Dinde Ayrılığa Düşmek -Fırkalaşmak ve Sebepleri Üzerine-

Ramazan Yazçiçek

Fırka kelimesi, sözlükte, gruplara ve parçalara ayırmak, bölmek manalarına gelir. Bu kelime, "fark" kökünden isim olup insanlar arasında ayrılmış, müstakil bir cemaat, belli bir grup ve topluluğu ifade eder, çoğulu "fırak"tır.

Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli anlamlarda yer alan 'fark' kökenli kelimeler içinde 'gruplara ve parçalara ayırmak, bölmek' anlamındaki tefrîk ve 'ayrılmak bölünmek' anlamındaki teferruk kavramları genellikle dinde ve sosyal hayattaki bölünmeyi ifade etmekte ve bunun çok zararlı olduğu belirtilmektedir. Yine Kur'ân'da 'grup ve topluluk' manasına gelen 'ferîk' de yirmi dokuz yerde geçer ve genellikle tasvip edilmeyen bölünmelere işaret eder. Fırka kelimesiyle birlikte aynı kökten türeyen fiiller, hem sözlük manasında, hem de dinî ve içtimaî ayrılığın kötülenmesi anlamında birçok hadiste de kullanılmıştır.1

Fırka kavramı, Kelâm ve Mezhepler Tarihi ilminde ise daha çok itikâdî mezhepler için kullanılan bir terimdir.2

Tefrika; nifak, ayrılık, bozuşmadır. Tefrik, teksir(çoğaltma) içindir. Toplu bir şeyi ayrıştırmak için söylenir.3 Aynı zamanda tefrik, 'ayrılıp çoğaltma' ifade eder. Bu şekilde bir ayırımın sonunda çeşitli vücut ve gruplar ortaya çıkar ve birbirlerinden koparlar. Zira tevhit birlemek iken, teksir her şeyi çoklamaktır. Yani teksir esas itibariyle tevhidin zıddıdır.4

"Dinlerini darma dağınık eden ve fırka fırka olanlardan (olmayın)."( 30/Rum, 32)

Ayette sözü edilen fırkalar, dinin bir yanına sahip çıkarken, hem dini parçalamakta ve hem de parçaları dinin tamamı gibi kabul etmektedirler. Dolayısıyla kendileri de birer grup birer parti halini almaktadırlar.5

'Fırkalaşmak', kendi mantığını, dayatmacı bir tavırla, İslâmî doğrulara tercih etmek ve/veya kabul ettirme çabası içerisine girmektir. Fırkalaşma, dinî veya siyasî olsun, indî kanaâtleri ilâhî vahiy düzeyine çıkartmak, mutlak doğrular olarak savunmak ve dayatmak tabiatı üzerine oturur.

Fırkalaşma, farklı -mezhep gibi- kavramlarla da ifade edilebilir. Neticede, müntesibiyet, vahye rağmen ise hüküm değişmeyecektir. Dolayısıyla ayrışmalar, dalâlet veya bid'at fırkaları olmaya devam edeceklerdir. Bunlar, ister kendilerini refah ve saâdete eren kurtuluş cemaatleri, grupları olarak addetsinler (fırka-i nâciye!)6, isterse ıstılahta farklı manaları çağrıştıran isimlerle isimlendirmiş olsunlar fark etmez. Felâhı (kurtuluşu) hedeflemenin tek yolu vardır; o da, Allah'ın Kitabı'na muhalif düşüncelerden, Muhammed (s)'in din olarak emrettiği sünnetine muhalif yol ve inanışlardan teberrî etmektir. Yani felah, kendisinde asla şüphe olmayan; hakikatin ta kendisi, muttakîler için yol gösterici Kur'ân'a tabi olmaktadır. "Hep birlikte Allah'ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın." (3/Âl-i İmrân, 103)

Fırkalaşmaya giden yol, Allah'ın Kitabı'nda ve Peygamberi'nin sünnetinde karşılığı olmayan; hevâ ürünü düşüncelere sapmak, bunları yaşamak ve başkalarına da dayatmaktır. Bütün bunlar nefsî temayüllerdir. İslâm bunu reddetmekte ve ayrılık olarak nitelemektedir. Zira vahiy, ihtilâfların sebeplerini ortadan kaldırdığı gibi, muhtemel ihtilâfları önleyici tedbirleri de getirmiştir. Kur'an, insanları fırkalaşmaya taşıyan ihtilâfa düşmemeleri için inanca ve yaşama dair prensipleri göstermiştir.

