Edebiyatta Sorumluluk ve Mehmet Akif

Asım Öz

'Akif inanmış adam büyük şair'

(Nazım Hikmet)

1873'te, Rumelili (Arnavut) bir baba ve Buharalı bir ananın çocuğu olarak İstanbul Fatih'te doğan Akif, II. Abdülhamid, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet gibi tarihin en kritik dönemlerini idrak etmiş, o karanlıkta deniz fenerinden istifade ederek müstesna bir şahsiyet haline gelebilmeyi başarmış ender kişilerdendir. (Mengüşoğlu, 2007) Tam bir bozgun havasının yaşandığı, dağılma, erime, savrulma, yok olma durumlarının iç içe olduğu bu dönemlerde önerileri ile geniş ölçekli bir yaklaşım getirmiş ama yaşadığı dönemlerde egemen olan resmi ideolojilerle tam anlamıyla uyuşamamıştır. Onun siyasal konumlanışlarının birbiriyle çelişik öğeleri, Akif'in yaşamı sürecinde onun politik eylemlerine de yansımıştır. Bir fikir adamı, bir eylem adamı, bir şair olarak ne Sultan Abdulhamid'i tam olarak benimseyebilmiş ne Meşrutiyet yıllarında geçer akçe olan 'kalem efendisi' tipi ile akraba olmuş ne de Cumhuriyet rejimi ile tam olarak barışabilmiştir. (İlyasoğlu, 1983) Akif anti-kolonyalist yönelişlerine bir dönem için, Cumhuriyet kadroları içinde uygun bir alan bulduğuna inanacak; daha sonra bir 'sunuf-u gayri mümtaz'ın egemenliğinin giderek pekişmesi ve Batı'yla açık bir bütünleşme karşısında büyük bir hayal kırıklığına uğrayacaktır. Akif'in özellikle Kemalist kadrolardan kopuşunun ardından Kemalizm eleştirisine gir(e)meyişi noktasındaki tartışmaların nihayete eremeyişi dönemin kolay irdelenememesinden de kaynaklanmaktadır. (Kara, 2006; 18)

Akif, bir yandan İslam'ın katışıksız uygulandığı kök İslam'a dönmeye, İslam'a gerçek içeriğini vermeye çabalarken bir yandan da Safahat'ta, Osmanlı'nın toplumsal çözülüşünün, çöküşünün panoramasını eşine az rastlanır bir açıklıkla verebilmeyi başarıyordu. O, şiirin ifade ve tesir gücünü kullanarak doğru bildiklerini haykırmıştır: "Vîrânelerin yasçısı baykuşlara döndüm / Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu / Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum / Yâ Rab, beni evvel getireydin ne olurdu?..." dizeleri onun yaşadığı yılların iklimini anlamak bakımından önemlidir. Akif'te dinin algılanışının eleştirisi, onun toplumsal eleştirisi ile birlikte gelişiyor; bu ikisi sanatsal düzlemde edebiyat verimi olarak çağıldıyordu. Hayatında yazdığı ve neşrettiği ilk şiirin Kur'ân'a Hitab olması da bunu doğrulamaktadır.

