Çözüm Topyekün İslami Mücadelede!

Haksöz

Türkiye 24 Aralık'ta, temel tercihleri ve pratikleri itibariyle birbirlerinden ciddi hiçbir farkları olmayan, her geçen gün birbirlerine daha çok benzeyen, aynılaşan partiler arasında yapılacak bir seçime hazırlanıyor.

Partiler arasında yaşanan ittifak pazarlıkları ve aday trafiği, bu aynılaşma olgusunun en somut ve de en çirkin göstergelerinden birini teşkil ediyor. Teklif edilen milletvekilliği sayısına, daha doğrusu pazarlık payına bağlı olarak neredeyse herkesin herkesle ittifak edebileceğini gösterdiği, yine aynen profesyonel futbolcuların her takımda oynaması gibi, birçok adayın sıralamada kendisine en iyi yeri hangi partinin vereceğine bağlı olarak çok rahat bir biçimde şu veya bu parti listesinden meclise girmeye hazırlandığı bir seçim bu. Yıllarca bir parti saflarında politika yapmış bir şahıs, seçilme telaşı dışında hiçbir ciddi gerekçe göstermeksizin bir bakıyorsunuz bir başka partinin kapısını çalabiliyor. Ve düne kadar hırsızlıkla, yalancılıkla, vatan hainliği ile suçladığı o parti yetkililerince törenle, alkışla karşılanabiliyor.

Yok Aslında Birbirlerinden Farkları!

Bu arada erken seçim kararıyla birlikte içine girilen bu sürecin olumlu bir takım yönleri olduğunu da itiraf etmek gerekir. Sistemin mahiyetini bir türlü fark edemeyenler için bile, ortaya çıkan bu görüntü yeterince açık olmalı. Türkiye'de siyaset adına, demokrasi adına nasıl bir rezaletin kurumsallaştığı, bu süreç içinde gayet belirgin bir biçimde ortaya çıkmış görünüyor. İSKİ-İLKSAN paydasında buluşan ve kurdukları yağma ve yolsuzluk mekanizmasının hesabını verememekten korktukları için, bir gün bile hükümetten uzak olmayı düşünemeyen kirli menfaatlar koalisyonunun ortakları DYP ve CHP; hayali bir iktidar beklentisinin sonucunda gerçekleşecek bir çıkar bölüşümü dışında varlığı hepten anlamsız hale gelen politik tutarsızlıklar şampiyonu ANAP; düne kadar medyanın maksatlı şişirmesiyle birinci parti rüyaları görmekteyken seçim sürecine girilmesiyle birlikte baraj kabusları içinde seçimden kaçmak için kıvranmaya başlayan DSP; ve her türlü pazarlıkta, her türlü alışverişte fütursuzca arzı endam etmekten çekinmeyen oryantal dansözlere taş çıkartacak kıvraklığa sahip MHP; ayrıca Kamer Gençler, Mümtaz Soysallar, Korkut Özallar ve daha nice örnekler, sadece politika ve politikacılar düzeyinde ortaya çıkan yozlaşmanın değil, sistemin çürümüşlüğünün de ibret vesikalarını teşkil etmektedirler.

Sistemin kirli küpüne batan partilerin tümü "sistemin boyası"nı ortak bir üniforma gibi taşımakta ve farksızlaşmaktadırlar. Bu birbirinden farksızlık hali o kadar belirgin bir noktaya varmıştır ki, örneğin seçim kanununun hazırlanması sırasında, Çiller oy pusulalarına parti adlarıyla birlikte parti liderlerinin fotoğraflarının da konulması teklifini ısrarla savunmuştu. Meclis'te kabul görmeyen bu teklifle Çiller herhalde fiziği ile seçmenler üzerinde etki uyandırabileceğini düşünmüştü. Fakat teklifin arka planında yatan daha reel mantık muhtemelen, aslında birbirlerinden farksız hale gelen partiler arasında bir tercihte bulunacak seçmenin işini kolaylaştırmak idi. İdeolojileri, tezleri, politikaları ile hiçbir ciddi farklılık taşımayan partiler arasında tercih yapmak zorluğu çekecek seçmenlere böylece "al işte farklı yüzler" seçeneği sunulmuş olacaktı.

Halkın gözü önünde cereyan eden tüm bu orta oyununa, tüm bu seviyesizliğe, içeriksizliğe rağmen, aynı partiler gayet pişkin bir edayla 24 Aralık'ta çok büyük değişikliklerin yaşanacağını, sıkıntıların aşılacağını, ülkeye yepyeni bir soluk aldıracaklarını söyleyebiliyorlar, kitleleri vaad bombardımanına tutabiliyorlar. Mevcut sömürü ve zulüm düzeninin temel ilkelerini, kurumlarını ve üzerine oturduğu asli zemini en küçük bir biçimde kıpırdatmayı göze alamayan, "teklif dahi" etmeye muktedir olamayan, üstelik de yaşanılan devasa sorunların ve gittikçe derinleşen krizlerin asıl nedenini oluşturan bu asli zemine bağlılıklarını her fırsatta izhar etme yarışına girişen bu partiler, hep birlikte 24 Aralık'ın adeta sihirli bir değnek işlevi göreceği aldatmacısını yaygınlaştırmaktadırlar. Bu kerameti kendinden menkul demokrasi oyununda halka düşen rol ise seçim sandığına varıp isimleri, amblemleri ve bir de liderleri birbirinden farklı partiler içinden tercihini yaparak bağımsız ve de kutsal "irade"sinin meclise nasıl yansıyacağını huzurla temaşa etmek olacaktır.

