Efkarlı Çocuk

İbrahim Alan

"İşte buradayız Selâhaddin"

Hollywood sinemasının Amerika'nın ulusal çıkarlarıyla ve reel – politik yapısıyla eşgüdümlü bir siyaset izlediği, sinema ile ilgilenenlerin mâlumudur. Sinema sanatının "ideolojinin nesnesi" konumuna indirgenmesi bu bağlamda ele alınabilir belki fakat bu mesele, güzel sanatların eski bir tartışma konusu olan, araç – amaç mevzuunu gündeme getirir ki burada sanatsal kaygılara yönelik pek çok şey söylenebilir. Bu konunun üzerinde durmak istediğim yönü, 18. ve 19. yüzyılda pozitif bilimlerin, sömürgeleştirme girişimlerine hizmet etmesini sağlayan bilim dünyasının, bugün de sanat çevrelerinde kendi çıkarlarına yönelik ürettiği figüranlarla aynı amacını değişik tonda devam ettirmek istemesi.

D. Defoe, egzotik içerikli romanı Robenson Crusoe ile kapitalizmin el kitabını hazırlamış, "öteki dünya"ya ve o dünyanın insanına medenî yaşamı öğreterek, efendi-köle ilişkisini temellendirmişti. Güliver gezdiği diyarlarda rastladığı milletlere hep tepeden (çünkü o bir devdi) bakarak onların insan olup olmadıklarını onlardan iğrenerek sorguladı. Shakespeare evrensel gücüne halel getirmeden Arap kahramanı Otello'ya, kan içici ve duygularının esiri bir komutan payesi verdi. Geçmişten günümüze bakış açısında bir değişikliğin olmadığını, sadece rollerin dağılımında küçük değişiklikler olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Batı, sömürgeci sıfatını kabul etmedi hiçbir zaman. "O sömürgeci değildi, aydınlatma için geliyordu."1 Bu sözleri çağrıştıran ifadelere günümüz insanı yabancı değildir. İsteyene demokrasi dağıtılacağını, biz kısa süre önce oyunun baş aktöründen işitmiştik. (G .W. Bush'un İran ve Suriye'ye yönelik açıklaması) Fiziksel gücü ve çiğnenen özgürlüğü şiirsel çerçevede sunma ihtiyacı efendilere yakışır tarzda bir kadirşinaslıktır. Zehri altın kâsede sunmak gibi bir şey…

2004 yılı yapımlarından Hidalgo, at yarışı merakını eksen alan ve bunun yanı sıra içinde bulunduğumuz dönem itibariyle bazı göndermeleri içeren bir yapım. Daha önce Siyah İnci filminde rastladığımız gibi uzun soluklu bir yarıştır söz konusu olan.2 Ateş Okyanusu adını taşıyan yarış, 3000 yıldır yapılmakta, Arabistan çölleri, Basra körfezi, Irak, Suriye ve Şam'ı içine almaktadır. Yarış İslam topraklarında başlamakta ve bitmektedir. "Irak ve Suriye'yi kim geçecek?" sorusu ve "Hedef Şam!" ifadesini, son yıllarda yaşanan gelişmeleri ve Ortadoğu'daki handikapı göz önüne aldığımızda, aynı topraklarda cirit atan bir milletin görsel şovu olarak değerlendirmemek imkânsızdır.

Tipik oryantalist eğilimler içeren film, E. Renan'ın İslam'ın anlaşılabilmesi için "çadır ve aşiret hayatının tanınması"3 yönünde sunduğu formülü özetler gibidir. Renan'a göre İslâm'ın özünü anlamak, doğduğu topraklardaki gelişme çizgisini, sosyal içeriğiyle özdeşleştirmekle mümkündür. Oryantalizm'in pek çok tanımını yapan Said'in, "jeopolitik bilincin estetik, akademik, iktisadi, sosyolojik, tarihi ve filolojik metinler arasında dağılımıdır."4 ifadesini de filmin ideolojik yönüyle paralel okuyabiliriz.

İlk sahne bir yüzleşmeyi içeriyor. Amerika'nın kendi tarihiyle yüzleşmesi… 1890'larda Knee Vadisi'nde yaşanan katliama şahit olan ve Kızılderili kimliğiyle öne çıkan Frank T. Hopkins, gördüklerine karşılık yıllarca bizim futbol yoluyla yapmaya çalıştığımız türden, romantik bir hırsla bilenerek, İslâm topraklarında yapılacak bu yarışa katılır. İlk sahnede muhalif bir duruş gören izleyiciyi, ilerleyen dakikalarda vahşet adına "Bakınız, daha neler varmış!" türünden sahneler beklemektedir. Doğu ve Batı'nın "insanlık durum"ları sorgulanmaya çalışılırken, İslam topraklarındaki çoğu İslam öncesi döneme ait kabile hayatı ve bedevî kültür sıklıkla vurgulanarak malzeme sağlanılmaya çalışıldığı bir gerçek. Kızılderili Frank T. Hopkins'in yaşadığı kimlik bunalımının, İslâm toplumunun yüzyılın başlarındaki sefaletiyle, içe kapanıklığıyla ve kaderciliğiyle verilmeye çalışılmış olduğunu görürüz. Film boyunca vurgulanan kadercilikle5, İslam'ın, müslümanları teslimiyetçi ve tembel bir toplum haline getirdiği dile getirilmeye çalışılmıştır. Arap yarışçı düştüğü bataklıktan kaderinin böyle olduğunu söyleyerek Hopkins'in yardımına engel olmak ister. Hopkins ise, insanın olaylar karşısında çaresiz olmadığını, gerektiğinde müdahil olabileceğini söyleyerek neredeyse bir cüz'î irade (?) dersi verir.