Akif'in ıslahat düşüncesine ilişkin görüşlerinin genellikle iki büyük ıslahat önderinin, Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani'nin fikirlerinin etkisi altında geliştiği bilinmektedir. Akif'in bu iki düşünürden çeviriler yapması ve sık sık bu düşünürlerden söz etmesi, özellikle de bize Kur'an'ın yalnızca teberrüken okumak için değil düşünmek için faydalanılan bir zihin kılavuzu olduğunu imâ etmesi nedeniyle onu felsefi modernist olarak nitelendirmek hakkaniyetli bir yaklaşım değildir. "Asr-ı ulum", "asrın idraki", "garbın ilmi fenni", "hurafat" hususlarındaki bakış açısını doğrudan doğruya Kur'an'dan ilham alan Mehmet Akif'i klasik bir 'modernist aydın' olarak irdeleyemeyeceğimiz açıkça ortada. Sorun yalnızca Akif'in bu kategoriye girip girmemesi değil, böylesi bir kategorinin ıslahat önderleri için kuramsal olarak kurulmasında beliren düşünsel yanlışlıktır. (Mengüşoğlu, 2007) Akif'in, bazı ayet ve hadislerin mealini nazmen yorumlama merakına başta Safahat'ı, düz yazı ile yorumlarına da diğer eserleri şahitlik etmektedir. Mensur olarak kaleme aldığı tefsirlerinin manzum şekillerini yazmış olması ve hele ömrünün son senelerinde Mısır'da on yılda gerçekleştirdiği ve fakat o günün koşulları içinde ülkeye getirmediği ve yakılmasını vasiyet ettiği Kur'an tercümesi ile Akif, bir anlamda karşımıza şair-müfessir olarak da çıkmaktadır. Akif İslam'ı eleştirmiyordu; onun belirli tarihsel-toplumsal bir kesitte algılanışını, biçimlenişini ve kirlenmesini eleştiriyordu. Mazhar Osman'ın isabetle belirttiği gibi "Akif, şiirle vaaz eden bir muttaki, bir ahlâkçı idi. Akif şiirlerinde, dinsizliğe, kaba sofuluğa, riyâkâr taassuba cihat açmıştı." Ama felsefi modernistler düşüncelerini dinin bütününün eleştirisi üzerine oturtuyorlardı. Akif, tabiata ayna tutma, gerçeği bütün çıplaklığıyla yansıtma fikrini Fransız natüralistlerinden öğrenmiştir. Hiç şüphesiz, natüralizmin felsefedeki karşılığının pozitivizm olduğunu, daha doğrusu sanatta natüralizmin temelinde pozitivizmin bulunduğunu biliyordu. Ancak şiir anlayışı bakımından yakın olduğu Tevfik Fikret gibi felsefî anlamda pozitivist değildi. Akif İslam dünyasının içinde çırpındığı sefaleti, meskeneti ve uğradığı felâketleri bütün çıplaklığıyla göz önüne sermek için eleştirelliği en uygun yöntem olarak görmüştür. Bu eleştirel tutumu onun Yahya Kemal'den farkını da ortaya koymaktadır. Bu fark temelde İslam anlayışları arasındaki farktan kaynaklanır. Yahya Kemal'inki nostalji ile yüklü; dinin kendisine değil, mimaride, musikide, şiirde, hat sanatında vb. görünüşlerine ilgi duyan bir yaklaşım iken Akif'in İslam anlayışı öze dönüşçü bir anlayıştır.

Akif, düşünsel edebiyat tartışmalarında üzerinde en fazla durulan sanatkârların başında gelir. Kimilerine göre şair, kimilerine göre manzum hikâyeci, kimilerine göre şairlik kudretini boşuna harcayan bir yetenek suikastçısı, kimilerine göre İslam akidesinin şairi olan bir Akif vardır. Bu konuda ortaya atılan fikirler, ya çeşitli zamanlarda kaleme aldığı edebiyat ve sanatla ilgili yazılarından hareketle ya da karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarından sonra verilir. Başta Sebilü'rreşad olmak üzere Sırat-ı Müstakim'de Edebiyat Bahisleri adı altında yayımladığı yazılarında inşad, tasvir, teşbih, plân, îcad, mevzû, muhayyileyi işletmek gibi konularla edebiyat ve tenkid konularında yazdıkları onun sanat ve edebiyat anlayışını ortaya koymak bakımından önemlidir. İşte bu noktada o fildişi kulesindeki spesifik sanatçı acılarından uzak durduğu gibi Batı'nın kötü bir kopyası olmayı büyük sanatçı olmak sayan müstağriplerden de ayrılır. Çeşitli ortamlarda sanatı ve edebiyatı, şiiri değerlendirdiğini bildiğimiz Akif'in edebiyata bakışının anlaşılır kılınması; gerek çürük sanatı gerekse bir din olarak ayrıcalıklı kılınan sanatsal düzenbazlıkların anlaşılmasını da kolaylaştıracaktır.