Fırkalaşmak İblis İle Başlamıştır

Kur'ân'ın bize bildirdiğine göre ilk ihtilâf, İblis'in Allah'ın emrine karşı muhalefet etmesiyle başlamıştır. Bu sapma, İblis ile husûle gelmiş ırkçılık7 tefrikasıdır aynı zamanda. Irkçı temayül, insanlık tarihiyle birlikte hep olagelmiştir. Irkçılık, İslâm inancındaki yaratılış gerekçesinin; üstünlük kriterinin takva oluşuna aykırı olarak soy-sop üstünlüğüne dayanmaktadır. Bu anlayış sahipleri, ırkta, asil/sıradışı, yaratılıştan kaynaklanan bir üstünlüğe sahip oldukları iddiasında bulunmaktadırlar. Esas itibariyle ırkçı tefrika, vahye karşı fikir üretme; yaratılış açısından, karşısındakinden üstün olduğunu iddia etmedir.

İblis'in ırkçılığı, birçok noktada Allah'ı tevhit eder olmasına rağmen, lanetlenilerek ebedi cehennemliklerden oluşunun da sebebidir.8 Buradan çıkartılacak ders, vahyî olana karşı hevaya dayalı çıkartımla yargıda bulunma tehlikesidir. Sonraki ihtilafları, Adem'in çocuklarıyla meydana gelen fırkalaşmalar takip etmiştir. Haktan saparak dinde ayrılığa düşmenin hiç kuşkusuz en kötü tezahürü, şirktir. Şirk, Allah (c)'ın bağışlamayacağını bildirdiği büyük günahtır.9

"İnsanlar sadece bir tek ümmetti, sonradan ayrılığa/ihtilafa düştüler." (10/Yunus, 19)

"Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek ümmet yapardı. (Fakat) onlar ihtilâfa düşmeye devam edecekler. Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesnadır." (11/Hud, 118-119; Bkz. 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 65; 19/Meryem, 37; 2/Bakara, 176; 3/Âl-i İmran, 105.)

Kurumsallaşan İhtilaf

İnsanlar, yaratılışları itibariyle ayrı ayrı psikolojik eğilimlere dolayısıyla ihtilaf etmeye meyyaldirler. Düşünceleri, beklentileri ve daha farklı nefsî temayülleri insanları diğer insanlarla tam teka-büliyetini engellemiştir. Fakat yukarıda kınanan hatta yasaklanılan fıtrî olan farklılıklar değildir. Zira kınanan, yasaklanılan, kurumsallaşan ihtilaflardır. İşte fırkalaşma buna denir. Bu ihtilaf, zaman içerisinde insanları hemcinsiyle ayrılığa düşmesine sebebiyet vererek çatışmaya götürmüştür. Kur'ân, insanların ayrılığa düşme sebeplerinin neler olduğunu bildirmekte ve insanları bu tehlikeden uzak durmaya çağırmaktadır.

Fırkalaşmayı doğuran amiller, insanın haktan sapmasına sebebiyet vererek ebedi cehennemlik olmasına yol açabildiği gibi, İslâm dairesi içerisinde her an acı akıbete uğramasına da sebebiyet verebilir. Burada önemli olan, Müslümanın, girilmesi yasak olan koruluğa10 karşı uyanık olması ve imandan sonra küfre düşmekten korkarak kaçınmasıdır.11

Dinde ayrılığa düşmenin sonuçları; tahrif edilmiş dinler, sapkın fırkalar, fikrî ve amelî sapmalar şeklinde ortaya çıkmıştır.

