Cumhurbaşkanlığı Seçimleri...

Haksöz

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğru Türkiye'nin alışık olduğu derin krizlerden birine daha savrulacağı korkusu (ya da beklentisi) henüz gerçekleşmemiş görünüyor. Kemalist laik cephenin Çankaya üzerinden kabartmaya çalıştığı gerilim atmosferi şimdilik gazete sayfaları ve televizyon ekranlarıyla sınırlı kalmış durumda. Çankaya seçimlerinin başlamasına az bir süre kalmasına rağmen felaket tellallarının sesi dar bir alana sıkışmış durumda. Ankara merkezli korku senaryoları bir türlü Anadolu'ya, halka, sokağa yansımıyor. Emekli askerler, darbe sever medya çevreleri ve Deniz Baykal'ın ısrarla çaldırmaya çalıştığı alarm zilleri fazla rağbet görmüyor. Şüphesiz bu ayın ortasından itibaren cumhurbaşkanlığı seçimleri için prosedürün işlemeye başlamasıyla siyasi ortamın biraz daha ısınması ve gerilmesi beklenmelidir. Bununla birlikte şu ana kadar ortaya çıkan manzara, gerçekleşecek olsa dahi gerilim ortamının alıp başını gitmeyeceğinin ve çok fazla büyümeyeceğinin işareti olarak yorumlanabilir. 

Peki, bu askeri cunta oluşumlarının, darbe hazırlıklarının tümüyle sona erdiğini ve Türkiye'nin geri dönülmez bir tarzda normalleştiğini mi gösterir? Elbette, bunu söylemek çok zor; hatta imkânsız. Çünkü Türkiye'de sistemin gerek zihniyet gerekse de kurumsal işleyiş açısından militarist niteliği gayet baskın. Ve bu hastalıklı yapı paranoyakça bir tutumla sürekli biçimde korku üretmekte ve bu korkularının üstesinden gelebilmek için de gerek gördüğünde ve de cesaret bulduğunda kural dışı, hukuk dışı yöntemlere meyletmekten çekinmemekte. Bu yüzden birilerinin hali hazırda darbeci, cuntacı reflekslerle birtakım çabalar, girişimler içerisinde bulunduğunu, bir şeyler kotarma peşinde olduğunu tahmin etmek hiç zor değil. Ne var ki, gerek Kemalist cunta özlemcilerinin kitlesel bir güçlerinin bulunmayışı, gerekse de konjonktürün elverişsizliği darbe tehdit ve tehlikesinin kuvveden fiile çıkmasına şimdilik pek elvermiyor. Bununla birlikte Türkiye'de militarist zihniyetin darbe tehdidini, iktidar üzerinde etkili olmanın bir aracı, hatta düpedüz bir iktidar yöntemi olarak sıkça ve yoğun bir tarzda kullandığı bilindiğinden bu aracın ve daha genelde de bu ruh halinin sürekli gündemde tutulacağı kesindir.

Darbecilik Militarist Zihniyetin Politika Yapma Tarzıdır!

Çok partili sisteme geçilmesinden bu yana geçen sürede tam dört kez doğrudan olmak üzere sürekli ve kapsamlı askeri müdahalelerle karşılaşılan bir ülkede darbe tehdidini yok saymak, görmezden gelmek zaten fazlaca saflık olur. Türkiye'de "darbe tehdidi/tehditleri" kimi zaman halkın seçtiği politikacılara, kimi zaman da doğrudan halka yöneltilen ve adeta sıradan bir uyarı söylemi gibi algılanmaktadır. İnanılmaz bir kuralsızlık ve rezilce bir tutum olmasına rağmen olağanlaşmıştır, kanıksanmıştır. Askerler adına yapılan konuşmalarda, izlenen politikalarda bu olgunun açık işaretleri rahatlıkla görülür. Ama "darbe tehdidi" savurmak, darbe korkusuyla halkı ya da politikacıları, muhalifleri hizaya sokmaya çalışmak sadece askerlerle sınırlı bir tutum değildir. Medyada tescilli darbe korosu gibi iş gören yazar-çizer takımı ile birlikte ana muhalefet partisinin söylemlerinden, üniversitelerin açıklamalarına hatta sivil toplum kuruluşu olma iddiasındaki kimi asalak çevrelerin yaklaşımlarına kadar geniş bir zeminde bu tutumun yansımaları ile sıkça karşılaşılır. 

Emekli kuvvet komutanlarının cunta hazırlıklarının internet sayfalarına düştüğü bir ortam mevcut ama bu çarpıklık fazla dikkat çekmeden geçiştiriliyor. Bu durum ya illegalitenin sıradanlaşmasına ya da bu tarz çarpıklıkların artık dikkate değer bulunmamasına delalet etmektedir. Elbette ikinci ihtimal tercih edilir ama her halükarda ortada ciddi bir hukuk sorunu olduğu da açıktır. Apoletli zevatın hummalı bir biçimde "iç tehdit" unsurlarını bertaraf etme planları, hazırlıkları içerisinde yoğruldukları bir ülkede ne siyasetin halk iradesini yansıtmasını beklemek, ne de insan hakları ve özgürlüklerin gelişiminden söz etmek tutarlı bir tavır olamaz. Militarist kuşatma altında ne siyasetin ne de bireylerin ya da toplumun özgür iradesinin somut ve güvenilir bir karşılığı yoktur.

Hikmetinden Sual Olunmaz Bir İktidar Merkezi Olarak Ordu

Militarizm öylesine bir tutarsızlıktır ki, Tunceli'de atış talimi sırasında iki erin seken kurşunlardan ölümünü sorgulamaz, sorgulanmasına da izin vermez ama Çankaya'ya çıkacak kişinin eşinin başörtüsünü sorgulama hakkını kendinde görür. Cumhurbaşkanlığı tartışmaları, DTP'li milletvekili adaylarının seçimlere nasıl girecekleri, TESEV'in demokratikleşme raporu ve daha bunlara benzer pek çok konuda, yani kendilerini ilgilendirmeyen hemen her konuda durumdan vazife çıkarmayı bilen apoletli zevat sorumluluk alanı dâhilinde yitirilen insanlarla ilgili olarak ise adeta dut yemiş bülbül pozisyonundadır. Hemen belirtelim ki, bu çelişik görüntü en temelde Türkiye'de ordunun yapısal işleyişinden kaynaklanmakla birlikte, buradaki çarpıklığın tek sorumlusu askerler değildir. Hükümetiyle, medyasıyla, hatta toplumsal algı mekanizmasıyla birlikte sürdürülen, yaşatılan bir çarpıklıktır bu.

Sözünü ettiğimiz bu durumun somut bir örneği ile geçen ay yoğun bir gündem maddesi oluşturan "Genelkurmay andıçı" tartışmalarında karşılaşmadık mı? Hiçbir hukuki, mesleki, ahlaki ilke ve kural tanımaksızın ve tümüyle yetkilerini aşarak Genelkurmay'ın açık bir biçimde medyayı düşman ve dost diye tasniflemesi karşısında takınılan tavırlar Türkiye'de gerek siyasetin, gerekse de sivil toplum alanının ne ölçüde güdük kaldığının somut bir göstergesini sunmaktaydı: Artık mızrağın çuvala sığmaması karşısında mecbur kalınarak yapıldığı aşikâr sitemlerle konuyu geçiştirmeye çalışan ve itiraz eder gibi yapan bir basın; bu kadar açık bir hukuksuzluk karşısında dahi yeminli muhafız rolünü sektirmeyen ve demagojiyle orduya arka çıkan muhalefet partileri; ve hesap sorma cesaretini bir kenara bırakalım hiç olmazsa halka, kamuoyuna çirkinliği, hukuksuzluğu ilan etme tutarlılığını gösteremeyen, "acziyet makamı"nı susarak, örterek koruma kararlılığındaki bir hükümet!

Doğal olarak bu tablodan çıkabilecek tek bir sonuç vardı. İşin başında da zaten açıklandı: Genelkurmay, andıçı basına sızdıranları tespit etmek için soruşturma başlattı! Ne güzel değil mi? Ortada açık bir hukuksuzluk mevcut. Hesap vermesi gerekenler konu hakkında açıklama yapmaya bile lüzum duymuyor ve bilakis konuyu gündemleştirenleri sorguluyorlar. Kemalist laik Türkiye'ye yakışır bir hukuk devleti uygulaması demek ki böyle oluyor!

Militarizm Türkiye'yi boğuyor; siyaseti, basını, sivil toplumu, uzandığı her alanı, hatta sınırları da aşarak kirletiyor, tüketiyor. Kıbrıs'ta yaşananların başka izahı var mı? Ada'da "güvenliği sağlama" gerekçesiyle bulunan Türk Birliği'nin komutanı parti kongresinde İstiklal Marşı okunmadı diye Başbakan'ı fırçalıyor. Dün Lokmacı Geçidi konusunda Cumhurbaşkanı ile yaşanan sürtüşme, bugün Başbakan'ın azarlanması gibi gariplikler göz önünde iken hâlâ kalkıp Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin bağımsızlığından söz etmek komik olmuyor mu? Ama militarist kafa bu çirkinliği, çarpıklığı görmüyor, göremiyor.

Cumhurbaşkanlığı tartışmalarında da aynı körelme durumu mevcut. Ana muhalefet partisi liderinin çağrılarının da, medyadan yükselen hatırlatma ve uyarıların da, seçim sürecinin başlayacağı tarihle birlikte start verileceği ilan edilen 'sivil toplum kuruluşları'nın protesto mitinglerinin de tek bir adresi var: Ordu. Hatta Nisan sonunda yapılması gereken MGK toplantısının tarihinin Cumhurbaşkanı Sezer tarafından öne alınmasında da aynı gayreti görmemek mümkün değil. Hiç kimse bu toplantıda Sezer'in Tayyip Erdoğan'a söyleyeceği sözlere, uyarılara belirleyici bir önem atfetmiyor ama kışla düzeninin savunucuları bu toplantıyı kuvvet komutanlarının önünde Erdoğan'ın sigaya çekilmesi, hizaya sokulması şeklinde algılıyor ve bu yüzden de çok değerli buluyor.

Erdoğan Militarist Dayatma Karşısında Geri Adım Atmamalı!

Militarizmin cumhurbaşkanlığı üzerinden şaha kaldırılmaya çalışıldığı bu süreçte hükümetin tutumu Türkiye'de siyasetin önümüzdeki dönemdeki seyri açısından belirleyici olacak. AK Parti Hükümeti bugüne kadar pek çok konuda askerle ters düşmemek adına siyasetin doğasına aykırı bir dizi uygulamaya imza attı, toplumsal taleplere sırtını döndü. Ne var ki, bu tutum siyasetin normalleşmesini ve militarist yapının gerilemesini getirmedi, bilakis ordunun ayrıcalıklı konumunun pekişmesi sonucunu doğurdu. Nitekim son dönemlerde artan darbe tartışmaları ve belli kesimlerin büyük bir cüretkârlık ve utanmazlıkla askeri müdahale beklentileri içine girmesi AK Parti Hükümeti'nin 'soğukkanlı' yaklaşımının, 'gerilim politikasından uzak olma' tutumunun sonuç verici olmadığını da göstermiş oldu.

Şimdi cumhurbaşkanlığı gündemiyle birlikte tüm bu politikaların bir kez daha sınandığı bir sürece girilmiş bulunuyor. AK Parti Hükümeti ve Başbakan Erdoğan uzlaşma adı altında oligarşik çevrelerin baskı ve dayatmalarına boyun eğecek olursa, belki muhtemel bir hükümet krizini atlatmış olacak ama siyasi tutarlılık ve inandırıcılık boyutunda ağır bir darbe alacak. Yaşanan bunca tartışmadan sonra "icraatın başında bir dönem daha kalma" ya da "siyasal uzlaşma" gibi izahlarla, iddialarla cumhurbaşkanlığı adaylığından vazgeçmenin inandırıcılığının olamayacağını söylüyoruz. Bu tavır hangi gerekçeyle temellendirilmeye çalışılırsa çalışılsın sinme ve geri adım atma tavrı olarak algılanacaktır. Böylesi bir adımdan sonra örneğin Ekim ya da Kasım ayında yapılacak seçimlerde Tayyip Erdoğan'ın başında bulunduğu AK Parti halktan kendisine güvenmesini nasıl isteyecektir? Elinde yetki varken, 'iyi saatte olsunlar'dan korkup 'iktidar'ı paylaşanların bundan sonra hangi kritik noktada nasıl davranacaklarına ilişkin halkın güven duyması mümkün olabilir mi?

Tayyip Erdoğan dört yıllık başbakanlık performansıyla tipik bir düzen içi siyasi kişilik olduğunu açıkça ortaya koyan ve bu yüzden de İslami kimlik ve taleplerimiz açısından kendisinden bir beklentimizin söz konusu olamayacağı bir politikacı. Başörtüsünden Kürt sorununa, ABD ile suç ortaklığından İsrail ile işbirliğine kadar bir dizi konuda ilkelerin değil, pragmatizmin belirleyici olduğu bir çizginin izleyicisi. Dolayısıyla düzen içi tartışmaların odağındaki bir isim olarak Tayyip Erdoğan'ın şahsının (veya belirleyeceği bir ismin) düzenin tepe noktasına oturmasının düzenin kimliği ve işleyişi noktasına temel bir değişikliğe yol açmayacağı muhalif bir kimlik ve tutum sahipleri açısından tartışma götürmez bir durumdur. Bununla birlikte Çankaya tartışmasının vardığı noktada Tayyip Erdoğan'ın oligarşik iktidar odakları karşısında geri adım atmamasının siyasetin normalleşmesi ve toplumsallaşması bağlamında kritik bir önem arz ettiği de görülmelidir. Tayyip Erdoğan ve partisinin cumhurbaşkanlığı seçimlerinde alacağı tavır militarist yapının geriletilmesi için bir fırsat oluşturabileceği gibi, söz konusu yapının azgınlaşmasına, pervasızlaşmasına katkıda da bulunabilir. Cumhurbaşkanlığı adaylığının, Erdoğan'ın kişisel ihtirasını ne ölçüde besleyeceğini bilemeyiz ama siyaset mekanizmasının kışla dayatmalarıyla değil, halk iradesine uygun olarak şekillendiği mesajını vermesi noktasında ileri bir aşama teşkil edeceğini söyleyebiliriz.