Akif'in edebiyat ve şiirden anladığı, onun hayat anlayışından bağımsız değildir. Onun sanata ait hususlardaki genel yaklaşımını "Emrolunduğunuz gibi dosdoğru olunuz!" ayetiyle, Hz. Muhammed'in "Haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır!" ikazı özetlemektedir. Ona göre edebiyat sosyal hayata, insanın geleceğine hizmet eden önemli bir unsur olmalıdır. Bu, edebiyatta sosyal faydayı birinci plana almak demektir. Özelde edebiyatın genelde ise sanatın izah ve tefsir edilmesinde estetik düşünce alanında farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Toplumun dert ve tasalarının sanat vasıtasıyla terennüm edilmesinin, toplumun belli konularda bilgilendirilip yönlendirilmesi noktasında Akif'in estetik tarihinde çok tartışılan sanat sanat için mi, sanat toplum için mi, biçiminde özetlenen yaklaşımlardan ikincisine yakın durduğunu onun bu konudaki yazılarından anlıyoruz: "Hele 'San'at san'at içindir. San'atta gaye yine san'attır. Edebiyatta edebiyattan başka bir gaye aramak san'atı takyid etmektir.' gibi yüksek nazariyeler bizim idrakimizin pek fevkindedir. Zaten bu türlü nazariyeler ahlaksızlığa felsefe şekli veren; edebiyat namına milletin namusuna, hayatına, mevcudiyetine yürüyen birtakım hazelenin eser diye ortaya koydukları bahnâmelere revac verilmek için ileri sürülüyor." (Abdulkadiroğlu, 1990) Sanatın kendi nasslarının olduğu ve sanatçıların adeta azizler konumuna getirildiği 19. yüzyıldan itibaren sanat adeta yeni bir din haline getirilmiş sanatla uğraşmak bir nevi zahitlik sayılmıştır. O, benimsediği dini anlayış ve sanat telakkisi nedeni ile sufi anlayışlara uzak durduğu kadar sanatın yeni bir din gibi ruhları sarmasından da uzak kalmıştır. Onun için edebiyat toplumsal duyarlılıkla biçimlenen bir etkinlik alanıdır. Akif, bu konuda Edebiyat başlıklı yazısında önemli gerekçeler ortaya koymakta, edebiyatı nasıl telakki ettiğini, bu yolda nasıl bir meslek tutmak istediğini açıklamaktadır: "Şiir için, edebiyat için 'süs', 'çerez' diyenler var. Karnı tok, sırtı pek milletlere göre bu söz belki doğrudur. Lakin bizim gibi aç, çıplak milletlere süsten, çerezden evvel giyecek, yiyecek lazım. Onun için ne kadar süslü, ne kadar tatlı olursa olsun, libas hizmetini, gıda vazifesini görmeyen edebiyat bize hiçbir şey söylemez." (Abdulkadiroğlu, 1990) 

Akif, şiirini, sanatını, bireysel anlamda boş hayallere, süslü sözlere, kişisel duygulanımlara, zarif üsluplu sanata vermemiştir. Akif'in 1911-1933 tarihleri arasında yayınlanan ve sonradan Safahat ismiyle tek ciltte toplanan, yedi eserden mürekkep kitabının ilk şiirinde, kendi şiir anlayışını şöylece özetlediğini görmekteyiz: "Bana sor sevgili kaari, sana ben söyliyeyim, / Ne hüviyette şu karşında duran eş'ârım; / Bir yığın söz ki, samimiyeti ancak hüneri; / Ne tasannu' bilirim, çünkü, ne san'atkârım. / Şiir için 'gözyaşı' derler; onu bilmem, yalnız, / Aczimin giryesidir bence bütün asârım. / Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyliyemem; / Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizârım! / Oku, şayed sana bir hisli yürek lâzımsa; / Oku, zira onu yazdım, iki söz yazdımsa." mısraları onun öncelikli amacının estetik ve teknik anlamda güzel, eşsiz, yeni edebiyat yapma davası olmadığını ortaya koymaktadır.