Diğer dinleri muharref kılan en önemli amil; 'İlâh'ı kişileştirme, peygamberleri de ilâhlaştırmadır. Bu emareleri gösteren her bir sapma merduttur. Burada tanımlamalar yada isimlendirmelerden ziyade ayrılığa düşüren inanç ve haldir önemli olan. Aslında İslâm ile diğer muharref yapıları tefrik eden önemli unsur, ayrılığa düşme sebepleri iken, bu yöndeki sapmaların İslâmî(!) disiplinler içerisinde arz-ı endam etmeleri de manidardır.

Tarih boyunca bu sapmaların oluşmasını sağlayan sebeplerin yanında daha çok ifsâdı sürekli kılan, böylece 'İslâmî kimlik'in oluşmasının önünde engel olan ve zamanla kurumsallaşan daha başka sapmalar ve saptırıcılar da vardır. Bunlar; ırkçılık, bid'at ve hurafeler, din adına saptırıcılar (Samiriler, Bel'amlar), ileri gelen öncü saptırıcılar (mele') vahyin doğru anlaşılmasının önüne konulan; te'vil, tahsis ve daha başkalarıdır. Zaman içerisinde belli disiplinlere dönüşerek kurumsallaşan bu ihtilaflar, dinin ayakta tutulmayıp onda ayrılığa düşülmesiyle başlamıştır. Sonuç: dinin, bölük pörçük edilmesi, ilâhî kitapların tahrifi, ifsâd, cürüm ve bazen de helâk oluştur.

İhtilaf, İçtihat Değildir

İçtihat, şer'i delilleri (Kur'ân ve Sünnet) esas alarak; istidlâl yönünden maksûdu elde etme; fer'i bilgi ve hükümler çıkarma, hükümleri yorumlama çabasıdır. Farklı bir ifadeyle içtihat12, Allah'ın muradını anlamaya çalışma gayretidir. Allah (c); insanı, düşünmeye, akletmeye, üretken bir zihne sahip olmaya davet ediyor. Haliyle, olaylar, değişen şartlar karşısında farklı düşünmek normaldir, zenginliktir. Aslında bu farklılık rahmettir de. Oysa fırkalaşmaya götüren 'ihtilâf', zayıflatarak ayrılığa düşürendir. Dolayısıyla o, ifsât edicidir. Zira insan, bu tür ihtilaflarla tabiî olandan uzaklaşmaktadır.

Allah'ın insana bahşettiği düşüncesini hür olarak ifade etmesi, ilâhî muradı anlama çabası ise meşru; hatta zorunlu olandır. Bu özellik, içtihatta farklılığı doğurabilir. Ümmet bilinci ise bu zenginlik zemininde gelişir.

İhtilafın Sebepleri

Haset/kıskançlık/çekememezlik, kibir, iktidar kaybı endişesi, cehalet, aklı ilâh edinmek veya işlevsiz kılmak, hevâ ve hevese tabiîyet gibi nefsî temayüller, insanları ihtilafa düşüren sebeplerdendir. Bu unsurlar, insanların haktan sapmasına; dalâlete sürüklenerek ihtilâflarına sebep olmaktadır. Farklı bir açıdan baktığımızda bu dışavurumların psikiyatrik birer sorun olduğu ve ihtilafa düşen insanların hastalıklarına dair örnekler olduklarını görürüz.

