Devlet Tarafından Yakılan Köy Gavgas’ın Öyküsü

Emin Altun

Devlet Tarafından Yakılan Köy Gavgas'ın Öyküsü

AİHM, köy yakma davasında Türkiye'yi tazminata mahkum etti

aa (Strasburg) - Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde köy yakma iddiasıyla açılan bir davada, Türkiye'nin maddi tazminat ödemesine karar verdi. Diyarbakır'ın Kulp ilçesine bağlı Akdoruk köyünde yaşayan Abdullah Altun, 1994 yılında AİHM'ye yaptığı başvuruda, güvenlik güçlerinin evini yakıp mallarını tahrip ettiğini öne sürmüştü. Altun'un şikayetini değerlendiren AİHM, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) aile yaşamına saygıyla ilgili 8. ve mağduriyetin karşılanmasıyla ilgili 13. maddesiyle birlikte, mal ve mülk hakkının korunmasıyla ilgili 1. protokolün 1. maddesini ihlal ettiğine hükmetti. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararı gereği, Abdullah Altun'a mahkeme masrafları da dahil toplam 51 bin 500 Euro maddi tazminat ödeyecek.

Em dijîn û derin waye

Çi ji mere Gavgas

Tér û  tijî  dibe ziké me

Éji birçîbûné nefesa wan bîn dide jimere çi

Em dekorén mala xwe biguherînin

Mal şewitıne

P îsî bi mirovan dane xwarin, jimere çî…!

Yaşayıp gidiyoruz işte

Gavgas bizim neyimize

Tıka basa doluyor bizim midemiz

Açlıktan nefesi kokanlar bizim neyimize

Evimizin dekorunu değiştirelim

Evler yakılmış

İnsanlara dışkı yedirilmiş, neyimize…!

Önce korucu olmaları istendi, Diyarbakır'ın Kulp İlçesi'nin Gavgaslı (Akdoruk) köylülerinden. Sonra ihtar verildi. Bu olmayınca köyü boşaltmaları için bir hafta süre verildi. Verilen süre doldu ama köylüler yerlerinden kımıldamadılar bile. Çünkü gidecek yerleri yoktu.

Gavgas'ta güneş, ufuktaki dağların arasından kaybolmuş, göğü geceye teslim etmişti. Gece, göğsüne yıldızları serpmişti. Yıldızlar evcilik oynuyorlardı. Ay, nur saçıyordu dört bir yana. Çiçekler parfüm sıkıyordu misafirlerine. Çeşit çeşit meyve ağaçları soluklanıyordu. Dağların göğüslerindeki sert kayaların içinden dağların doruğuna akan sular, en azılı zorbalara direnişi haber veriyordu. Ve birleşip ümmet olan sular, koca bir nehir olup harıl harıl çağlıyordu. Yaratanın korkusuyla taşlar yuvarlanıyordu yerlerinden! Cırcır böcekleri geceye ney düşüyordu!

Göğü geceden devralmaya hazırlanan güneşten evvel, Gavgas'a devlet girmişti. Köyün karşısında Kewl'den görünmüştü zırhlı araçlar, Sîyagılor'dan, Mergî'den, Sîyamézéli'den, Gıraxéyd'den;  Gavgas dört bir yandan kuşatma altına alınıyordu. Artık Gavgas'ta, kumrular değil, baykuşlar öter olmuştu. Anaların yanık ağıtları "Gavgas şewitî" yamaçlarda yankılanır olmuştu.

Gavgas'ın yanından geçen Çemé Gavgasî çağlamaz olmuştu. Sular kurumuş, çeşmeler akmaz olmuştu. Çobanların kavalları susmuştu. Kasor Dağı'nın newallarından yankılanan sesleri ve kuşları da susturmuşlardı helikopterler.

Gavgas'taki evlerin etrafını sarmıştı silahlı devlet. Bize yöneldi silahların namlusu. Dolu gibi mermiler yağdı Gavgas'ın dört bir yanına. Kurşunlar delip geçti küçücük bedenlerimizi. Bazen omuzlardaki tabutlarda, bazen panzerlerin arkasına bağlanarak bazen de torbalarda taşındı cenazelerimiz. Barut kokuları altında, ağızlarda 'terör' kelimesi sakız olmuştu sanki.

Gavgas Yakılıyor!