Küreselleşme ve postmodern edebiyat ilişkileri konuşulurken sıklıkla dile getirilen edebiyatın yersiz yurtsuzlaşması tartışmalarına dâhil edebileceğimiz yaklaşımları da vardır onun. Edebiyatların birbirleri ile ilişki içinde olmaları kadar birbirlerinden ayrım noktaları da bulunmaktadır. Edebiyat alanında yer-evren, yerellik-evrensellik noktalarında her iki yaklaşıma da indirgenemeyecek bir yaklaşım sergiler Akif. Batı'nın edebi eserlerde ortaya çıkan duygu, düşünce, anlayış ve yaşam tarzının bizim dünyamızda anlamının olmadığını ifade eden Akif, sanatın teknik meseleleri noktasında onlardan yararlanabileceğimizi ifade etmekle sanatın bizde yitik olan boyutlarına katkılar yapılabileceği kanaatindedir. Akif, Batı'nın emperyalist, sömürgeci, saldırgan, yok eden vahşi medeniyetine ve hayat anlayışına şiddetle muhalefet ederken; sanatın teknik konularında ise eserin bir mimari yapı gibi oluşturulması sürecindeki hazırlıklar yanında roman, tiyatro gibi yeni edebi türlerin mahiyetlerini öğrenme sürecinde de gündeme gelir: "Bir de biz edebiyatın vatanı olduğuna iman edenlerdeniz. O sebepten hiçbir milletin edebiyatını memleketimize mal etmek istemeyiz. Şarklılar her şeyde olduğu gibi edebiyatta pek geri; garplılar her şeyde olduğu gibi edebiyatta pek ileri. Biz onların edebiyatından yalnız san'at cihetiyle istifade etmek isteyeceğiz. Yoksa ecnebi emtiasını yerli metaı yerine satmayacağız. Simsarlığın bu türlüsü dolandırıcılık olduktan başka kendi hissiyatımızın, kendi efkarımızın elhasıl kendi hayatımızın kıyamete kadar işlenmeyerek ham eşya sırasında kalmasına sebep olur ki hem ayıp hem günahtır. (…) Darılmasınlar, gücenmesinler ama san'atkarız diye meydana atılan birçoklarını biz âdi birer simsar bulduk! Âdi kaydını da ilave ediyoruz; çünkü eklerini belli etmeyecek kadar maharet gösteremiyorlar."  (Abdulkadiroğlu, 1990)

Sanatın gayesi hiç değilse büyük acıların yaşandığı buhran dönemlerinde gerçeği yansıtmak olmalıdır. Eğer edebiyat bizim insanımızı, bizim hayatımızı artılarıyla eksileriyle vermezse eser sadece dili itibariyle bize ait olur ama içeriği bakımından bütünüyle Batılı olur. Akif, Türk edebiyatına da bu pencereden bakar. Edebiyatın bizde ihtiyaca cevap vermediğini, adeta insanları uyuşturduğunu söyler. Böyle bir edebî anlayıştan duyduğu rahatsızlığı sosyal ve kültürel hayattaki rahatsızlıkla birlikte düşünür: "Ne kaldı? Bir edebiyâtımız mı? Vâ-esefâ! / Bırak ki ettiği yoktur bir ihtiyâca vefâ; / Ya rûh-u milleti efsunluyor, uyuşturuyor; / Ya sînelerdeki hislerle çarpışıp duruyor! / Şarap kokar bütün eslâfın en temiz gazeli. / Beş altı yüz sene 'sâkî' havâ-yı mübtezeli, /…'Değil mi bir tükürük alna çarpacak tedib, / Ne hükmü var?' diye üç beş hayâ züğürdü edib, / Bitirmek istedi ahlâkı, ârı, nâmûsu; / Çıkardı ortaya, gezdirdi saksılar dolusu."