İnsanların muhatap olduğu meselelerin kapalı oluşu, eğilimlerin, arzuların, hevâ ve heveslerin farklılığı, objektif bir bakıştan ziyade kafa yormadan eskileri olduğu gibi taklit etme temayülü, anlayış kabiliyeti ve algılama güçlerinin farklılığı, liderlik sevdası ve başkalarına hükmetme arzusu da ihtilâf sebeplerindendir.13

İnsanın tabiatı gereği farklı düşünmeye meyyal oluşu, Kur'ân ayetlerinde gerek ifade tarzı itibariyle gerekse konu itibariyle olsun muğlaklık taşıyan ifadeler konusunda netliğin oluşamaması, fetihler sonucunda genişleyen İslâm coğrafyasının bünyesine değişik kültürleriyle insanları alması, çeşitli tercüme faâliyetleri karşılaşılan yeni düşünceler de yine ümmetin ihtilâfa düşmesinin sebeplerindendir.14

İçtihatları, akideleştirmek, akidevî ayrılıkları ise içtihadî farklılıklar gibi mazur/meşru görmek, ümmetin fırkalara ayrılmasının yine önemli sebeplerindendir.

İçtihadî tercihte bağnazlık yaparak meşru te'vil/tefsir ehlini akideden sapmış gibi kınamak, insanların zamanla bu tavırlarını kurumsallaştırmıştır. Oysa bütün İslâm müçtehitleri zorunlu olarak farklı tefsirlere, tevillere baş vurmuşlardır. Te'vil15 yapanların mesnetsiz tekfiri caiz değildir. Haliyle hiçbir içtihadî yaklaşımın, muhalifini delilde hata etti diye tekfir etmesi doğru değildir. Zarûrat-ı diniyyeden olan esas ve hükümlerde ihtilâf edenle, şer'î tasvip gören bir delile dayanarak mahiyet ve keyfiyet üzerinde farklı mütâlâalarda bulunan meşru te'vil ehlini bir tutmamak gerektir. Aksi yaklaşım zamanla tekfirci düşüncenin oluşmasına neden olurken sürekli canlı kalması gereken içtihat ruhunun körelmesine hatta ölmesine de sebep olabilmektedir. Oysa tecdit bilinci, zenginlik, yenilenme ve rahmet olarak algılanıp varlığı hep canlı tutulmalı ve teşvik edilmelidir.

Akidelerdeki ayrılığın te'vili mazur görülür farklılık olarak kabul edilmesi ise ircâî eğilimleri beslemiş, ilhâdî düşünceyle neticelenmiştir. Bir cenah, akideyi koruyayım derken Müslümanları, bir diğeri ise Müslümanları koruma adına bizatihi tevhidi zayii etmiştir. Bu müfrit eğilimleri taşıyan mantık da ihtilâf sebeplerindendir.

Değerleri kaynaklarına bağlamada yanlış adrese gitmek (bir manada ölçü kayması), yine tefrikayı doğuran sebeplerdendir. Bu değerler, doğruluk (bilgi) değerleri, iyilik (ahlâk) değerleri ve güzellik (estetik) değerleridir. Biz Müslümanlara göre, bütün değerlerin kaynağı, aralarında hiçbir ayrıcalık olmaksızın yan yana yürüyen ve birbirleriyle irtibatlı olan vahiy ve varlıktır.16

Vahiy ile alınan doğru haber, kendi çalışma alanı içinde; akıl ve duyular; bilgi kaynağıdır. Bilginin kaynağını vahyin denetimi dışına çıkartanlar, kendilerini üzerinde buldukları yola teslim edenler, aklı merkeze alarak ilahlaştıranlar ve keşf17, ilham, işrâk18 yollarını benimseyen tasavvufî19 eğilimler de fırkalaşmayı doğuran sebeplerdir. Böylece onlar alemlerle ilgili bilginin kaynağını vahyin denetimi dışına çıkarmakla mübin bir kitap olan Kur'ân'ın yolundan ayrılmışlardır. Bu olgu, bugün, modern toplumların problemlerine dayalı olarak ortaya çıkmış; vahyi dikkate almayan birçok paradigmaya20 da kültürel açıdan kaynaklık etmektedir.

