Düş İle Gerçeklik Arasında Kürt Devleti

Hasip Yokuş

IKBY Başkanı Mesut Barzani’nin 7 Haziran'da siyasi parti temsilcileriyle yaptığı toplantı sonrasında, uzun süreden beri tartışılan bağımsızlık referandumunun 25 Eylül 2017'de yapılacağını duyurmasıyla birlikte gözler bu bölgeye çevrildi. Dikkatlerden kaçmış olabilir ama uzunca bir süreden beri Kürt bölgesiyle Irak hükümeti arasında ilişkiler gerildikçe, gerek Barzani tarafından gerekse KDP’yi temsil durumu olan birçok siyasi aktör tarafından Irak’tan ayrılma veya bağımsızlık konusu açıkça dillendiriliyordu. Öyle ki bu sık tekrar, birçok kişi ve çevrede Irak hükümetine karşı bir blöf, iç kamuoyuna yönelik de bir manipülasyon şeklinde algılandığı için pek ciddiye alınmıyordu.

Açıkçası sık periyotlarla dillendirilen ayrılık/bağımsızlık söylemlerinin blöf veya manipülasyon aracı olarak algılanmasını haklı kılacak güçlü karineler olmakla birlikte referandum kararını salt bu saiklerle izah etmek, eksik bir değerlendirme olur. Bir başka ifadeyle; Irak hükümetine şantaj ve IKBY’nin iç siyasetine bakan kuvvetli yönleri olmakla beraber, alınan bu kararın birden fazla muharrik ve sebebi vardır.

Geçmişten Günümüze Irak Kürdistanı

Kürdistan dediğimiz bölge; çeşitli din, mezhep ve etnik gruplar açısından bir karşılaşma alanı olarak hem tarihî geçmişi hem de bugünü itibariyle oldukça dinamik bir bölgedir. Tarihi itibariyle pek çok medeniyet için bir kavşak ya da geçiş güzergâhı niteliğine sahip olmuştur. Sümerler, Akadlar, Babiller, Asurlar, Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı dönemleri boyunca bu böyle olmuştur. Bizans-Sasani savaşlarından başlayarak, Büyük İskender’in doğu seferleri, İslami fetihler dönemi, Moğol istilaları, Osmanlı-Safevi mücadelesi, çarpıcı örnekler olarak gösterilebilir. Son kertede Osmanlı bakiyesi bir alan olarak Kürdistan coğrafyası, özellikle İngiliz sömürgecilerin eliyle; Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında bölüşülmüştür. Söz konusu dönem sözü edilen ülkeler açısından aynı zamanda uluslaşma sürecine de denk geldiği için Kürtler; her türlü baskı, zulüm, inkâr ve asimilasyonun muhatabı olmuşlardır.

Irak Kürdistanı ya da nam-ı diğer Kuzey Irak, Lozan Antlaşması gereği Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer almasına rağmen İngiliz hâkimiyetinde bir alan olarak statüsüz bir şekilde Irak’a bağlandı. Irak’ın uluslaşma sürecinde geçirdiği siyasi çalkantıların faturasını en çok burada yaşayan Kürtler ödemiştir. 80’li yıllarda Baas diktatörlüğü eliyle gerçekleştirilen Enfal operasyonları ve bunun bir parçası olarak kimyasal silahlarla yapılan Halepçe katliamı,hafızalardaki tazeliğini korumaktadır. 1991 yılında George W. Bush döneminde Irak’a yapılan müdahale neticesinde 36. paralelin kuzeyinin, ABD öncülüğündeki ‘Çekiç Güç’ tarafından korumaya alınarak ‘Güvenli Alan’ ilan edilmesi, Kürtler açısından fiilî bir durum ortaya çıkardı. Dağlarda gerilla savaşı veren peşmergeler konjonktürün sağladığı imkânlarla Baas rejiminin son kalıntılarını da bölgelerinden temizleyerek fiilî bir hâkimiyet olanağı elde ettiler.Anayasal olarak Irak yönetimine bağlı olmakla beraber merkezî Irak yönetiminin içinde bulunduğu kaotik durum ve yönetim boşluğu sebebiyle Kürtler, çoğunlukla devletsi reflekslerle 1991 yılından günümüze kadar yaklaşık 26 yıldır özerk bir şekilde kendi idari mekanizmalarını tesis ederek yönetimlerini sürdürmektedirler.