Geçmiş dönemlerde pek çok dünya halkı tarafından temel binek aracı olarak kullanılan atlar, Doğu toplumları söz konusu olduğunda ayrı bir önem kazanır. Atı Türklerin evcilleştirdiği efsanesinden tutun da, insanî pek çok vasfın bu hayvanlara yüklendiğine şahit oluruz. Gerek tarihin gerekse edebî eserlerin vazgeçilmez kahramanı bu filmde de Hidalgo adıyla sahnededir. Hidalgo, Kızılderililer'in hayatında özel bir yeri olan mustang cinsi bir attır. Mustang, "ehlîleştirilmemiş" anlamına geliyor. Neredeyse bir konuşmadığı kalan akıllı bir attır Hidalgo.

Hopkins, Amerika'nın yerliler karşısında verdiği haklı ve kahramanca mücadelesini (?) konu alan gösterilerde oynayan bir melezdir. Duyarlı yarı çılgın bir kovboy. Kızılderili olan büyükannesi Hopkins'e "Efkârlı Çocuk" ismini verir. Hopkins, Doğu'yu keşfe çıkan bir Nerval gibi hiçbir şey duymamış, görmemiş bir halde, öteki alemden habersiz siyah ve beyazdan oluşan iki boyutlu bir dünyada yaşamaktadır. Azim ve kararlılık Doğu'nun sarazenleri içinde Hopkins'in rehberidir. (Doğu kâşifi olarak bir kızılderilinin, İslâm topraklarındaki lider olarak yönetmen ve oyuncu Ömer Şerif'in seçilmesi de üzerinde durulması gereken bir ayrıntı.)

Filmde Arabistan çöllerine ulaşıldığı zaman görüntüye gelen köle pazarı ile gayr-i medenî bir atmosfer oluşturulmaya gayret edilirken, kâfirin elini tutmayan ama kağıt oynayan ve kabile oyunlarında keyfî kan döken rüşvetçi, hilekâr vasıflarıyla öne çıkan bir bedevî portresi çizilmeye çalışılmıştır. Yine Hopkins'in seyisi kolu kesilmekten son anda kurtulmuş bir hırsızdır. Pejmürde kılıklı, efendisine itaatkâr saf bir bedevî. İhtiras rüzgarlarıyla çalkalanan, hazlar ülkesi vahşi Doğu'dur görüntüdeki. "Deri yüzücü", "hadım edici" figüranlar, İslâm topraklarındaki insanî muameleyi yansıtır veya aynanın karşı tarafından bakıldığında hadım edilmeye çalışılan bir medeniyetin görüntüsünü.

Yarış, Batı'nın üstünlüğüyle sonuçlanır ve seyahat de sona ermiş olur. "Öğrenmek için seyahat edilir, ama gerçekte bu, o topraklar, kadınlar, halklar üzerinde bir güç denemesidir."6 Arap kabileleri alkış tutarlar zafere. Batı'nın Doğu fethi, fetihlerle son bulur. Bakir topraklarının, kadınlarının, sosyal yaşantısının, düşünce dünyasının fethiyle…

Fransız general Gouraud, 1920 yılında Şam'a girdiğinde "İşte buradayız Selahaddin!" diye selamlamıştı büyük komutanı. Batı, tekrar böyle bir nostalji yaşama hayali için nice canlar feda edecek bu uğurda.

Dipnotlar:

1- Rana Kabbani, Avrupa'nın Doğu İmajı, Bağlam Yay., İst., 1993, s.15.

2- Burjuvazinin pahalı ve gösterişli oyuncağı at yarışları için, yüzyılın başında, ölüm kalım mücadelesinin verildiği yıllarda, Türkiye'de de pek çok etkinlik düzenlenmiştir. "İzmir'de At Yarışları", Günver Güneş. Tarih ve Toplum, S.240, s.42 – 50.

3- Edward Said, Oryantalizm, Pınar Yay., İst., 1999, s.142.

4- Age, s.27.

5- M. Abduh, kaderciliğin esas kaynağının Hristiyanlık olduğunu söyler.

6- Rana Kabbani, Avrupa'nın Doğu İmajı, Bağlam Yay., İst., 1993, s.20.