Gavgas köylüleri bomba ve silah sesleriyle uyandılar. Deprem olunca insanların korkup kaçışması gibi kimisi kapıdan, kimisi pencereden dışarı atlıyordu. Askerler Gavgas'ı abluka altına almış, gruplar halinde evleri kuşatmışlardı. "Silahlı devlet", kimi evlerde eşyalarını dışarı çıkarmaları için ev halkına yardım ediyordu, üstlerine çaktırmadan. Kimi evlerde ise acıma duyguları, vicdanları kendilerinden alınmış "eli silahlı devlet görevlileri", evleri, içindeki eşyalarıyla ve ahırdaki hayvanlarıyla ateşe vermişlerdi. İşte o evlerden biri de Ebdûleziz Amca'nın eviydi.

Horozların güneşi haber vermesiyle dışarıya çıkmaya, dağlarda, bayırlarda çayır çimenle karnını doyurmaya hazırlanan, insanlara etiyle, sütüyle ve hatta gübresiyle hizmet sunmaktan başka bir suçu olmayan hayvanların bulunduğu ahırlar da yakılmıştı.

Ahırın içine avucunun içindeki tozu atıp ardından kibriti çakmasıyla, samanlıktaki ve evin kimi odalarındaki paketlenmiş olan tütünlerin de alev almasıyla ev bir anda alevlerin arasında kalmıştı. Ebdûleziz Amca ve eşi Gülistan Yenge çocuklarıyla beraber kendilerini zar zor sokağa atmışlardı. Gülistan Yenge: "Ne olur müsaade edin! İneğimin, keçi ve koyunlarımın bulunduğu ahırın kapısını açayım; hiç olmasa onları yakmayın. Hayvanların sesleri yürek burkuyor." dediyse de kar etmedi. Belli mi olur; belki onlar da teröre yardım ve yataklık etmişlerdir, belki koruculuğu kabul etmeyerek devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünü tehdit etmişlerdir!

Oy dayee bavoo İbrahim-Musa aşkına! Suyu zehir alevler arasındayız! Bir cana, bir başa kalmışız way way! Sahi İbrahim için hazırlanan ateş öyle miydi? Bak, insanların yaktığı evleri karıncalar, kuşlar su taşıyarak söndürmeye çalışıyor. Peki çağın İbrahim'i nerede, ne zaman Nemrut'a karşı evlere-evsizlere siper olacak, ne zaman ateşi gül bahçesine çevirecek, ne zaman Nemrut'un sinekle ölümüne, hesap vermesine vesile olacak?

Annemin İsteği

Annem evde tek başınadır. Babam  Gemawétné Tepesi'ne odun toplamaya gitmiş, kışa hazırlık yapmaktadır. Annem, eli silahlı askerleri bir anda karşısında görünce korku içerisinde, onlara yalvarmaya başlıyor. Tülbendini çıkarıp ayaklarına kapanıyor, vazgeçirmeye çalışıyordu onları. Tekme ile yana itilen annemden ellerindeki listeye bakarak babamı soruyorlar. Annem, Abdullah'ın odun toplamaya gittiğini söylüyor. Kürtçe bilmeyen komutanın öfkesi artıyor. Neyse ki Türkçe bilen bir köylü söyleneni komutana tercüme ediyor.

Oy garip anam! Kürtçe konuşmanın bu ülkede suç olduğunu, herkesin Türk olmak zorunda olduğunu, doğru ve çalışkan olmak için Türk olmak gerektiğini, bir Türk'ün dünyaya bedel olduğunu, Türkçe eğitim ve öğretimden geçmediği için bilememektedir. Eğitimsiz, hiçbir entelektüel birikimi olmayan, iki kelimeyi bir araya getirmekte zorlanan annem, sevgi okulunu okumuş. Günün 24 saatinde kendisine misafir olanı ağırlayabilir, ekmeğini ikiye bölebilirdi. Peki eğitimini yurt dışında tamamlayan, derin bir entelektüel birikime ulaşan beyler, hanımefendiler bunu yapabilir mi?!

"Yalan söylüyorsun" diyor komutan, "Kocan teröristtir." "Biz onun teröristlere erzak götürdüğünü biliyoruz." "Hayır!" diyor annem, "Bizim erzakımız ancak bize yetiyor, yemin ederim ki kimseye erzak götürdüğümüz yok!" Komutan sert bir edayla: "Ya Abdullah'ı gösterirsin ya da evi ateşe veririz." Hediye Anne: "Bu sabahın köründe, bu yaşlı ve hasta halimle nereden bulayım onu? Gittiği yeri söylüyorum, gidin kendiniz bulun ya da bekleyin, kendisi zaten gelir. Ayrıca daha sonra da gelip size ifade verir." diyor ama sözleri ağzına tıkılıyor. Hemen sonrasında askerlerden ikisi, içerisinde hayvanların bulunduğu ahıra, ikisi ise eşyaların bulunduğu eve yöneliyor. Aynı anda avuçlarındaki tozu içeriye atmalarıyla ev bir anda alevlerin arasında kalıyordu.

Annem dişiyle, tırnağıyla, gece ve gündüz demeden çalışıp biriktirdiği evinin içindeki eşyaları, benim ve ablam için hazırladığı çeyizleri, hayvanları, arıları değil, evde asılı duran mübarek Kur'an'ı almak için çırpınıyordu. Boşunaydı çırpınması, boşunaydı haykırması, anlamazdı şartlandırılmış insanlar, anlamazlardı emir kulları. "Sus kadın, sus! Hepiniz teröristsiniz!" Tüfeğin dipçiğiyle sırtına vurarak: "Ulan atarım seni ateşin içerisine!" diyordu, eli silahlı bir asker. Devletten anneme cevap olarak sadece ve sadece aşağılama ve tehdit geliyordu.

...oOo...

Hawarek bîlin bû ji Gavgasé çiyave

Ji xaniyén şewitîne çırûsk ketın rézan

Rez péketın dar bilindbûn ketın gundé jîranan

Bir imdat yükseldi Gavgas'tan kırlara

Yakılan evlerden kıvılcım düştü bağlara

Bağlar tutuşup yükseldi komşu;

Tıyaxsé, Ku, Arqétin ve Gélé köylerine, Kasor ve Mılul dağlarına kara haberi ulaştırmıştı ve adeta "Bizim gibi yakılmak istemiyorsanız, buralardan gidin!" diye haykırıyordu. Gemawétné Tepesi'nde odun toplamakta olan babamın, Gavgas'tan yükselen dumanları görür görmez dizleri kırılıyor, odun kesmek için kaldırdığı balta ellerinden düşüyordu. Babamın dünyası kararıyor, başı dönmeye başlıyordu. Kendinden geçmiş bir halde, keçi yolundan, köyün yolunu tutmuştu. Gavgas'a gelenlerin ayaklarının altına yeşil halı gibi kendini seren Çarkanî Tepesi'ne yetişiyor, fark edilme ve vurulma korkusuyla déré aflére geçip suyla beraber Gavgas'ın yanına kadar akıyordu. Kendisini fark eden Hewa Nene, gözyaşları içerisinde ve titreyen sesiyle, evlerin içindekilerle yakıldığını, insanların caminin yanında toplatıldığını, adeta kıyameti yaşadıklarını, kesinlikle saklanması gerektiğini, yakalandığı yerde vurulacağını söylüyor ve babamı oradan uzaklaştırarak hayatının kurtulmasına vesile oluyordu.

Em di nav dinyakî rezîl dené bawerke 

Em dibîn çopé niftek é péketî

Di her şer î de é kuştî em

Ê çende ji me xeyalénme manbın enkazéde

Um ûde me çendan dilé me de man

Ev cîhanek çewane, cîhanék çewane dayé

Bila qehr bike bé dengim, tîme retim dayé

Tîm tén şewitandin, alav di hundiréme de

Kes natemirîne, li pışt xwe naziviré, li barînîyen

         dayikan

İnan ana rezil bir dünyanın orta yerindeyiz

çakılan kibritle yakılan oluyoruz

her savaşta vurulan biz

kaçımızın hayalleri enkazın altında kaldı

kaçımızın yüreğinde yakıldı ümitleri

bu nasıl bir dünya bu nasıl bir dünya ana

kahretsin suskunum, susuzum, yorgunum ana

durmadan yakılıyoruz, içimizde alevler

kimse söndürmüyor, dönüp bakmıyor çığlıklarına

         anaların

Köy Muhtarı Weysel'in Çığlığı

Rojîn ve Zehra ismindeki iki genç kızı ile beraber götürülüyordu Weysel Muhtar. Eşi Ğecé ve diğer çocuklarını, yakılıp yıkılan evin enkazının başında bırakarak. Yüreğini bırakmıştı muhtar ardında. Vücudu, adeta ikiye bölünüyordu. Bir bölümü götürülüyor, bir bölümü enkazda bırakılıyordu. Yaşadıklarını hatırlamak, yaşayacaklarını yaşamak istemiyordu muhtar: "Kızlarımla o iğrenç sorgu odalarınıza götüreceğinize, öldürün beni!" diyordu. Söyler misiniz, bizim suçumuz nedir? Yıllardır yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızı size sunduk, vergilerimizi ödedik, vatan savunması dediniz oğullarımızı düğüne yollar gibi gönderdik. Bu mu karşılığı Allah aşkına!

Maddi durumu iyi olanlar zaten tehditlerinize boyun eğip gitmişler. Biz fakir ve yaşlı insanlar olarak nasıl silah alalım, neyimize güvenerek korucu olalım? Yoksa bizden kurtulmanın başka bir yöntemi mi bu? Biz korucu olacak, eşlerimiz ve çocuklarımızla öldürülecek siz de koltuklarınızda bir Kürt ailenin daha yok edilmesini şampanyalarla kutlayacaktınız. Biliyorum, sizi bu keyiften mahrum ettik. Bunun verdiği öfkeyle bizlere karşı bu kadar saldırganlaşıyorsunuz. Size itaat edip emrinizi hemen yerine getirerek köyümüzü de boşaltmadık, boşaltamazdık. Yıllardır yaşadığımız, bizim için kutsal olan bu toprakları bırakıp gidemiyorduk. Sizin üstleriniz gibi deniz sahillerinde  Avrupa'da, Amerika'da villalarımız yok ki gidelim...  

Muhtar biliyordu; askerlerin daha önceden PKK'lilerin kılığında köyümüze geldiklerini, evlerimize konuk olduklarını, yemeklerimizi yiyerek köylüleri denediklerini biliyordu. Gavgaslılar olarak kendilerinin PKK'lilere yemek verdiklerini ve fakat bunun sadece yemekle sınırlı olduğunu, bütün değerlerine yemin ederek ispatlamaya çalışıyordu. Fakat bu yardımı kendilerinin korkularından dolayı yaptıklarını, buna mecbur olduklarını ve ayrıca Müslüman olduklarını; bunun gereği olarak yolda kalmışa, yetime, öksüze, evlerine misafir olarak gelenlere ikramda bulunduklarını belirtiyordu. Bize bunları yaşatan siz askerler de evlerimize misafir olarak gelseniz sizleri de sevgiyle karşılar ve izzeti ikramda bulunurduk, diyordu.

'Terör' kelimesini ağzında sakız yapan komutan ektiğini biçecekti. Devlet yıllardır 'terör' ekiyordu, gül biçmesi beklenemezdi. Devlet, çocukların masum bakışları arasında babalarını alıp götürüyordu. Devlet, ateşi evlere, ağaçlara değil; asıl çocukların, gençlerin bilinçaltlarına atıyordu. Gavgas'ta yakılan bu bilinçler ne olacak? Hayatları boyunca içlerindeki bu yangınlarla boğuşacak, intikam duygularıyla yaşayacaklar. Zaman zaman kendi içlerinde bu yangınları söndürmeye çalışacaklar ama siz yine de rahat bırakmayacaksınız onları. Baskılarla, asimilasyonlarla içlerindeki yangını alevlendireceksiniz. Sonuçta o bilinçler dayanamayarak dağlara sığınacak, sizin tanımınıza göre terörist olacaklar.

Yaptıklarınızı meşrulaştırmak için kullandığınız bu 'terör' kavramı da nedir, hayvan mıdır, ins midir, cin midir söyler misiniz? O dönemde Gavgas'da televizyon olmağından köylüler 'terör'ün ne anlama geldiğini bilmemekteydiler.  Hem devlet olarak sizin yaptığınız nedir? Yargısız infaz yapmak, ev yakmak, hayvan yakmak, ağaç yakmak, insanları yerlerinden yurtlarından etmek  vatandaşın güvenliğini sağlamak mı oluyor?

Ağaçlar da Yakılıyor

  Gavgas'ta yanan sadece evler miydi? Evlerin yanı sıra yakılanlar 100 yıllık ceviz ağaçlarıydı, meşe ağaçlarıydı. Ateşin ortasına atılanlar milyonlarca çoğalan ama insanlar gibi istilacı olmayan karıncalardı, dünyanın kefesinde dar gibi duran kertenkelelerdi, dağları ovaları gezip bin bir çiçekten tohum toplayıp bal üreten emekçi arılardı, yavrusuna kundak yaptığı kuşun yuvasıydı. Meyve ağaçlarıydı, üzüm bağlarıydı...

Kendisinden yıllar önce adı da yakılmıştı Gavgas'ın. Gavgas'ken Akdoruk olmuştu. Adı çok (!) partili döneme geçildikten sonra diğer komşuları ile beraber değiştirilmişti Gavgas'ın.

Ve ateş düştüğü yeri yakıyordu. Beş yıldızlı generaller duymuyordu. Ateş düştüğü yeri yakıyordu. Rektörler duymuyordu. Ateş düştüğü yeri yakıyordu. Bürokratlar duymuyordu. Ateş düştüğü yeri yakıyordu. Silah tüccarları duymuyordu, medya duymuyordu. Duymaları beklenemezdi zaten. Çünkü; evleri yakılanların arasında general oğlu yoktu, bürokrat çocuğu yoktu. Onların arasında rektör eşi yoktu, onların arasında onları buraya gönderenlerden birinin bir yakını yoktu ki duysunlardı.

Gavgasé ku xwe ne firot, an ha wek gloké agırîye

Gavgas nav çola xwîn û agir da

Gavgas di nav tora érîşek pır pelos da

Bırina cıyé ne diyar

Zorandina koçberiyé

oy xawar… xawar...!

Kendini satmayan o köy  şimdi bir ateş çemberi

         halinde

Gavgas kan ve ateş çölünün ortasında

Gavgas çok iğrenç bir saldırının ağında

Bilinmez yerlere götürmeler

Göçe zorlamalar

İmdat… İmdat  çığlıkları arasında…!

Haberi Duyar Duymaz Gavgas'a Gidiyoruz

Gavgas'tan göç eden güvercinler Amed'e acılı haberi getirmişti. Gavgaslılar olarak yastayız. Hz. Hamza için niye yas tutulmuyor ikazını Amed alıyor surlar ağlıyor, Dicle feryat ediyor! Gavgaslılar olarak, dostların, gitmeyin ısrarlarına rağmen yola çıkıyoruz Lice ile Kulp yolu arasında Seyrek Karakolu'nda durduruluyoruz. Kimliklerimiz toplatılıp komutanlara götürülüyor. Eşyalarımız didik didik aranıyor.  Koçer adlı bir yolcunun un ve diğer erzaklarına PKK'lilere gideceği bahane gösterilerek askerlerce el konuluyor. Koçer tepkili, yemin billah ediyor; "Kur'an'a el basarım" diyor, "Bu eşyaların tamamı bana ait, ben kalabalık nüfuslu bir aileyim. Bunlar bana az bile!" diyerek askerleri ikna etmeye çalışıyor. Bütün ısrarlarına rağmen çocuklarının nafakasının büyük bölümüne el konuluyor. Minibüsün içerisine aşağılanmış, onuru kırılmış bir halde dönüyor. Köye giderken yanımdan ayırmadığım çantamdaki fotoğraf makinama el konuluyor.

Toplam beş arama ve kimlik kontrolünden sonra Kewl Tepesi'nde Gavgas'ın karşısındayız. Gavgas tanınamayacak halde! Yanlış yere mi geldik acaba? Nerede dev ceviz ağaçları, meşe ağaçları, üzüm bağlarının yeşilleri? Nerede kuşların cıvıltısı, çobanların kaval sesleri nerede, keklikler nerede? Köylülerin el emeği, göz nuru, kendilerine göre görkemli evleri? Bütün bunların yerini simsiyah bir görüntü almış savaştan sonra harabe olmuş bir yeri andırıyordu Gavgas. Köye ulaşıyoruz; yer gök ağlıyor! Kadınlar evlerinin başında, yanan evlerine, götürülen kocalarına, çaresizliklerine göz yaşı döküyor! Çocuklar belki de bir daha göremeyecekleri babalarına ağlıyordu. Bizler de göz yaşlarımızı tutamıyoruz. Kömür olmuş ev ve bahçelerin üstünden bizim eve ulaşıyorum. Başına kırmızı bir bez bağlayan annem ve kurbanlık koyun gibi öldürülmeyi bekleyen babam, yakılan evimizin enkazı başında diz çökmüş oturuyorlar. Ağlamaktan gözleri şişmiş olan annem beni görür görmez dizlerine vurarak başlıyor yanık yanık ağıt yakmaya.

Wî de mala min

Wî de mala min

De herê mala min mala min mala min

Mala bavê min mala mêran e ha wa weylo…

Û çadira Bavê Emin danî li ser latê

Belê îro sê roj e Alayê Pasorê

Tevî mufreza cendirme tabûra eskerê vî Xelatê

Belê digerîne li Bavê Emin, Suwarê Kovê

Li vê dews û li vî rêç û li vî sîpané û taqîbatê

Wele wezê nakevime ber girtina û kuştina

   Bavê Emin

Wezê dikevime ber heyra vê heyrê

Û axalerkê me ser re dibêjin

Çawa tu bûye firar û mehkûm û qacaxê hikûmatê

Ah evim

Ah evim

Hadi git evime… evime…

Babamın evi, yiğitlerin evi

Emin Baba'nın çadırını kaldırmışlar

Üç gün oldu kuşatma

Askerlere hediyeler dağıtılıyor

Ağlıyor Emin Baba, yağız atın süvarisi

Aranıyor dağlarda, ovalarda

Emin'in babasının tutuklanmasını veya

  öldürülmesini dert etmiyorum

Bunca iyiliğe karşılık, gördüklerime yanıyorum

Büyüklerimiz soruyor bize

Neden firarisi, mahkumu, kaçağı oldunuz

    hükümetin

Yüreğimdeki yangını daha da alevlendiren yanık ağıtıyla sanki yıllardır görüşmemişiz gibi bana sarılıyor annem. Sanki yaşadığımı görmenin sevincini yaşıyor. Annem bana: "Niye geldin oğlum?" diye soruyor, "Senin için çok endişeleniyorum." Ben: "Korkma ana!" diyorum, "Hem canımızdan başka kaybedecek neyimiz kaldı ki?"

Geceyi köyde kalan köylülerle beraber iki odası yanmamış okulda geçiriyoruz. Zira okulun yapımı betonarme olduğu için tamamıyla yanmamıştı. 

Anlatılmaz bir destandır yaşadığımız. Ne sazla anlatılır ne de sözle. Kanlı battaniyelere sarılıp yığılmıştık okulun içine, ağıtlar gecenin sessizliğine karışmıştı! Göz yaşlarımız Çemé Gevgasi'ye katılmıştı. Yıldızların gölgesinde acılı bir sessizlik sarmıştı yüreklerimizi.

Belirsiz Bir Geleceğe Doğru Göç

Sokaklarda kalan Gavgas'ın köylüleri olarak kimimizi itile kakıla ve küfürler eşliğinde sorgu odaları bekliyordu. Kadın ve çocuk ağırlıklı kimi ailelerimizi ise belirsiz bir geleceğe doğru göç. Traktör römorklarında, kamyonlarda ya da ilkel teknelere doldurulmuş perişan bir halde onurlarımızı, yüreklerimizi ateş yumağında bırakarak gidiyorduk. Bazılarımız Kulp'a, bazılarımız acılar şehri Diyarbakır'a. Geriye kalanlarımız ise mevsimlik işçi olarak çalışmak üzere Anadolu'nun büyük metropollerindeki varoşlarına katıldık. Diyarbakır'da işsiz, İstanbul'da inşaat işçisi, Karadeniz'de fındık toplayıcısı olduk. Çocuklar olarak selpak mendil satıyor, eskimo satıyor, ayakkabı boyacılığı yapıyor, evin geçimini sağlıyorduk.

Biz bu zulme karşı koyamıyor, haykıramıyorduk. Güçsüzdük, acizdik. Ama insanlığın bizden daha aciz olduğunu nereden bilebilirdik ki? İnsan dediğin, kişilikli olur, onur ve izzet sahibi olur. Villalarında oturup televizyonları başında asimile maymuna dönüşen bedenimizi izleyen suskunların zalimlerden ne farkı olabilirdi ki?! O anneler, babaların yüreği sızlamaz mı hiç?

Babalarımızı ya öldürdüler ya da alıp götürdüler. İşkencelerden geçirdiler, asmayalım da besleyelim mi, deyip kayıp ettiler; babalarımız bir daha hiç gelmediler. Her kapı açıldığında, 'Baba!' diyerek kapıya koştuk ama nafile. Babalarımız bir siluet olarak kaldı hafızalarımızda. 40 yıllık emeğimizin eseri olan evimizi yaktılar. İnek ve koyunlarımızla beraber arılarımızı da yaktılar. Sokak ortasında tek başımıza, yanan evlerimizin başında karalar giymiş, yetim, evsiz, barınaksız kalmıştık.

Siz yetim kaldınız mı? Sizin hiç gözlerinizin önünde evleriniz yakıldı mı? Siz hiç aç ve evsiz  kaldınız mı? Büyükşehirlerin varoşlarına sürülmenin ne demek olduğunu bilir misiniz?

Siz, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, diye dua edenler. Siz kafa yormayan, suya sabuna dokunmayanlar. Siz satın alan, hiç durmadan tüketenler. Siz her odaya dev ekran televizyon yerleştirenler. Siz yeni model araba peşinde koşanlar. Siz paranın doymak bilmez canavarlarına ölü çocuk bedenleri sunanlar. Siz torba torba ekmekleri çöpe gönderenler. Siz evsiz barksız milyonlara aldırmadan, hiç adım atmadığınız odaların harcına, tuğlasına milyonlar harcayanlar. Siz üstsüz başsız milyonlara aldırmadan, aldıkları paçavraları dolaplarına tıkıştıranlar. Siz evlerinde adım atacak yer bırakmayacak kadar eşya yığanlar. Siz mideyi tıka basa dolduranlar. Siz Allah'tan korkmaz, kuldan utanmazlar. Siz ahiretlerini dünyaları için satanlar.

Biz yakılan köylerin, varoşların, göç zedelerin, cezaevlerinin, toplama kamplarının çocukları, biz Gavgas'ta barut kokusu bedenine sinmiş, Halepçe'de kimyasal gazların, Felluce'de, Ramalah'ta bombaların hedefi olmuş, Afrika çöllerinde ve diğer coğrafyalarda açlığa mahkum edilmiş çocuklar olarak yükseltiyoruz sesimizi ve haykırıyoruz:

Ey zalimler! Ey suskunluğu ile zulme ortak olanlar! Yetmez mi biz çocuklara çektirdikleriniz? Yetmez mi katliamlarınız, işgalleriniz, sömürünüz, zulmünüz?

Ey Gavgas! Ey serhıldan yurdu! Ey acının köyü! Ey bir ömür uğruna ağladığım yar! Ey ekin yerine kin veren toprak! Ey feryatları göğe, ayakları Amed'in, Anadolu'nun varoşlarına uzanan çocuk! Ey Kudüs'ün kalkanı Selahaddin'in torunları! Ey yetim ümmetin yetim evlatları! Ve ey kimsesiz mazlumlar! Size de diyoruz ki:

Zulme karşı direnin, sabredin. Hepimizi öldüremezler ya! Bir ölüyor bin diriliyoruz.

Sapan taşları ile modern silahlara karşı direnen İntifada'nın çocukları gibi geliyoruz, dünyanın dört bir yanından. Ateşe atılan İbrahim, denize sürülen Musa, adanmış Meryem ve beşikteki İsa gibi geliyoruz.

Kuyuya atılan Yusuf gibi, Süleyman'ın rüzgarı gibi, mağara arkadaşları gibi geliyoruz. Bedir'in aslanları gibi geliyoruz. Farkımızın farkında olarak geliyoruz.

Gavgas Direniyor

Köylüler mağduriyetlerinin bir nebze olsun giderilmesi ve  kendilerine zulüm yapanların cezalandırılacağı umuduyla bir süre sonra evlerinin askerler tarafından yakıldığını belirten bir dilekçeyle Kulp adli makamlarına başvuruda bulunmuşlardı. Onlar bu ülkede hak aramanın suç olduğunu nerden bilsinlerdi? Onlar "Devlet, evimizi yaktı!" demenin suç olduğunu nerden bilsinlerdi? Başvuruda bulunanlar apar topar gözaltına alınmıştı. "Ne bu dilekçe, kim yazmış bunu?" diye bağırıyordu yetkili kişi. "Devlet ev yakmaz, devlet  köy boşaltmaz." Köylüler şok olmuştu. Yaşadıklarına mı inanacaklar, yetkilinin bağırarak söylediklerine mi? Ah benim saf köylülerim! Kimi kime şikayet ediyorlar? Askeri askere, devleti devlete şikayet ediyorlardı da farkında değillerdi. Dayaktan geçirilen köylülere, "Bir daha böyle bir girişimde bulunursanız; evlerinizden, hayvanlarınızdan, topraklarınızdan olduğunuz gibi canınızdan da olursunuz, haberiniz olsun! Şimdi defolun gidin, gözüm görmesin sizi!" diyordu devletin yetkilisi. Umduğunu bulamayan köylüler çaresizlik içerisinde zorla sürüldükleri yerlere ve kendilerine ait olmayan hayatı yaşamaya gidiyorlardı. Yaşayacakları hayata hayat denirse eğer. Korkmuştu köylüler, boyun eğmekten, susmaktan, kaderlerine razı olmaktan başka seçenek bırakılmamıştı kendilerine.

Gavgas dînya ra çend kilimetroye

Kîngé milé xo kerd çewt

Gazana mamuşagî

Teberé hudûdîrawo

Umudé hé ézmanana dalaqnayo

Şima çewt femnékerd

Laşé mad hemayk perçé şerepnalan esté

Çımané mad duman, goşté mad waré işkenjı

Miğrofonande ma ra yeno vatış é ko xerepnané û

  é ko teroristé

Ekranande ma recm bené

Mektebande zıwané ma înkar dıbé…!

Gavgas  dünyaya kaç kilometre

Ne vakit çöktü omuzları

Dağlarda menekşeler

Kapsama alanı dışında mı

Gökyüzüne salınan umutlar

Yanlış duymadınız

Gövdemizde şarapnel parçaları duruyor hâlâ

Gözlerimizde duman, etimizde işkence izleri

Terörist de, bozguncu da biz oluyoruz

mikrofonlarda

Ekranlarda recm edilen bedenimiz

Okullarda inkar edilen dilimiz…!

Gavgas AİHM'de

Biz, Altun ailesi olarak; acılarla, insan çığlıklarıyla, kan ve gözyaşlarıyla olgunlaşmış, genellikle 'ölümlerin' yaşadığı kentin  Diyarbakır'ın  fakir mahallelerinden biri olan, daha çok çevre ilçe ve köylerden göç eden insanları bağrına basan Ali Paşa Mahallesi'nde tek odalı, kerpiçten yapılı, banyosunun olmadığı, banyo ihtiyaçlarının tuvalette karşılandığı bir evde oldukça yoksul bir hayat yaşıyorduk. Kulp'taki dilekçeli başvuruda umduğunu bulamayan köylülerden babam, olağanüstü şartların hakim olduğu, faili meçhullerin yaşandığı, yargısız infazların yapıldığı bir diyarda kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış, öldürülme pahasına yaşadıklarını AİHM'e götürmeye karar vermişti. Tabi bu kararı vermesi kolay olmamıştı. İlk önceleri çok korkan ve kesinlikle AİHM'e gitmeyeceğini söyleyen babama: "Sen gitmezsen AİHM'e ben giderim" demiş, onu cesaretlendirmiştim. Böylece başvuru için ikna olmuştu. Evimizi ve hayvanlarımızı yakan, yıllardır yaşadığımız topraklardan sürüp, bizi açlığa ve yoksulluğa mahkum eden devletten hesap somaya kararlıydık. Babam, başından geçenleri tekrar yaşarcasına bir bir anlatırken, onu dinleyenler kaygıya kapılıyor ve anlatılanlara inanmakta zorlandıklarını ifade ediyorlardı. Babamın başvurusu AİHM tarafından hemen kabul edilmiş ve işleme konmuştu. Köyün diğer mağdurlarına başvurmaları için ısrar etmemize ve kendilerine yol göstermemize rağmen, Kulp'ta feci bir şekilde dövülen ve korkutulan köylüler daha önce yaşadıklarını bir daha yaşamak istemediklerini belirterek  AİHM'e başvurmaya yanaşmamışlardı.

Gavgas'ın çığlığı Avrupa'da yanıt bulmuştu ve Gavgas'a atılan ateş Ankara'ya sıçramıştı. Köyleri yakmak için saldırıya geçen devlet, bu defa savunmadaydı. Yıllar sonra AİHM bir karara varmış ve devlet bize tazminat ödemeye mahkum edilmişti.

Devlet adına yargısız infazlar yapanlar, faili devlet cinayetler işleyenler, işkenceler yapanlar, köylerimizi yakma ve boşaltma talimatı verenler hala ellerini kollarını sallayarak dolaşmakta ve zaman zaman zulümlerine devam etmektedirler. AİHM'de yargılanmasına ve mahkum edilmesine sebep oldukları devletle beraber adaletin yerine gelmesi için bunların da yargılanıp hak ettikleri cezaya çarptırılmaları gerekiyor. Bunların cezalandırılması, yanan ateşe bir kova su dökülmesi anlamına gelecektir. Zira bunlar yangına devlet adına odun taşımaya devam etmektedirler. Ya da devlet yangını söndüreceğine bunları kullanarak odun taşımaya devam etmektedir.