Diktatörlük Düzenlerinden Kurtulma Umudu

Selahaddin Eş Çakırgil

1- Suriye’de yaşanan isyanı diğer Ortadoğu ülkelerinde gerçekleşen isyan dalgasından ayrı düşünmek doğal mı? Ayrım gözetenler haklı verilerden mi hareket ediyorlar yoksa çifte standartlı mı davranıyorlar?

2- Suriye devriminin temel dinamikleri nelerdir? Ayaklanmanın halkın iradesini yansıtmayıp, temelde harici güçlerin kışkırtma ve provokasyonlarından kaynaklandığına dair iddialara ne dersiniz?

3- İsyanın başından itibaren bazı çevreler Suriyeli muhaliflere “İsyan etmemeliydiler!”, “Silaha başvurmamalıydılar!” vb. eleştiriler yöneltmekteler. Genelde Suriye halkı ve özelde muhalif kesimler sizce ne yapmalıydılar? Bundan sonrasına ilişkin ne yapmaları gerektiğini düşünüyorsunuz?

4- Suriyeli direnişçilerin Batı’ya, Rusya’ya, BM, NATO, Arap Birliği gibi kuruluşlara, İran’a ve Türkiye’ye yönelik yaklaşım, tavır ve beklentilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

5- İslami camianın Suriyeli Müslümanların maruz kaldıkları zulümler, işkence ve katliamlar karşısında iyi bir sınav verdiğini/verdiğimizi düşünüyor musunuz? Neden?

6- Türkiyeli Müslümanlar olarak “Suriye meselesi”ne ilişkin olarak bundan sonrası için ne tür bir tavır takınmalı, neler yapmalıyız?

 

1- Arap beldelerinde, -2010 yılının son günlerinde Tunus'ta bir halk patlamasıyla- başlayan ve hâlen de devam eden büyük ve derin sosyal çalkantıların birbirinden farklı seyirleri olsa bile, bu patlama hareketlerini ortaya çıkaran şartların temelde aynı olduğu düşünülebilir.

Çünkü bu büyük ve derin sosyal çalkantıların cereyan ettiği coğrafyalardaki rejimlerin/yönetim mekanizmalarının hepsi de -yönetim sistemlerinin isimleri ister krallık, ister cumhuriyet veya başka bir isimde olsun- aynı mahiyette rejimlerdir. Onlarca yıllık değişmez ve kanlı diktatörlüklerin varlığı ve bunlara karşı muhalefet odaklarının olmaması, ortaya çıkanların da kanlı şekillerde yok edildikleri gerçeği, Suriye için de daha bir geçerlidir.

Hatırlayalım:

TUNUS: 1956 yılında siyasi istiklalini kazanan Tunus'ta, Habib Burqiba, ülkenin başına -kendi deyimiyle- bir Arap Kemalisti olarak oturdu ve tam 31 yıl boyunca kesin bir diktatörlükle iktidarını sürdürdü. Yükselen kitlevî itirazları, idamlarla, hapislerle, sürgünlerle bastırdı. Sosyal bunalım ve yönetim zaafı derinleşince, Kasım 1987'de kendi İçişleri Bakanı olan General Zeynelâbidîn Bin Ali tarafından, yönetim fonksiyonunu yerine getiremediğine dair bir tıbbi heyet raporuyla kenara konulan Burqiba'nın yerini Zeynelâbidîn Bin Ali aldı ve o da aynı yöntemle ülkeyi 24 yıl yönetti ve nihayet, yükselen kitlevî ayaklanmalarda ölümler yükselince, Ocak 2011'de ülkeden kaçmak zorunda kaldı.

MISIR: 1952 yılında Kral Fârûq'un ve krallık rejiminin devrilmesiyle Mısır Arap Cumhuriyeti adıyla kurulan yeni rejimin ilk yılında darbe lideri General Necib'i kenara iten Alb. Cemal Abdunnâsır'ın, başta Abdulqaadir Udeh ve Seyyid Qutb gibi ünlü Müslüman mütefekkir liderler başta olmak üzere, binlerce Müslümanı idam ettirmesi, zindanlara doldurmak suretiyle iktidarını karşı konulamaz hale getirmesi süreci tekrar hatırlanmalıdır.