Sistemin asli yapılanmasını bilen ve laik Kemalist dikta düzeninin farkında olan müslümanlar açısından, yeniden sahnelenen/sahnelenecek olan bu oyun genel işleyişi itibariyle hiçbir orijinalliği bulunmayan, bayat bir oyundur. Bununla birlikte öteden beri taşıdığı "sistem dışı bir parti niteliği taşıma, düzen partilerinden bir parti olmama" iddiasıyla öne çıkan ve bu seçimlerde ağırlığı daha bir artan RP'nin varlığının mevcut siyaset oyunundaki rolünün "acaba" sorularına yol açtığı da görülmektedir. Sahnede yer alışının eğlenceye katılmak amacına yönelik olmadığı iddiasında bulunan RP'nin konumu, şimdiye dek oyuna taraf olmama İlkesi ve duyarlılığıyla davranmış kesimler arasında da ciddi tartışmalara ve farklı tavır alışlara sebebiyet verebilmektedir.

Tevhidi Bir Mücadele Hattının Eksikliğinin Doğurduğu Boşluk

Düzene bütüncül olarak karşı çıkma iddiasında bulunan müslümanlar arasında RP'ye teveccüh eğilimlerinin yaygınlık kazanması iki nedene bağlanabilir. Söz konusu müslümanlar arasında düzene bütüncül anlamda karşıtlığın ilkesel bir zemine oturtulamadığı, söylem düzeyinde kaldığı ve somut pratik örneklikler ortaya konulmasında karşılaşılan güçlüklerin henüz aşılamamış olduğu görülebilmektedir. Bu noktada ortaya çıkan boşluk farklı etkilenmelere açık bir yapı oluşturmaktadır.

Temelde yenilik ve oturmamışlıktan kaynaklanan sebeplerle, tevhidi bir mücadele hattının somutlaştırılmasında çekilen güçlükler ve sancılar, somut siyaset arenasının kızgınlaştığı ve yoğunlaştığı mevcut ortamın da etkisiyle, bilinçli müslümanlar arasında RP'ye doğru ölçüsüz siyasi yönelimlere, hatta savrulmalara yol açabilmektedir. Öte yandan bu istenmeyen gelişme, arındırılmaya, netleştirilmeye çalışılan kimliğin daha bir bulanıklaştırılması sonucunu doğurarak, tevhidi bir mücadele hattını yeşertme çabalarını daha bir zorlaştırmakta, güçleştirmektedir. Net, tavizsiz bir İslami kimlik ve bu kimliğin pratik örnekliği belirgin bir biçimde somutlaştırılmadıkça da, söz konusu bu olumsuz gidişatın devam etmesi kaçınılmazdır.

Egemenlerin Saldırılarına Karşı RP'yi Savunma Eğilimi

Öte yandan egemen laik çevrelerin RP aleyhine sürdürdükleri azgın kampanyanın kendisi de RP'ye teveccühü arttıran ve ilkine göre çok daha doğal sayılabilecek bir diğer nedeni oluşturmaktadır. İslam antipatisi ve müslümanlara karşıtlık bağnazlığıyla yoğrulmuş egemen çıkar çevrelerini teşkil eden iş çevrelerinden medyaya, politikacılardan asker-sivil bürokrasiye kadar geniş bir yelpazeyi oluşturan kesimler laik düzen temelinde rahatlıkla buluşabilmekte ve birleşebilmektedirler. Kendi içlerindeki tüm çelişkilere ve çatışmalara rağmen laiklik, egemen çevreler için ortak bir zırh gibi kabul edilmekte, hatta İslami tehlikenin ayak sesleri olarak algılanan RP'ye karşı kullanılan bir mızrağa dönüştürülebilmektedir.

Sistemin tıkanıklığına bağlı olarak merkez partilerinin erimesi ve buna paralel olarak İslami bir takım tezler ve söyleme sahip RP'nin yükselişi egemenlerin panik halini arttırmış ve daha bir saldırganlaşmalarına ortam hazırlamıştır. Karşı propaganda taktiklerinin en basit ve en pespaye örneklerini sıralayan medya; İTO seçimlerinde ortaya konulduğu gibi kenetlenen kapitalist sermaye; seçimler sonucunda laik-demokratik sisteme karşı olanlar hariç herkesle koalisyona hazır olduklarını vurgulayan partiler; şimdiye kadar % 33'lük bölge barajlarını Anayasa uygun bulmuşken, şimdi yüksek bölge barajlarının RP'nin işine yarayacağı endişesiyle % 25, % 20 gibi bölge barajlarını adaletsiz bulan Anayasa Mahkemesi ve daha buna benzer bir çok olgu hep düzenin temelde İslam'a karşı duyduğu kin ve korkunun RP'nin şahsında somutlaşmasının işaretleridir.

