü gazap edilmesi ve lânetlenmesi Kur'an'ın bütünlüğüne uygun bir anlayış değildir. İnsan, iradesini iyiye veya kötüye kullanmasından, kendi yaptıklarından dolayı ödül veya cezayı hak eder. Önemli olan Kur'an'da ifadesini bulan Yahudi karakterine sahip olup olmamaktır. Aynen, Müslüman bir anne-babadan doğmak, yani nesil olarak Müslüman çocuğu olmak, Müslüman sayılmak için kâfi olmadığı gibi.

Batılı kâfirlere, Hıristiyan ve özellikle de Yahudilere ait Kur'an'da beyan edilen nice olumsuz özellik, bugün "Müslümanım" diyenlerde hiç eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla Hıristiyan ve Yahudilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü'minlerden onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, ilâhî adaletin gereğidir. Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/damgaları da. Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar; toplum için de geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve sapık yolu izledikleri zaman, helâkleri ve cezaları, tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah'ta (Allah'ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, İsrâilleşmek de mümkündür. Bu tercih; mutluluk veya felâketi, cennet veya kıyâmeti seçmektir. Dışımızdaki Siyonist-Yahudiden daha tehlikeli olan, içimizdeki Yahudileşmedir. Kalp ve kafamızdaki, el ve dilimizdeki küfürdür dünyamızı perişan, âhiretimizi zindan edecek olan.

“Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette olan kimseler size zarar veremez.”(4/Nisâ, 105) “Bir toplum, kendini değiştirinceye kadar Allah onlarda bulananı değiştirmez.” (13/Ra’d, 11) “Ey iman edenler! Eğer siz Allah(ın dinin)e yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar.” (47/Muhammed, 7) “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten iman etmişseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.” (3/Âl-i İmrân, 139) "Ey iman edenler, iman edin!" (4/Nisâ, 136)

Gönüllerdeki Yahudiliğe savaş ilân edip içimizdeki işgali kaldırmadan, dıştakine tavır almak mümkün değildir. Dışımızdaki İsrail’den daha tehlikeli olan, içimizdeki Siyonist ve kâfirlerdir. Kalp ve kafamızdaki, el ve dilimizdeki küfürdür dünyamızı perişan, ahiretimizi zindan edecek olan.

Aynı zamanda, unutulmamalıdır ki, İsrail denen terörist devleti tümüyle ortadan kaldırılmadan Filistin meselesi hallolmaz. İsrail’i ortadan kaldırmak için de Amerika ile ve hatta İngiltere gibi bazı Avrupa ülkeleri ile savaşmayı göze almak gerekir. Bu da Üçüncü Dünya Savaşı ve hatta belki Kıyâmet Savaşı demektir. Bu yüzden, ümmetin her şeyden önce yeniden imanını, sosyal, ekonomik ve siyasal yapısını gözden geçirmesi gerekmekte, köklü değişikliklere aday olması icap etmektedir. Bunun için de başlanacak yer: Tevhiddir, şirkin izâlesidir.

Sonra canlı Kur’an adayları yetiştirmek, iman-amel bütünlüğüne, takvâ ve ahlâkî erdemlerle örnekliğe önem vermektir. İşte bu özelliklere sahip olan ümmetin içinde tüm ümmeti ve İslâm’ı temsil edebilecek öncü insanların, nasıl cihad edilmesini bilen ilim sahibi, muttakî ve ahlâklı mücâhidlerin cihadı, kapıları açacak ve Allah’ın yardımına muhatap olunacaktır. Allah, ancak bu aşamalardan geçmiş, kendi dinine yardım edenlere yardım edecektir. Ve Allah’ın yardımına lâyık olmadan böylesi büyük işleri başarmak ve hatta girişmek mümkün değildir.

Bildiğiniz gibi; İsrail, sadece Ortadoğu topraklarında 6–7 milyonluk bir ülkeden ibaret değil. Öyle büyük ahtapot ki, Ankara’ya, İstanbul’a kolları uzandığı gibi, başı ta Amerikalarda. Büyük kolları Avrupa’da. İsrail içimizde. Her şeyiyle; yaşam tarzıyla, ölüm korkusuyla, devlet biçimiyle, düzeniyle, yasalarıyla, eğitim tarzıyla, kıyafetiyle, medyasıyla… Her şeyiyle içimizde. Ümmetin içinde, gönlünde, kafasında. Toprakları işgal eden İsrail’den daha tehlikelisi, zihinleri ve gönülleri işgal eden İsrail’dir. Ve ümmet topyekûn bu faciayı yaşıyor. Ümmetin ekserisinin evleri ve işyerleri, çocukları ve gençleri, okulları ve sokakları işgal edildiği halde farkında bile değiller. Filistinliler bunun farkında ve düşmanlarına atacak bir taşları varsa onu atmaya çalışıyor. Ümmetin fertlerinin çoğu işgalcilerine tutkun, hayran ve yardımcı durumda. Ümmet, dostunu düşmanını tanımıyor, işgalin ne olduğunu bilmiyor. Gardiyanına âşık oluyor, cellâdını ölesiye (öldürülesiye) seviyor. Aman Allah’ım, nasıl olur, şehid kanları bile bu durumu değiştiremiyor. “Her yer Kerbelâ” denir ya, bugün “Her yer Filistin!” Her yer işgal altında. Zulmün en büyüğü, bedenlere yapılan değil; kafa ve gönüllere yapılandır. Dünyasını yok etmekten daha büyük zulüm, insanın âhiretini mahvetmektir. Kur’an öyle diyor: “…Allah'a şirk koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten en büyük zulümdür.” (31/Lokman, 13) Filistin’den daha feci bu ülkenin insanlarının durumu. Onlar hiç olmazsa düşmanlarını tanıyorlar ve taşla da olsa onlara tavır alıyorlar. Ölüyorlar (ölümsüzleşiyorlar) ve kurtuluyorlar. Buradaki işgal sonucu ölenlerinse ahireti mahvoluyor. Biz, insanların suçsuz yere ölmemesi için mi öncelikle mücadele etmeliyiz, yoksa ahiretlerinin mahvolmaması için mi? Önceliğimiz insanların bedenleri mi, ruhları mı? Dünyaları mı, ahiretleri mi? İnsanların öncelikle karınlarını mı doyurmalıyız, gönüllerini mi?