Akif, 'ebedi hasmım' dediği Rus edebiyatı ile Türk edebiyatını karşılaştırarak, Türk edebiyatının çağdaş çizgiden ne kadar uzak olduğunu göstermeye çalışır. Akif, bütün hayatında, toplumda iyi gitmeyen şeylere ait kavgalar verir. Bunlardan biri de sanatçıdır. Bu yüzden gerek Safahat'ta gerekse makalelerinde daha çok bu gruba eleştiriler yöneltir. Çünkü sanat adına, edebiyat adına ortaya bir şey koyamayan bunlardır. Akif, bu düşüncelerini Safahat'ta hayatı siyasi mücadelelerle dolu Özbekistanlı Abdurreşid İbrahim Efendi'nin ağzından söyler: "Üdebânız hele gâyetle bayağı mahlûkat / Halkı irşâd edecek öyle mi bunlar? Heyhat! / Kimi, Garb'ın yalınız fuhşuna hasbî simsar; / Kimi, 'İran malı' der, köhne alır, hurda satar !/ Eski dîvanlarınız dopdolu oğlanla şarab; / Biradan, fâhişeden başka nedir şi'r-i şebab? / Serserî: hiçbirinin mesleği yok, meşrebi yok; / Feylesof hepsi, fakat pek çoğunun mektebi yok! / … / O, benim en ebedî hasmım olan Rusya bile, / Hakkı teslim edelim! Hiç de değildir böyle. / Mütefenninleri tâ keşfe kadar tırmanıyor; / Edebiyâtı anıldıkça zemin çalkanıyor."

Topluma baktığı her an bu duyguları yaşayan, kötü gidişi gören Akif; sanatı, şiiri bir mesaj olarak görür ve o yolda kullanmaya çalışır. Edebiyattan beklediği de aynı şeydir. Nasıl bir edebiyata ihtiyaç duyulduğunu şöyle ifade eder: "Biz bugün hey'et-i içtimâiyemizin gözünü açacak, hissiyatını yükseltecek, hamiyyetini galeyana getirecek, ahlâkını tehzîb edecek, hülâsa bize her ma'nâsıyla ders-i edeb verecek bir edebiyata muhtacız..." Bu satırlar sadece bir ihtiyacı belirtmekle kalmıyor, aynı zamanda Mehmet Akif in yapmayı planladığı, uygulamaya çalıştığı şeyleri ortaya koyuyor. Yine bu satırlar edebiyata yarar ilkesi açısından yaklaştığını da gösteriyor. Bu yarar hem birey hem de toplum açısındandır. Akif'e göre duygulu, çalışkan, iyi ahlaklı bireyler yüce ve yüksek bir toplum oluşturacaklardır. Böyle bir toplumun oluşabilmesi sürecinde şaire düşen mesajını şiirle vermektir. Bu düşünce içinde olan Akif, mesaj verilirken toplumun aksayan yönlerinin, hiçbir şeyi gizlemeden açık ve çıplak olarak ortaya konulmasından yana bir tutum içindedir. Toplumsal sorumlulukla birlikte düşünülen bu edebiyat anlayışı "iyiliği emretme, kötülükten men etme" misyonuyla donanmıştır. (Yetiş, 1992; 6) "Elverişli bulduğumuz her mevzuu yazacağız. Hele içtimai dertlerimizi dökmekten, yaralarımızı açıp göstermekten hiç çekinmeyeceğiz. Bundan maksadımız birtakım zavallıların zannettiği gibi milleti ele, düşmana maskara etmek değildir. Meramımız kendimizi değil maskaralıklarımızı maskara etmektir. Ta ki ülfet neticesi olarak, her gün yapmaktan hiç sıkılmadığımız hiç azap duymadığımız bir sürü fenalıkları yavaş yavaş bırakalım da elbirliği ile insanlığa doğru bir adım atalım." diyen Akif, bütün çirkinlik ve kötülükler gösterildiği takdirde insanların bundan bir ibret dersi çıkarmalarının mümkün olabileceği düşüncesindedir. Bunu başlıca amaç edindiğini "Nazmımla bugün yürümek istediğim gaye, rezail-i içtimaiyemizi ortaya koyup, halkı bunlardan tenfire çalışmaktır." diyerek açıkça ortaya koyar.