Nâsır'ın İsrail rejimi karşısında 1956-Suveyş Savaşında ve Haziran 1967'deki 6 Gün Savaşında aldığı ağır askerî yenilgilere rağmen, diplomatik zikzaklar ve içerde de popülist taktiklerle iktidarda tutunmayı sürdürdüğü ve 1970'de bir kalp kriziyle hayata veda edince de yerini yardımcısı Enver Sedat'ın aldığı, o da 5 Ekim 1981'de bir askerî tören sırasında Teğm. Khâlid İslambulî tarafından öldürülünce, onun yerini de hemen yardımcısı Husnî Mubarek'in aldığı ve onun da 30 yıl süren başkanlığı hatırlandığında, birbirinin devamı olan 60 yıllık bir iktidar gerçeğiyle karşıya bulunulduğu görülür.

Husnî Mubarek'in 'kazı bağırtmadan yolmak taktiği'yle yumuşak bir diktatörlük şeklindeki iktidarı, tam 30 yıl sürdü. Tunus'taki halk ayaklanmasının başarılı sonuç vermesinden umutlanan halk kitlelerinin, yarım asrı geçen bir sessizlikten ve üzerine ölü toprağı serpilmişçesine sergilediği hayal kırıcı korkunç tepkisizlikten beklenmedik şekilde silkinmesiyle, 11 Şubat 2011 günü de Husnî Mubarek rejimi devrildi.

BAHREYN: İngiliz emperyalizmi 1972 yılında İran Körfezinin güneyinden çekilirken, geride her birisinin başına bir kuklasını getirerek kurduğu petro-dolar şeyhliklerinden birisi olan ve nüfusu yarım milyonu bile bulmayan küçücük sultanlıklardan birisi olan Bahreyn ülkesinde, halkın yüzde otuzunu oluşturan bir mezhebî kesime dayanarak iktidarını sürdüren Âl-i Khalîfe saltanat rejimine karşı halk kesimlerinin başlattığı ayaklanma, Suûdî rejiminin askerî müdahalesi ve halkı ezip geçmesiyle şimdilik bastırılmış gözüküyor.

YEMEN: 1961'de İmam Yahyâ liderliğindeki meliklik rejimi askerî darbeyle devrildikten sonra içerde bir türlü düzen tutturamayan ve Kuzey ve Güney Yemen diye ikiye ayrılan Yemen'de, Ali Abdullah Sâlih 1978 yılında Kuzey Yemen'de iktidara gelmiş ve komünistlerin yönetimindeki Güney Yemen'i, 1994'te kanlı bir savaşla yenilgiye uğratarak ülkeyi yeniden birleştirmişti. Ama o, bu başarının kendisine kazandırdığı gücünü halkı ezmekte kullanınca, halk kitlelerinin protestoları giderek kanlı kabile çatışmalarına dönüştü ve nihayet Ali Abdullah Sâlih'in 34 yıllık iktidarı da 2012 yılı ilk aylarında yurt dışına çıkarılmasıyla son buldu.

LİBYA: Osmanlı'nın dağılmasından sonra, İtalya'nın işgali altında kalan Libya'da Senusîlik cereyanı adına 1951'de kurulan meliklik rejimi, 1969 yılına kadar devam etti. Halkı din adına meskenete davet eden bir yönetim kuran Libya Kralı İdris es-Senusî, Bursa kaplıcalarında romatizma tedavisi görürken, Muammer el-Gaddafî adında 27 yaşında bir teğmenin gerçekleştirdiği darbe ile devrildi ve Gaddafî, Libya'yı, tam 42 yıl boyunca demir yumrukla ve Cemahiriye adını verdiği, halk komitelerinden oluşan bir yönetim tarzıyla yönetmeye başladı.

Ve Arap beldelerinde yaşanan sosyal hadiselerin dalgası, sonunda Gaddafî rejimine ulaşınca, aylarca süren ve çok kanlı geçen ve on binlerce insanın can verdiği bir iç-savaşta, muhaliflerini, emperyalist güç odaklarının devreye girmesine zemin hazırladığını düşünmeden en acımasız şekilde ezerken, NATO'nun BM adına müdahalesiyle devrildi ve kendisi de 20 Ekim 2011 günü çok trajik ve ahlâksız usullerle öldürüldü.

SURİYE: Osmanlı'nın 400 yıllık hâkimiyeti sonrasında, 30 yıl kadar direkt Fransız sömürgesi altında kalan ve 1946'da siyasi istiklalini/bağımsızlığını kazanan Suriye'de 1963 yılında iktidarı ele geçiren Baas Partisi de uzun süre duruma hâkim olamayıp, askerî darbeler ve iç karışıklıklar devam ederken, General Hâfız Esed, 1969'da Baas Partisi içindeki ihtilafların galibi olarak iktidara gelmişti. Hâfız Esed, yüzde 12'lik bir kesimi oluşturan Nusayrîlik denilen inanç grubunu iktidarının temel dayanağı yaptı. Böylece Hâfız Esed'in liderliğinde, Baas ideolojisine dayalı katı bir diktatörlüğün yönetimine giren Suriye'de, Hâfız Esed'in -başta Hama Katliamı olmak üzere- yığınla cinayet ve en küçük bir muhalefet hareketini bile en acımasız şekilde ezerek devam eden iktidarı 2001 yılında ölmesiyle de son bulmadı ve Baas Partisi kadrolarınca oğlu Beşşar Esed babasının yerine getirildi. Böylece Baas ideolojisinin ve Esed Hanedanının 43 yıllık diktatörlüğüne karşı halkın yeni qıyâmı, diğer Arap beldelerinde yaşanan hadiselerin de etkisiyle daha bir güçlü şekilde yeniden şekillendi ve bu mücadele hâlâ da devam ediyor.

***

İmdiii..

Dünyada genelde 'Arap Baharı' diye isimlendirilen 'halk patlamaları'nın genel karakterine bakıldığında; bunların, en azından çeyrek yüzyılı ve hatta 40 yılı aşan diktatörlük düzenlerine karşı ve bir kurtuluş olabilir umuduyla şekillendiği anlaşılmaktadır.

Hele de diğer Arap beldelerinde de sulta ve zorbalıkla on yıllardır saltanat süren daha nice rejimler var ki, bunların her birisinin ortak özelliği, iktidarlarını sürdürmekte zaman ve zulüm sınırı tanımamalarıdır. Devrilen rejimler ve Suriye bu alanda son örnekler değil.

Darısı, bütün zorbalık, sulta, hile, entrika ve kanla hükmeden bütün güçlerin başına…

2- Suriye'de halkın yaklaşık yüzde 80'i itiqadî açıdan aynı İslami çizgidedir. Yüzde 12 kadarı küçük bir itiqadî azlığa mensup olup, onlar 43 yıllık (baba-oğul) Esed Hanedanı döneminde, ordunun ve bürokrasinin en üst kademelerine yerleştirilmiş olup, bu son yarım asrı kendi 'altın çağları' olarak nitelemektedirler. Nüfusun yüzde 8 kadarı da Hıristiyan ve diğer inanç gruplarındandır. İkhwan-ul Muslimîyn Teşkilatı'nın bu halkın bünyesinde son yarım yüzyıldır en büyük ve en çok sindirilmiş-ezilmiş ve en ağır bedelleri ödemiş bir hareket ve teşkilat olduğu bilinmektedir.

Suriye'de halkın emperyalist güçlerin oyununa, tahrik ve provokasyonlarına geldiği iddiasına gelince…

Böyle iddiada bulunanlar, malum belli çevreler olup, diğer Arap beldelerinde, onlarca yıllık iktidarları alaşağı eden halk hareketlerini, emperyalizme karşı bir qıyâm olarak selamlayıp alkışlarken, Suriye'ye gelince; diğerleriyle aynı mahiyetteki bu halk hareketini emperyalizmin oyununa gelmiş, aldatılmış kitlelerin hareketi olarak isimlendirmeleri anlaşılması son derece zor bir durum.

Dış etkenlere gelince... Her ülkede, bir iç zaaf olduğunda, orada kendisi için bir menfaat ve hatta stratejik hayat alanı açma çabası peşinde olan emperyalist veya düşman güçler de devreye girmek isteyecektir. Ama diktatörlük rejimlerinin hükmettiği ülkelerdeki halk hareketlerini, emperyalizmin oyununa bağlayanlar, gerçekte, içerdeki zulüm düzeninin sürdürülmesi için bahane arayanların ekmeğine yağ sürmüş olurlar..

3- Kurulu düzenlere karşı silahlı mücadele vermek, daima çetindir, ağır bedeller ister ve bütün taraflar için de ağır sonuçlar verir. Ama diktatörlük rejimlerinin kanlı ve de en küçük muhalefet hareketine bile tahammül edemeyen geçmişleri bilindiğinden, 'qıyâm' noktasına gelmiş bir halkın, özel şartları göz önüne alınmadan, mücadelesini, 'silahlı mı silahsız mı vermesi' gerektiğine dair değerlendirmeler birer temenniden ileri bir mana taşımaz.

İran'da Şahlık rejimine karşı nice silahlı mücadeleler verilmişti ama onların hemen tamamı komünizan mücadeleler olması hasebiyle halk desteğine sahip olamamıştır.

Halkın 1977-79 arasında büyük kitleler halinde 'qıyâm'a kalkıştığı İslam İnqılâbı Hareketi'nde de silahsız direniş esas alındığı halde, Şah rejimi, 1,5 yıl içinde yüz binden fazla insanı öldürmüştür. O hareketin silahsız bir 'qıyâm' mahiyetinde olmasına bakılarak, bunun başka her yerde de tekrarlanabileceğini sanmak büyük iddiadır. Kaldı ki, İran'da on binler öldürülürken, hareketin karizmatik lideri İmam Khomeynî'ye bile, mücadelenin silahlı olarak da verilmesi telkinlerinde bulunan niceleri olmuştu.

Suriye'deki mücadelede ise muhalif odakların henüz, gelecek için, tek bir hedefte birleştiklerini söylemek zordur ve sadece Esed Hanedanına ve Baas diktatörlüğüne karşı olmakta bir araya gelmiş çeşitli gruplar var ki, bir başarı elde edilmesi sonrasında bu muhalif grupların birbirlerine karşı da silahlı mücadeleler vermesi kaçınılmaz olabilir.

Bunun içindir ki, Suriye'deki muhaliflere yapılacak en iyi yardım, şimdiden, sadece mevcut diktatörlük rejiminin devrilmesi için değil, ondan sonra nelerin nasıl yapılacağı konusunda birleşmelerini sağlamak olmalıdır.

4- Suriye'deki muhalif güçlerin tek bir grup halinde olmadığı ortada olduğuna göre, kendi mücadelelerinde etkili olan veya olabilecek etki odaklarının her birisi için, farklı grupların farklı beklentileri olabileceğinden, bu konuda sağlıklı bir değerlendirme çok zor gözükmektedir.

5- İslamî camia deyimi ile kast olunanlar bütün bir Müslüman toplum mudur yoksa bu toplumun, başka coğrafyalardaki Müslümanların hareketlerine de daha hassas bir ilgi gösteren özel kesimi midir?

Önce bu konunun açıklığa kavuşturulması gerekir.

Bu konuda toplumun genelinden farklı bir hassasiyet sahibi oldukları kabul edilen bazı çevrelerin Suriye konusunda ortaya koydukları ilgi ve destek, her ne olursa olsun sınırlıdır. Kendilerini İslami hassasiyet sahibi olarak gören bazı çevrelerin ise sırf stratejik birtakım hayali hedefler veya bir başka mücadelenin sürmesine zarar verebileceği gibi menfaat ve kâr-zarar hesapları adına, Suriye halkının 'qıyâm'ına karşı çıkmalarını ve ağır suçlamalarda bulunmalarını kabul etmek, bir diktatörlüğün sürmesine ve on binlerce insanın daha öldürülmesine yardımcı olmaktan başka bir mana ifade etmez.

Ancak, Suriye Müslümanlarına yardımcı olmak isteyenlerin yapabilecekleri de sınırlıdır.

Bugünkü durumda, Müslümanların kalbî buğz veya dil ve kalem ile, tebligat yoluyla hakkın ve haklıların savunulması ve onların mazlumiyet seslerinin ve taleplerinin dünyaya duyurulması dışında; başka bir yöntemle fiilî yardımda bulunmaları imkanı, nazarî olarak düşünülse bile, pratikte son derece zor gözükmektedir. Çünkü bir diktatörlük düzenine karşı ne kadar karşı olunursa olunsun, uluslararası hukuk açısından ayrı bir ülkede bulunan bir halka, devlet kanalları dışında fiilî ve hele de silahlı bir destek vermenin sonuçlarını kaldırmak kolay olmamaktadır. Bu bakımdan, uluslararası hukukun imkânlarını, yine aynı kuralların içinde kalarak ve devletler aracılığıyla zorlamak gerekmektedir.

6- Bundan sonra yapılacak olanlar hakkında 5. sorunun cevabında ifade ettiklerimiz haricinde altından kalkılamayacak sorumlulukların altına girilmemesi noktasına dikkat edilmesi gerekmektedir. Bu açıdan, daha çok da uluslararası hukuk açısından geçerli olan devlet kanallarını harekete geçirmek ve o konuda elleri açık olan odakları haklının ve hayrın zaferi yönünde yönlendirmek, yüreklendirmek, teşvik etmek yapılabilecek olan makul bir yardım şekli olsa gerek. Keza, zalimlere karşı kalbî buğzun ve dil ve kalemle, tebligata dayalı manevî desteğin gösterilmesi de bir yöntemdir.