Esas Filistin biziz biz! Farkında bile değiliz!

Çözüm, kısa vadede ve heyecanla, kendini feda etmekle çözülecek basitlikte değil. Ve kendini kurtaramayan başkalarını kurtaramaz. Eteği tutuşan itfaiyecinin yangını söndürmesi beklenemez. Yamuk ağacın gölgesi de yamuk olacaktır. Gencin biri “Ben Halep’te 30 arşın (metre) atladım!” diye övünür durur; bununla orada burada kahramanlık taslar. Onun yalanını ispatlamak için biri der ki: “Halep oradaysa, arşın burada. Orada atladıysan burada da atlarsın, haydi!” Ve delikanlı ondan sonra sus-pus olup oturur. Oralarda cihad edecek kahramanımız burada hangi cihad sınıflarından geçti, değerlendirilmez. Aynen, Almanya’daki cemaatlerin kendi çocukları tümüyle küfür ortamında eriyip kaybolurken, buna çözüm bulacak yatırımlar yerine, bütün infaklarını Türkiye’ye gönderdiği gibi. Yine, eve lâzım olan eşyanın camiye bağışlanması gibi bir durum.

Ne mi yapmak lâzım? Önce durum ve konum tahlili… Akıllıca, çekinmeden. Sonra uzun vadeli programlar. Ümmetin ihyâsı, tevhidi anlayan muvahhidlerin vahdeti. Sonra öncülerin şûrâsı ve önderliği. Ulemânın beraberliği, kolektif dayanışma ve güçbirliği ruhu. İlim-takva-cihad bütünlüğü. Allah’a (O’nun dinine) yardım. İlâhî rahmete paratonerlik ve liyâkatlik. Ümmet içinde öncü bir kadro, ümmet içinde ümmet. Ve onların İslâmî değişim ve dönüşüm için planlı programlı faaliyetleri. Cihadsa, her çeşidiyle cihad; Ama niyetlerin, inançların, amellerin/eylemlerin, safların, önderliğin netliği.

Namaz farz diye, paldır küldür namaza duramayız. Önce abdest almamız ve namaz kılacak ortam hazırlamamız gerekiyor. Cihad farzdır ve şehâdet gereklidir, ama önce abdest gibi gerekli şeyler var. Abdestsiz namaz kılma aceleciliğinin caiz ve doğru olmadığını söylemeli bazıları. Önce abdest; şu soğuk ortamda zor gelse de, abdestin vakit kaybı olduğu önyargısı olsa da, önce abdest! İnsanlarımız heyecanla ve ucuzcu bir yaklaşımla, sağlıklı olmayan bir acelecilik ve kurtuluş isteğiyle abdestsiz namaz kılmayı önceliyorsa, bunun yanlış olduğunu söyleyenler (kendisini anlamayacakların, yanlış anlayacakların, itham edeceklerin çok olacağını bilmesine rağmen) çıkmalı. Ve insanlara abdest almasını, temizlenmesini öğretmeli. Yüce Nebî’ye; önce üzerindeki örtüyü (yalnızlığı, uzleti, toplumdan kopukluğu, eve çekilmeyi) atması ve ilerideki büyük cihadlara hazırlanması için elbisesini temizlemesi, her çeşit “rucz”den/kötülükten uzaklaşması emredilmişti.  (74/Müddessir, 4–5) Aynı emir bizim için de geçerli…

Haydi, abdest almaya! Çevremizde abdestsiz namaz kılmaya kalkanları uyarmaya; hep beraber cemaatle namaz kılmak için onları da abdeste davet etmeye. Sahi, abdest nasıl alınacak? Biz sadece namaza odaklandık, onu öğrenmeye çalışmadık, ona yoğunlaşmadık ki… Namaz vaktini kaçırmadan, abdest almasını öğrenelim. Öğrenince övünelim diye değil, öğrenince alalım ve sonra namaza duralım diye. O muazzam sayıdaki ümmet içinde muhteşem ümmetin/kadronun hep birlikte cemaat olup kıyâma kalkacağı büyük ibâdet için haydi abdest almaya!