36. paralelin kuzeyinin güvenli bölge ilan edilmesi uzunca bir süreden beri baskı altında yaşayan Kürtler açısından şartların iyileşmesi anlamında olumlu bir zemin teşkil etse bilebu durumun sınırlar hususunda yaşanan ihtilafları çözüme kavuşturduğu söylenemez. 36. paralelin kuzeyi, coğrafi anlamda bir koordinatı tanımlıyor belki ama etnik temelli sınır koordinatlarını belirlemiyor. Yaklaşık 5 milyon Kürt’ün yaşadığı Duhok, Erbil ve Süleymaniye illerini kapsayan bu bölge içerisinde Kürt olmayan etnisiteler mevcut olduğu gibi bu bölge dışında kalan hatırı sayılır Kürt mıntıkaları da vardır. Kerkük başta olmak üzere Xaneqin ve Musul çevresinde Kürtlerin çoğunlukta olduğu kimi köy, nahiye ve ilçelerle alakalı ihtilaf ve tartışmalar devam etmektedir.

2005 yılında kabul edilen Irak Anayasasının 140. maddesi gereği Kerkük’ten zorla tehcir edilen kişilerin buraya geri dönmesinin sağlanması sonrasında referandum ile Kerkük ilinin statüsünün belirlenmesini öngören süreç bir türlü işletilmedi. Kerkük’ün zengin petrol rezervlerine sahip olması, birçok aktörün olaya müdahil olmasına ve sorunun gittikçe daha çetrefilli hale gelmesine sebep oluyor. Dahası, bu tartışmalı bölgelerin varlığı, bundan sonrası için de Kürtlerle bölgedeki diğer aktörler arasında bir kriz alanı olarak anlaşmazlık ve muhtemel çatışma sebebi olmaya devam edecek gibi.

Gitti Zulüm, Geldi Zulüm

Kimyasal silah ve el-Kaide bağlantısı gerekçeleriyle ABD öncülüğünde başlatılan Körfez savaşları sonunda Irak ordusunun hezimete uğraması ve Saddam Hüseyin liderliğindeki Baas rejiminin yıkılması, bir boyutuyla zulme dayalı bir devrin sonunu ima etse bile Irak’ta iddia edildiği gibi huzur, güven ve istikrar bir türlü tesis edilemedi. Aradan geçen her yıl bir önceki yılı aratacak şekilde zulüm ve kargaşanın daha da katmerleşerek kaotik bir hal almasına sebep oldu. Irak’ta Şii nüfus yoğunluğunun fazla olması, “direniş hattı” ve/veya “Şii hilali” gibi argümanlarla kendi nüfuz alanlarını genişletme iştiyakını her türlü insani ve ahlaki değerin üstünde tutan İran tarafından mutlaka değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak görüldü. Nuri el-Maliki gibi fanatik bir Şii’nin geniş yetkilerle bu ülkenin başbakanlığına getirilmesi, böylesine bir ajandaya sahip olan İran’ın işini daha da kolaylaştırdı. Bu dönem boyunca gerek Irak resmi ordusu gerekse diğer Şii çeteler eliyle sahnelenen baskı, zulüm, Şiileştirme politikaları, demografik yapının değiştirilmesi ve zorla tehcir gibi uygulamalar, Saddam dönemini mumla aratıyor. Saddam döneminde hiç değilse ceberut yöntemlerle de olsa müesses bir devlet nizamı içerisinde insanların can ve mal güvenliği vardı. Aradan geçen zamana rağmen Irak’ta otoritenin bir türlü tesis edilememesi Irak içerisinde nüfus yoğunlukları fazla olduğu için avantajlı konuma gelen Şii grupların istedikleri şekilde at oynattıkları bir zeminin oluşmasına sebep oldu. Şii grupların oluşturdukları çeteler eliyle özellikle Sünni halkın yaşadığı bölgelerde her türlü zulüm ve vahşet kol geziyor. Haşd-i Şa’bi çatısı altında örgütlenen bu çeteler şimdi de İran’ın desteğiyle her türlü ağır silah ve teçhizatla donatılarak sahaya sürülmüş durumda. Dünya kamuoyu DAİŞ terörüne angaje olduğu için dikkatlerden kaçıyor ama Haşd-i Şa’bi çetelerinin Irak’ta uyguladığı terör ve vahşet, DAİŞ’in uyguladığı terörden eksik değil.

Referandum Kararının Yankıları

7 Haziran günü Kürt bölgesinde bağımsızlık referandumunun yapılacağı resmî ağızlar tarafından ifade edildikten sonra tüm gözler özellikle destek veya karşıtlık anlamında küresel ve bölgesel aktörlere çevrildi. Komşu devletlerden umduğu desteği bulamayacağı zaten aşikâr olan IKBY için dış destek hayati önem taşıyor. Seçimin yapılmasına ramak kala IKBY’nin umduğu dış desteği bulduğu söylenemez. Küresel emperyal güçler olarak ABD ve Rusya referandumun zamanlamasını gerekçe göstererek mesafeli davranmayı tercih etti. Özellikle de bu bölgenin oluşumundan günümüze kadar işin mimarı ve bir anlamda hamisi konumundaki ABD’nin bu mesafeli tavrı referandum yandaşlarının moralini epeyce bozdu. Barzani, ABD yetkililerine seslenerek referandumun ABD’nin belirlediği bir tarihe ertelenmesinin, ABD’nin belirlenecek bu söz konusu tarihte garantör olması kaydıyla mümkün olabileceğini açıkça ifade etmesine rağmen bu teklifine de bir karşılık bulamayınca kendi belirledikleri 25 Eylül tarihinde karar kıldı. Oysa bu kesimlerin umudu ve beklentisi, ABD’nin her hâlükârda kendi kararlarının arkasında duracağı şeklindeydi.

Bölgenin iki önemli ülkesi konumundaki Türkiye ve İran ise alınan bu karara kendi ülkelerinde yaşayan Kürtler üzerinde de benzer hassasiyetleri tetikleyeceği ve istikrarlarının bozulabileceği endişesiyle esastan karşı çıkıyorlar.

Alınan bu kararın birinci derecede muhatabı konumunda bulunan Irak’taki Kürtler ise bu karar karşısında ikiye bölünmüş durumda. Başını KDP ve kısmen de KYB’nin çektiği ‘Evet’cephesi, olaya salt bir referandum kararı ötesinde anlamlar yükleyerek bu referandumu bağımsız bir devlet olmanın son adımı olarak görüyor. Zamanlamanın uygun olmadığı şeklindeki itirazlara yönelik olarak; DAİŞ’le meşgul olan Irak hükümeti ve Haşd-i Şa’bi’nin bu meşguliyetinin kendileri için iyi bir fırsat oluşturduğunu, DAİŞ savaşının bitmesi durumunda Haşd-i Şa’bi’nin kendilerine musallat olacağını söylüyorlar.

Gorran, Komel ve Hayır İnisiyatifi’ni başlatan Şasuvar Abdulvahid ise zamanlamanın uygun olmadığı, kararın parlamento tarafından alınması gerektiği, Kürdistan’daki ekonomik, sosyal ve siyasal tablo iyileştirilmeden yapılacak referandumun bir anlamının olmayacağı vb. gerekçelerle 25 Eylül’de yapılacak referanduma karşılar. İlave olarak PKK 19. yy ulus devlet mantığıyla kurulacak bir devletten hayır gelmeyeceğini söylerken arızi sebeplerle HDP sözcülüğüne getirilen ılımlı Osman Baydemir ise referandumu desteklediğini söylüyor.