İnsana verilmiş yüce bir nimet olan akıl, Kur'ân'ın öngördüğü imana tabi olmak zorundadır. Kur'ân'ın öngördüğü imanın mükellefi olmak için de akla sahip olmak, ona hak ettiği yeri verme zorunluluğu vardır. Zira aklı ilah edinmekle, aslında mükellefiyet için gerekli olan akıl ayeti inkar edilmiş olur. Bundan imtina ona hak ettiği yeri vermekle mümkündür. Aksi taktirde, her iki durum da dinde ihtilâfa götürür.

Hadiselere önyargı ve dar bir çerçeveden bakmak da, tefrikanın hem sebebi hem sonucudur. Akl-ı selim her insan bilir ki, önyargı, aslında insanın kendi hürriyetini kendi iradesiyle sınırlaması, hatta ortadan kaldırmasıdır.

Egemen güçlerin, baskın kamuoyunun dayatma ve yönlendirmesi de ayrılığa düşmenin sebeplerindendir.

Bir takım ahlâkî fenalıklar da vardır. Bunlar; "Nefisle mağrur olup kibirlenme; düşünce ve görüşte kendini beğenme, başkaları hakkında kötü kanâat besleme; kesin bir delil olmadan ithamda acele etme, bencillik ve hevâya tabi olmadır. Bunun en bariz belirtileri ise başkanlık, liderlik ve makam hırsı, şahıslara, mezheplere ve gruplara bağlılıkta taâssup, ülke, bölge, parti, cemaât ve önder tarafgirliği"dir.21 Bu unsurlar da fırkalaşmanın sebeplerindendir.

Tefrika hadisesinde iki unsur daha var ki, tefrikayı hem doğuran hem de besleyerek artıran faktörlerdir. Bunlar, taklit hastalığı ve kavram karmaşasıdır. Taklit, ölçü kayması ile birlikte kurumsallaşmış, üretilmiş değerler ise zamanla mutlaklaştırılmıştır. Geri kalmışlığın da en önemli sebeplerinden biri olan taklit, yeni problemlere karşı İslâm hukukunun hareket kabiliyetini tıkamıştır.22 Kavram karmaşası ile anlam kaymasına uğrayan ıstılahlar ise, süreç içerisinde tevhit düşüncesinden ircâî sapmaya doğru bir yönelişe geçmiştir. Neticede, her ikisi de ilhâdî akımları besleyerek statükonun selâmetini sağlamış ve gelinen noktada tağutî sistemlerin ekmeğine yağ sürmüştür.

Bunlar ve daha birçok sebep, insan fıtratının bozulmasıyla orantılı olarak fertlerin ve toplumların hayatlarında değişik şekillerde ortaya çıkabilir. Sonuç ise Allah (c)'ın istemediği, yasaklayarak akıbetinin cehennem olduğunu bildirdiği dinde ayrılığa düşerek fırkalaşmaktır.

Kur'ânî düşünceleri ve tavırları, muârızlarının gözüyle, 'fırka' olarak tanımlamak yanlış olduğu gibi adil de değildir. Nitekim, müçtehitler (Allah onlara rahmet etsin), sapmalara (bidat) karşı, hep ihyâ hareketine girişmişlerdir. Ne var ki, günümüzde, kimi müçtehitleri mezhepsiz, bidatçı olarak tanıtan, fırka ve bidat ehilleri kendilerini, 'Ehl-i Sünnet' olarak tanımlamış ve dokunulmazlık zırhına bürünmüşlerdir. Hakikatte, 'Ehl-i Sünnet', bidat ve hurafelerden teberrî edişi, Peygamberî sünnete ittibayı amaçlamaktadır. Oysa bu tanım, günümüzde, çoğu kez Mürcienin kendisini perdelediği bir tanım haline getirilmiştir. Daha da vahim olan; dinde ayrılığa düşmek, genişlik, aynı hedefe giden farklı yollar olarak tanımlanmış, sonradan ihdas edilen din dışılıklar ise dindarlık olarak kabul edilmiş ve savunulmuştur.