Sanatın, Akif'e göre, üç esası 'hayat, hakikat, müşahede'dir. O, memleketin hep acıklı manzaralarında gezinmiş; mahalleyi, sokağı, kahveleri, meyhaneleri ve hemen her tipten insanı anlatmıştır. Bilinçli bir şekilde toplumu hep eksiklikleriyle, sefaleti, hurafesi ve yarı yolda kalmışlıklarıyla yansıtmıştır. Onun şiirini okuyanlar, o günkü toplumun kokuşmuş halini görebilir. Hayatı tasvir ederken, o devrin nesrinde bile görülmesi mümkün olmayan realist tablolar çizer. Tasvir ettiği sefaletin zıddını düşündürmek suretiyle ahlaki neticeler, yani 'kıssadan hisse' çıkarmak gayesindedir. Aynı şekilde şiir olarak bu yaklaşımını şöyle ifade eder: "Hayır! Hayâl ile yoktur benim alış verişim / İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim / Şudur cihanda benim en sevdiğim meslek / Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!"

Akif'in İslam'a ve sanata ilişkin kafa yoruşu, her zaman için, onun toplumsal kaygısı ile iç içe gelişmiştir. Sanatı bir bütün olarak gören Akif, özellikle şiirin toplumsal hayatta özel bir yerinin olduğunun farkındadır. Şiirlerinde önce toplumdaki sosyal bozuklukları tespit eder, sonra onlarla mücadeleye girişir. Bu işi yaparken başta sanatkârlar olmak üzere herkesi "emri bil maruf nehyi anil münker"e çağırır. Bu yüzden, sanatın dününü sorgularken, müstesna şairlerin azlığından olsa gerek yalancı söz vadilerinde dolaşan şairlere çok fazla yüklenir. Bu açıdan, Akif'te toplumsal olan ile dini olan ve sanatsal olan bir bütünlük göstermektedir. Akif'e göre hasta olan toplumdur; onun parçası olan dini anlayış ve sanat anlayışı da hastadır haliyle. (Okay, 1989; 99) Ancak her ikisinin de ıslahı tek ve aynı süreçtir: "Hastalanmışsa ağaç, gösteriniz bir bilene; / Bir de en çok köke baksın o bakan kimse yine / Aşılarken de vurun kendine kendinden aşı / Şayet isterseniz ağacın donanıp üstü, başı / Benzesin taze çiçeklerle bezenmiş geline; / Geçmesin, dikkat edin, balta çocuklar eline."

Asım'ın kahramanlarından Akif'in baba dostu Köse İmam, şiir anlayışımızı eleştirirken öze dönüşçü argümanlar kullanır: "İyi gün dostu, yardakçı, dalkavuk" olarak nitelediği, sanatını çıkarları için kullanan şairleri tenkit ettikten sonra, sözü onların tasavvuf mayalı eserlerine getirir: "Sürdüler Türk'e 'tasavvuf' diye olgun şırayı / Muttasıl şimdi 'hakîkat' kusuyor Sıdkı Dayı! / Bu cihan boş, yalınız bir rakı hak, bir de şarab; / Kıble: tezgâh başı, meyhaneci oğlan: mihrab. / Git o 'Divan' mı, ne karın ağrısıdır, aç da onu, / Kokla bir kere, kokar mis gibi Sandıkburnu!"

Akif'e göre şiirin yüzü din gibi bugüne yani asrın idrakine dönük olmalıdır. Çünkü geçmişin nostaljisi ile geleceğin ütopyasının meçhuliyeti arasında bugün bir sınanma zamanı olarak bizi kucaklamaktadır. Şiirin insana ve hayata hizmet edebilmesi için mazmunlarla ve tasavvufî düşüncelerle süslenmemiş olması gerekir.