Kürt Referandumuna Kategorik Olarak Karşı Çıkmanın Ahlaki Boyutu

IKBY için “aşiret devleti”, “çadır devleti” söylemlerini yavaş yavaş terk ederek karşılıklı çıkarlar temelinde yeni bir ilişki geliştirme yoluna giren Türkiye’nin referandum kararına ilişkin muarız ama ılımlı sayılabilecek tavrına mukabil MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Referandum kararı savaş sebebi sayılmalı.” şeklindeki çıkışından sonra referanduma dönük yaklaşımlar yeni bir boyut kazandı. Özellikle Bahçeli’nin bu demecinin Türkiye’deki muhafazakâr kesimi temsil iddiasında olan iki gazete tarafından manşetlere taşınması,sağcılık hastalığının, kendisini milliyetçi olarak tanımlayan bir siyasi aktör ve çevre için bir yere kadar anlaşılır bir durum olduğunu ancak bu hastalığın salt milliyetçi kesimlerle sınırlı olmayıp, Türkiye’deki geniş muhafazakâr kesimlere de bulaştığını göstermektedir.

Haçlı ve Moğol saldırılarından itibaren ümmet coğrafyasındaki parçalanma ve özellikle hilafetin son kalesi konumunda bulunan Osmanlı’daki gerileme ve toprak kayıpları akabinde Batılı ülkeler tarafından bu coğrafyanın parçalanarak sömürgeleştirilmesi nedeniyle Müslüman zihinlerin ümmet coğrafyasındaki benzer gelişmelere “bölünme/parçalanma” fobisiyle ve ihtiyatla yaklaşmaları anlaşılır bir durumdur. Ancak bu söz konusu muhafazakâr kesimlerin kendi ırklarını, tarihlerini, kültürlerini, sembollerini yüceltmeleri, buna mukabil kendi dindaşları olan diğer kavimlere ise -bazen hamaset düzeyine ulaşacak biçimde- tepeden bakan bir tutum içinde olmaları“ümmet” meselesini sindiremediklerini de açıkça göstermektedir. Kendi ırkına, bağımsızlığına, ulusal sembollerine kutsiyet atfedenlerin başka ırklar söz konusu olduğunda buna düşmanlık beslemelerinin adı faşizmdir.

Birilerinin doğrudan veya dolaylı olarak etkilendiği/etkileneceği siyasi bir karara yönelik eleştiri ve itiraz hakları elbette vardır. Ancak söz konusu Kürtler olduğunda buna kategorik ve cepheden saldıran bir tavır, İslami olmadığı gibi ahlaki ve insani de değildir. Bölgede 40’tan fazla devlet kuruluyken Kürtler için statü falan gündeme geldiğinde ‘İkinci İsrail’ söyleminin eş zamanlı tedavüle sokulması, bu kesimlerin bilinç altlarındaki hastalık ve yanlış ümmet telakkileri sebebiyledir.

Müslümanların el ele, kol kola, ittifak içinde, güç birliği yaparak, kardeşçe yaşamalarını dilemek, bunun gayreti içinde olmak imani bir gerekliliktir; eyvallah. Fakat sözünü ettiğimiz Irak bakiyesi topraklarda bu nasıl tesis edilecek? Bu insanlar bir arada kardeşçe yaşayacakları zemini günden güne kaybediyorlar, buna ilişkin bir çözüm reçetesi var mı? Daha önceleri Saddam zulmüne ve katliamlarına muhatap olan bu insanlar şimdi de Haşd-i Şa’bi’nin ve dolayısıyla İran’ın baskı ve zulmüne muhatap oluyor. Bu insanlara ne öneriyorsunuz, bu insanların yerinde olsanız ne yapardınız? Ayrıca sadece Kürtler değil, Sünni Araplar ve Türkmenler de yan yana sulh içerisinde yaşamayı bir arada kavga ederek ve zulme uğrayarak yaşamaya tercih ediyorlar.Hakan Albayrak’ın 25 Ağustos 2017 tarihinde Karar gazetesinde yayınlanan makalesine bir göz atalım:

“Kürtlerden başka bütün Iraklılar bağımsız Kürdistan fikrine karşıymış gibi bir algı var. Hâlbuki Kürdistan Bölge Yönetimi’nin gelecek ay düzenlemeyi planladığı bağımsızlık referandumuna muhalefet eden Türkmenler ve Sünni Araplar ‘Kürdistan’ın bağımsızlığı için referandum düzenlenemez.’ demiyorlar, sadece planlanan referandumun kapsama alanıyla ilgili itirazlarda bulunuyorlar.

Mesela; Irak Türkmen Cephesi Başkanı Erşet Salih, Kürdistan Bölge Yönetimi Yüksek Referandum Heyeti ile yaptığı görüşmeye ilişkin olarak Anadolu Ajansı’na verdiği beyanatta dedi ki: ‘Üç vilayette (Erbil, Duhok ve Süleymaniye) yapmak istedikleri referandumu Bağdat merkezî hükümetiyle konuşmaları gerektiğini söyledik. Irak merkezî hükümetinin de buna karşı tutumu belli ve itiraz ediyor.Kerkük, Tuzhurmatu ve diğer Türkmen bölgelerindeki referandumu kesinlikle reddediyoruz. Bunu çok açık ve net bir şekilde gelen heyete söyledik.’

Yani: ‘Erbil ile Bağdat arasındaki meseleye karışmayız, yeter ki Kürdistan Türkmen bölgelerine uzanmasın.’

Sünni Arapların önde gelen liderlerinden Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Usame Nuceyfi de konuyla ilgili yazılı açıklamasında, Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerde referandum düzenleme planının tehlike arz ettiğini belirtti.

Yine Sünni Arapların önde gelen liderlerinden Neyneva Muhafızları Komutanı -eski Musul Valisi- Esil Nuceyfi ise konuya Musul üzerinden yaklaşıyor; ‘Musul’da zaten yeterince çatışma ve siyasi çekişme var. Referandum ile bunun daha da derinleştirilmemesi lazım. Bu yüzden Musul vilayetinde referandumun yapılmamasını talep ediyoruz.’ diyor.

Yani: ‘Kerkük ve Musul gibi tartışmalı bölgeleri kapsamayan bir bağımsızlık referandumunu dert etmezdik.’

Sünni Araplar, Kürdistan’ın bağımsızlığına -dolayısıyla Irak’ın bölünmesine- niye kategorik olarak karşı çıkmıyorlar?

Niye “Irak’ın bölünmez bütünlüğü”nü vurgulamaktan geri duruyorlar?

‘Bizi itip kakan bu rejime ilanihaye tahammül edemeyiz, durum düzelmezse biz de er veya geç ayrılık bayrağını yükseltmek zorunda kalacağız’ diye düşündükleri için olmasın?

Esil Nuceyfi, Sünni Irak illerinin Kürdistan gibi federe bir bölge olmasını savunuyor, ‘Kendi ordumuzu da kurabilmeliyiz, Peşmerge gibi.’ diyor; bunun bir adım ötesi bağımsızlıktır.”

Görüldüğü gibi ne Irak Türkmenlerinin ne de Irak’taki Sünni Arapların 25 Eylül’de yapılacak olan referanduma kategorik olarak bir karşı çıkışları söz konusudur. Sadece tartışmalı bölgelerde referandumun yapılmasına dönük şerhleri var.

Kürtlerin hain olduklarını varsayalım, oradaki Sünni Arapların ve Türkmenlerin insan gibi yaşayabilecekleri koşulların oluşturulmasına dönük bir planınız, programınız var mı? Sadece orası da değil; Suriye için, Mısır için, Yemen için, Filistin için ne öneriyorsunuz?

Bu coğrafyanın hazin durumuna bakıldığında ortada ümmet denebilecek bir tablonun bulunmadığı kolayca fark edilir. Bu hazin tablodan sorumlu tutulup şekvacı olunacak birileri varsa da bu tablonun sorumlusunun Kürtler olmadığı izahtan varestedir.

Olası Gelişmeler ve Sonuç

Büyük oranda IKBY tarafından domine edilen medya tarafından bir festival havasında servis edilmesine rağmen referandum kararının bölgenin ekonomik, sosyal ve siyasal olarak içinde bulunduğu bir kriz ortamında alındığı söylenebilir.Ekonominin dibe vurduğu, Barzani’nin meşruiyetinin sorgulandığı, halkın infialin eşiğinde bulunduğu ve tüm bu sorunların iç içe geçtiği kaotik bir tablo var bölgede. Bölgedeki Kürtler için olmasa bile referandum kararı Barzani için bir ölüm kalım meselesine dönüşmüş durumda. Referandumun ertelenmesi noktasındaki telkinlere kulağını tıkamasının sebebi bu. Bölgenin askerî, siyasi, ekonomik tüm kaynaklarını tekelinde bulunduran Barzani’nin 26 yıllık iktidarının neticesinde bölgenin içerisine girdiği darboğazın faturası hiç şüphesiz ona kesilecek. Halk yorgun ve canından bezmiş durumda. İnsanlar iş istiyor, insanlar aş istiyor, insanlar huzur istiyor. Buna ilişkin Barzani’nin tatminkâr bir cevabı kalmamıştı. Barzani risk alarak ama büyük bir siyasi manevrayla yeniden ön almayı ve inisiyatifi ele geçirmeyi başardı. Bu açıdan 25 Eylül bağımsızlık referandumunun IKBY’nin iç siyasetine bakan çok kuvvetli yönleri var. Barzani, referandumdan yaklaşık iki ay sonra yapılacak parlamento ve başkanlık seçimleri için de elini çok güçlendirmiş oldu.

Halkın bir kısmı referandum sonrasında Haşd-i Şa’bi ve dolayısıyla İran’la yaşanacak bir savaş ihtimaline karşı gıda stokluyor. Gorran, YNK ve PKK ile yakın ilişkileri bulunan İran, Barzani’yi dolayısıyla KDP’yi Irak’taki politikalarının önünde bir engel olarak görüyor ve bundan kurtulmak istiyor. IKBY de bu durumun farkında. Irak hükümetiyle yaşanan bazı sorunların esasında İran mahreçli olduğunu düşünüyorlar. Örneğin Kürt bölgesinin hissesine düşen petrol gelirleri ve memur maaşlarının Irak hükümeti tarafından bloke edilmesinde İran’ın parmağı bulunduğunu düşünüyorlar. Bölgede sadece Türkmenlerle ilişki sürdüren Türkiye’nin aksine İran, başından itibaren Irak Kürt bölgesindeki parti ve gruplarla yakın temas halinde. Ayrıca Irak hükümeti üzerindeki vesayeti dolayısıyla da ellerinde çok farklı ve güçlü kozlar var. Referandum sonrasında DAİŞ’le savaşını da bitirmiş olan Haşd-i Şa’bi’yle özellikle ihtilaflı bölgelerde çatışma riski çok yüksek.

Büyük oranda KDP tarafından sevk ve organize edilen ve şeffaf olmayan şartlarda yapılacak bu seçimin ‘Evet’ lehine sonuçlanacağı kesin gibi. Esasında bağımsızlık ilanı anlamına gelmese de bu kartı cebine koyması durumunda Barzani, gerek Irak hükümeti karşısında gerek kendi iç muhalefeti karşısında konumunu ve elini oldukça güçlendirmiş olacak.