Aslında fırkalaşmayı normal sayarak karşıt fikre ve mensuplarına saygı göstermenin temelinde kendi fırkasına ve ayrılığa düşüren fikrine meşruiyet tanıma ve kabul görme çabası yatmaktadır.

Emin Yol: İnançta Tevhid, Ümmette Vahdettir

Problemin ortaya konması ve çözümü üzerinde düşünmeye başlamak, sapmanın ilk defa ortaya çıktığı noktaya gitmek ile mümkündür. Meselenin özü, 'Müslümanım' dediği halde, Müslümanca inanış ve hasletlerden uzaklaşan insanların, kendilerini değiştirmelerinin gerekliliğidir. Ön kabullerin, vehimlerin esaretinden kurtularak; vahyin aydınlığında hür olmak, fırkalaşmanın tuzağından korunmanın emin yolu ve tek çaresidir. Ferdin ve toplumların dönüşümü de ancak bununla mümkündür.

Yitirilen tevhidî duyarlılık yeniden kazanıldıkça, tevhit bilinci; kulluğu icraya, ümmeti ihyaya taşıyacak ve yeniden 'İslâmî kimlik' oluşacaktır. Fıtrî, içtihadî farklılık normaldir, zenginliktir ve hatta zorunludur. Fırkalaşmaya götüren her bir ihtilaf ise kınanılarak yasaklanmıştır. Ayırt edici çizgi, Kur'an'ın mesaj bütünlüğüne uyumdur. Kur'ân merkezli zenginlikleri dışlamaya, Kur'ân'a rağmen üretilmiş fikirleri ise kabul edilir görmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.

"Tevhid"in karşılığı "teksir", "vahdet"in karşılığı ise "kesret"tir. Tefrikin aslının teksir için olduğu bir kez daha düşünülecek olursa, toplu olan her şeyi ayrıştırmaya matuf her bir kesretten uzak durmak zorundayız. Vahdet, mahiyetinde hiçbir şekilde bölünme kabul etmez. O halde çözüm, 'Müslümanca' duruştur. Bu, inançta tevhit, ümmette vahdet demektir. Bunun dışındaki her bir duruş ifsâttır, ilhâttır; fırkalaşmaktır. Allah'ın isimlendirmesi ise şüphesiz isimlendirilmelerin en güzelidir: Müslüman.

"O (Allah) gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur'an'da) da sizi 'Müslümanlar' olarak isimlendirdi."23

Bizi Müslümanlardan kılan Allah'a hamd olsun.

Dipnotlar:

1- Topaloğlu, Bekir, "Fırka" Mad., İslâm Ansiklopedisi, T.D.V., İstanbul 1996; Bkz.: Bağdâdî, El-Fark Beyne'l-Fırak, Çev.: Ethem Ruhi Fığlalı, T.D.V., Ankara 1991, s. xııı; Tunç, Cihad, "Fırka-ı Dalle" Mad., Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Yay., İstanbul 1990; Özler, Mevlüt, İslâm Düşüncesinde 73 Fırka Kavramı, Nûn Yay., İstanbul 1996, s. 55,56; Ünal, Ali, "Tefrika-İhtilâf" Mad., Kur'ân'da Temel Kavramlar, Beyan Yay., İstanbul 1990; Yeğin, Abdullah, "Fırak", "Fırka" Mad., Yeni Lûgat, Yeni Asya Yay., İstanbul 1975.

2- Bağdâdî, El-Fark Beyne'l-Fırak, s. XIII; Özler, İslâm Düşüncesinde 73 Fırka Kavramı, s. 45,55,56.

3- el-İsfehânî, Ragıb, "Fark" Mad., Müfredat, Kahraman Yay., İstanbul 1986.

4- Bkz.: Chittick, William, "İslâmî Entelektüel Birikim İhyâ Edilebilir mi?", Umran Çev.: Heyet, s: 104, İstanbul 2003, s. 60.

5- Ünal, "Tefrika-İhtilâf" Mad., Kur'ân'da Temel Kavramlar.