Bizde sanatın doğru yapılmadığı gibi tenkidin de doğru yapılmadığını söyleyen Akif, her şeyden önce sanatçının tenkide hazır olmadığını belirtir. Bu yüzden Akif, yeni bir "tenkid lisanı"nın oluşturulması fikrindedir. Şair Huzurunda Münekkid isimli şiirinde bu durumu ince bir alayla anlatır: Düzer yâve-gû bir herif, bir gazel: / Müeddâ perîşan, edâ mübtezel. / Tabîî o gayetle parlak bulur; / Okur, dinletir, söyletir, gaşy olur. / Biraz sonra bastırmak ister, fakat, / Sakın olmasın der ufak bir sakat. / Büyük, muktedir bir münekkid arar, / Nihâyet zarîfin birinden sorar. Gözetmez bu âdem de hâtır, huzur, / Bulur lâfz u mânâda bir çok kusur. / Herif şimdi tenkîde hiddetlenir, / Rezîlâne artık neler söylenir! / Biraz dinleyip sonra, 'Bak!' der zarif, / Sizin nesriniz nazmınızdan lâtif!" Sebilü'rreşad'da yayınladığı İntikad isimli makalede bu terimi tenkid yerine kullanan şair, doğru bir intikad için, her şeyden önce sağlam bir düşünce yapısının ve hisli bir yüreğin olması gerektiğini söyler. Bunların ikisine birden sahip olan münekkidin vereceği yargılar sağlıklı olacaktır. (Abdulkadiroğlu, 1990)

Akif'in şiiri, sanatı ve şairliği hakkında söylenecek sözler, kişilere göre değişkenlik gösterir. Biz bu yazımızda Mehmet Akif'in sanat anlayışının kulluk odaklı olarak okunabileceğini ortaya koymaya çalıştık. Bunların dışında muhayyileyi işletme, edebi eserin planı, edebi eserde tasvir gibi daha birçok konuda onun özgün eleştirileri ve önerileri vardır. Türkçe edebiyat dünyasının bütünlüklü bir poetikaya kavuşamayan Akif'in sanatsal düşünüşünü dikkatle okuması gerekiyor. Çünkü, o edebiyattan çok şeyler beklemektedir. Eğer öne sürdüğü bu görüşler Türkçe edebiyat dünyasında gövdeleşecek kadar bütünlüğe ulaştırılsa hayata şahitlik eden hakiki ve insani bir edebiyatı vücuda getirmek çok kolay olacaktır. İşte bu yüzden o hâlâ güncelliğini kaybetmemiş duyarlı bir sanatkârdır.

Kaynakça

MENGÜŞOĞLU, Metin Önal (2007) Müstesna Şair, Pınar Yayınları, İstanbul

MENGÜŞOĞLU, Metin Önal (2007) "Mehmet Âkif'in Düşüncesi, Sanatı ve Şiiri Hakkında" Umran Dergisi, Sayı: 159

KARA, İsmail (2006) "Akif Merkeze Alınarak, Bütün Dönem Düşünesi Okunabilir" Yedi İklim sayı 201, s.19

İLYASOĞLU, Aynur (1983) "Mehmet Akif ve İslâm" YAZKO Felsefe Yazıları 7

KARA, İsmail (2003) Din ile Modernleşme Arasında Çağdaş Türk Düşüncesinin Meseleleri, Dergâh Yay, İstanbul

ABDULKADİROĞLU, Abdulkerim-Nuran (1990) Mehmet Akif Ersoy'un Makaleleri,  Kültür Bakanlığı Yayınları,  Ankara.

ERSOY, Mehmet Akif (1990) Safahat –Edisyon Kritik- (Yayına Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

OKAY, M. Orhan (1989) Mehmet Akif -Bir Karakter Heykelinin Anatomisi- Akçağ Yayınları, Ankara.

YETİŞ, Kâzım (1992) Mehmet Akif'in Sanat ve Edebiyat Hayatından Çizgiler, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara.