“Devlette Süreklilik” ve Zulmün Çıplaklaşması

Haksöz

Dünyanın değiştiğine, egemenlik ilişkilerinin niteliğinde büyük dönüşümler yaşandığına ve devlet mekanizmasının geçmişe oranla esaslı bir farklılaşma içerisine girdiğine dair iddialar, söylemler, temenniler duyuyoruz sürekli olarak. Medya aracılığıyla iyimser rüzgarlar pompalanıyor mütemadiyen. Oysa dikkatli bir göz değişenin sadece dekor olduğunu ortaya koyuyor. Ne sömürgeciliğin mahiyetinde, ne devletin yönetme mantığında hiçbir ciddi değişiklik yok. Egemenler statükoyu aynen sürdürmekte kararlılar. Gerek AİHM kararında, gerekse de Şemdinli hadiselerinde bu olguyu yakinen görmek mümkün.

AİHM'in Leyla Şahin davasında verdiği karar, insan hakları ve özgürlükler şiarını göklere çıkaran Batı'nın, Müslümanlar için ayrı standartlara sahip olduğu bir kere daha tescillendi. Adında insan ve hak kavramları geçen mahkeme bu kararıyla Müslümanları insan saymadığını ve hak kavramına layık görmediğini ilan etti adeta. Sonuç rahatsız edici elbette ama şaşırtıcı değil. Irak'ta, Filistin'de başımıza bomba yağdıranlar, Strasburg'da verdikleri kararlarla kimliğimizi hedef alıyorlar. Karar sadece "Leyla Şahin davası" ya da "başörtüsü odaklı değil; emperyalizm ve İslami kimlik çerçevesinde ele alınıp, değerlendirilmek zorunda. Yine bundan sonrasına ilişkin yapılması gerekenler üzerinde yoğunlaşmak durumundayız. Karar, AİHM'i sığınılacak liman belleyenler açısından yıkıcı olmuştur şüphesiz. Bir kere daha yıkılmak istemeyenler kimliklerine sarılmak ve mücadele sorumluluğunu yüklenmek zorundadırlar. Bu arada bir yanlıştan diğerine yönelme, çözümü hükümetten bekleme eğiliminde olanları da uyarmak zorundayız. AİHM'de hükümetin devlet adına yasak savunucusu konumuna düşmesi bile tek başına bir çok şeyi anlatmaktadır oysa.

"Devlette süreklilik" sadece AİHM'de görülen dava vesilesiyle gündemleşmiyor. Şemdinli olayı aynı olgunun bir başka tezahürü. Susurluk devleti Şemdinli'de açığa çıkıyor. Ve hükümet sadece konuşuyor, söz veriyor, vaad ediyor. Şemdinli ve Hakkari ziyaretlerinde kömür yardımından, yatırım teşviklerine kadar bir dizi konuya değinen Başbakan ne yazık ki, kışla duvarlarının ardına gizlenmiş çeteler hakkında hiç bir somut eylem ortaya koyamıyor. Kısacası AİHM'de "devlette süreklilik" adına yasak savunuculuğunu içine sindirebilen AK Parti hükümetinin Şemdinli olayı hakkında yapabileceği fazla bir şey olmadığı görülüyor. İşte tam bu noktada bu zulüm çarkının işleyişinin farkında olan herkesin örgütlü ve kararlı bir biçimde düzenle hesaplaşmasının gerekliliği belirginlik kazanıyor. Bu yapılmadığında, sadece yakınmak, sorunlar karşısında ağlaşmak ve belirsiz hayallerle avunmak kalıyor geriye. Muhalif olma bilincini yitirenleri bekleyen tehlikelere; kimliksizleşme, çözülme, düzene entegre olma gibi felaketlere karşı daha bir dikkatli ve kararlı olmamızı gerektiren bir süreçten geçtiğimizi sürekli hatırda tutmalıyız.

İster içerden, ister dışarıdan her türlü saldırganlığa, zulme karşı Kur'an'ın aydınlığına yönelen tüm muvahhidlere selamlarımızı iletiyor, Rabbimiz'den tüm okuyucularımızla yeni yılın ilk sayısında tekrar buluşmayı diliyoruz.