6- Bkz.: Özler, İslâm Düşüncesinde 73 Fırka Kavramı, s. 119-122.

7- Bkz.: 2/Bakara, 34; 7/A'raf, 11;17/İsrâ, 61-62;18/Kehf, 50; 20/Tâ-Hâ, 116-117.

8- Şeytanın (İblis) çarpık imanına bakacak olursak, sanırım Allah (c)'ın Kur'ân'da bizden istediği imanı, yani "tevhit akidesi"ni tefrik (ayırt) edebiliriz. Aynı zamanda fırkalaşmaya giden amillere de dikkat etmiş oluruz. İblis, Allah (c)'ın yaratıcı olduğuna, mutlak kudretin Allah'a ait olduğuna (Sâd, 38/82), ahirete, güç ve iktidarın ancak Allah'ta olduğuna (Araf, 7/14), doğru yolun Allah'ın yolu olduğuna (Araf, 7/16), O'nun izninden gayrı hiç kimsenin muhayyer davranamayacağına, ancak Allah'tan korkulması gerektiği (Haşr, 59/16; Enfal, 8/48) inancına sahipti. Bu konuda birçok örnek verilebilir. Şeytanın, Kur'ân'da; Allah (c)'ın, kendisini vasfedip eksikliklerden münezzeh, Samed ve tevhidin gerekleri olan bir imanla iman etmemiş olması, onun lanetlenilerek kovulan, el-İblis olmasının da sebebidir. Yine onu kıyamete kadar lanetli kılacak sebep, Allah (c)'ın emir ve yasaklarına karşı muhalefet etmesi, fikir yürüterek O'nun (c) hükümlerine razı olmamasıydı. Bkz.: Özütoprak, A. Yusuf, Dini Doğru Anlamak, Pınar Yay., İstanbul 1997, s. 37.

9- Bkz.: 4. Nisa, 116; 5. Maide, 72.

10- "Nu'man ibn Beşîr (r) den:.. Ben Resûlullah (s)'dan şöyle buyururken işittim: "Helâl belli, harâm da bellidir. İkisi arasında (helâl mi harâm mı belli olmayan birtakım) şüpheli şeyler vardır ki, çok kimseler bunları bilmezler. Her kim şüpheli şeylerden sakınırsa, ırzını da, dînini de tertemiz tutmuş olur. Her kim şüpheli şeylere dalarsa, (içine girmek yasak olan) koruluk etrâfında davarlarını otlatan bir çoban gibi, çok sürmez içeriye (harama) dalabilir. Haberiniz olsun, her devlet başkanının kendine mahsus bir koruluğu olur. Gözünüzü açın; Allah'ın yeryüzündeki koruluğu da harâm ettiği şeylerdir..." "İman", Buhârî, 1/206.

11- Enes (r)'den: Peygamber (s) şöyle buyurmuştur: "Kimde üç şey bulunursa îmânın tatlılığını tatmış olur: Allah ile Resûl'ü kendisine başkalarından daha sevgili olmak; bir kimseyi sevmek, fakat yalnız Allah için sevmek; (Allah onu küfürden kurtardıktan sonra) yine küfre dönmekten, ateşe atılacakmışçasına hoşlanmamak." "İman", Buhârî, 1/171.

12- Cürcânî, "İctihâd" Mad., Kitabu't-Ta'rîfât, Terc.: Arif Erkan, Bahar Yay., İstanbul 1997; Kerîmoğlu, Yusuf, "İçtihat" Mad., Kelimeler Kavramlar, İnkılâb Yay., İstanbul 1990; Ece, K. Hüseyin, "İctihad" Mad., İslâm'ın Temel Kavramları, Beyan Yay., İstanbul 2000; Bkz.: İbn Hazm, Usûl-i Dîn, Çev.: İbrahim Aydın, İnsan Yay., İstanbul 1991, s . 83; İbni Teymiyye, İçtihad Nedir? Müçtehid Kimdir?, Mütercim: M. Nuri Yılmaz, İhya Yay., İstanbul; Gazâlî, El-Mustasfa, Terc.: Yunus Apaydın, c: 2, Rey Yay., Kayseri 1994, s. 315; Karaman, Hayreddin, İslam Hukuku, İklim Yay., İstanbul 1987, s. 51; İmam Şafiî, er-Risale, Terc.: Ubeydullah Dalar, Nur Dağıtım, Ankara, s. 285-296; Şâtıbî, el-Muvâfakât, c: 4, Türkçesi: Mehmed Erdoğan, İz Yay., İstanbul 1993, s. 87-234;

13- Ebu Zehra, Muhammed, İslâm'da Siyasî ve İtikadî Mezhepler Tarihi, Çev.: H. Karakaya, K. Aytekin, Hisar Yay., İstanbul 1983, s. 9-12.

14- Özler, İslâm Düşüncesinde 73 Fırka Kavramı, s. 58,59.

15- Es-Suyuti, Celâleddin, El-İtkan Fî Ulûm'il-Kur'an, Terc.: Ömer Kara, Ravza Yay., İstanbul 1993, s. 118-119; Gazzalî, Feysalu't-Tefrika Beyne'l-İslâm ve'z-Zendaka, s. 41-44; Gazâlî, El-İktisâd Fil İ'tikâd, Müte.: Ömer Dönmez, Hisar Yay., İstanbul, s. 238; Gazâlî, El-Mustasfa,c: 2, s. 35; El-Kâsımî, Kur'ân'ı Anlamak, Türkçesi: Sezai Özel, İz Yay., İstanbul 1990, s. 260, 282; İbni Teymiyye, Tefsir Üzerine, Türkçesi: Harun Ünal, Pınar Yay., İstanbul 1985, s. 136-151.

16- el-Alvânî, Tâhâ Câbir, Çağdaş Düşünce Krizi, Çev.: Burhan Köroğlu, Koba Yay., İstanbul 1994, s. 6; Bkz.: Izutsu, Toshihiko, Kur'ân'da Allah ve İnsan, Çev.: Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neş., İstanbul, s. 74 -78; Sarmış, İbrahim, Tasavvuf ve İslâm, Ekin Yay., İstanbul 1997, s. 76-87; Vatandaş, Celaleddin, Tevhid ve Değişim, Pınar Yay., İstanbul 1995, s. 220-225; Cündioğlu, Söz'ün Özü, c: 3, s. 168-171.

17- Tasavvuf dilinde Keşf, perdenin kalkması ve arkasındaki gizli manalara muttali olmaktır. Bkz.: Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 77; Hançerlioğlu, İslâm İnançları Sözlüğü,Remzi Kitabevi, İstanbul 1984, s. 245.

18- 'İşrak Felsefesi'ne göre, insan bir an gelir beşeriyetten sıyrılıp melek gibi olma yeteneğine sahip olur. Bkz.: Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 85; Hançerlioğlu, İslâm İnançları Sözlüğü, s. 213.

19- "Tasavvuf en genelde, kendine özgü ibadet biçimleriyle dünya kirlerinden arınma ve yaratıcının bilgisiyle veya yaratıcının varlığıyla bütünleşme çabalarını adıdır. İslâm dünyasında züht hayatı şeklinde belirginleşip, kurumlaşmaya başlayan tasavvuf, mana yönüne doğru meydana gelmiş bir sapmadır." Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 17.

20- 'Dinsel Çoğulculuk' ve 'Millî Din' (Türk Müslümanlığı) telakkileri gibi.

21- el-Kardavi, Yusuf, İhtilaflar Karşısında İslâmî Tavır, Ter.: Osman Taha, İlke Yay., İstanbul, 1992, s. 23.

22- Karaman, İslam Hukuku, s. 50-74.

23- 22/Hac, 78; Bkz.: 5/Mâide, 111; 3/Âl-i İmrân. 67; 10/Yûnus, 67,72; 27/Neml, 91.