Düzen RP'ye karşı oluşturduğu cepheyi sadece laiklik dinini koruma ve kollama misyonuna sahip kurumlar ve bu dinin açık müntesipleri ile de sınırlamıyor. Bir takım dolaylı yol ve yöntemlerle "geleneksel dinci" ve muhafazakar çevreleri de yedeğine almayı ihmal etmiyor. Bu alanda perdeye yansıyan görüntüler ise şüphesiz çok daha mide bulandırıcı. Düne kadar ehveni şer adıyla formüle edilen, sol tehlikesine karşı büyük sağ partiye destek verme politikası güden çevrelerin bugün hala ANAP ya da DYP ile flört etmeyi sürdürmeleri bu çevrelerin boğazlarına kadar sağcılık batağına saplanmış olduklarını ortaya koyuyor. İflah olmaz sağcılık illetine kapılmış bu çevreler, sözde İslam adına sahip oldukları her-şeyleriyle bu müşrik düzene hizmet etme zilleti içinde ısrarla, inatla yuvarlanmaktadırlar.

Clintonların, Rabinlerin dostu Çiller'e sevgi ve muhabbetlerini her fırsatta sergilemekten çekinmeyen Hocaefendi'nin, "Cebrail parti kursa onu da desteklemem" gibi bir sözle ne kadar apolitik olduğunu ispat etmeye çalışması, kim bilir ne kadar inandırıcı oluyordur? Ya İskender Paşa tarikatının ulusu Esat Bey'in tavrı ne anlama geliyor? Hazret "Bize en yakın parti BBP" buyurmuş. Ne kadar düüst bir tavır değil mi? İkbal ve menfaat kapısı olan kitle partileri yerine küçük, fakat ideolojik kimlikli bir parti destekleniyor. Böylece Esat Bey ne kadar samimi ve pazarlıksız bir tavır sahibi olduğunu ortaya koyma fırsatı bulmuş oluyor. Tesadüf bu ya, bu seçimlerde de BBP adayları ANAP listesinden seçime gireceklermiş. Ama mutlaka Hazret'in tavrının bu ilginç tesadüfle uzaktan yakından bir ilgisi olmamıştır!

Sağcı, dinci çevrelerin egemenlerin dümen suyuna girerek RP aleyhine oluşturulan koroya dahil olmaları düzenin açtığı kampanyanın yoğunluğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte İslami tehlike ile özdeşleştirilerek RP aleyhine estirilen bu azgın laik kampanya aslında RP için bir avantaj sayılmalıdır. Böylelikle RP İslam'a yöneliş, İslam'a teveccüh olgusunu kendi hanesine artı puan olarak yazabilmekte, kesinlikle haketmediği bir sahiplenme, desteklenme tavrına muhatap olabilmektedir. Yine RP aleyhine yoğunlaştırılan anti-İslami kampanyanın RP adına olumlu bir diğer yönü de, egemenlerce İslam karşıtlığı temelinde ortaya konulan bu düşmanlığın, şiddetli bir kimlik krizi içinde bocalayan ve sürekli yalpalayan RP'nin kimliğini bulması yönünde, önemli bir katkı sağlayabilme potansiyeli taşımasıdır.

RP'nin Derinleşen Kimlik Bunalımı

Mamafih sahip olduğu ideolojik bulanıklık ve yönetici kadrolarının eklektik ve tavizkar yaklaşımları nedeniyle RP bu avantajlardan yararlanamamaktadır. Netleşmesi gerektiği noktada daha bir bulanıklaşmakta, gerilemektedir. Egemenlerin tavrına meydan okumak yerine sürekli tutarsız ve çelişik politikalarla adeta egemenlere "biz de sizden çok farklı değiliz, bizi de bu sistemin bir parçası olarak kabullenin" mesajı vermeye çalışmaktadır. Kitle İslam'a yöneldiği için RP'ye gelirken, RP her geçen gün biraz daha kimliksiz, kişiliksiz kitle partilerine benzemeye çaba göstermektedir.

RP'nin, bir yandan, eli kanlı İşkenceci şefleri, kontrgerilla ağalarını, kredi yolsuzluklarının mimarlarını partisine dolduran DYP'yi, yargısız infazların, işkencelerin hukuksallaştırılmasına ön ayak olan DGM savcılarını buyur eden MHP'yi eleştirirken, bir yandan da albay, general eskilerini ısrarla vitrine çıkarmaya çalışması ne yaman bir çelişkidir! Ya şarkıcı, türkücü muhabbetine ne demeli? Seçim arefesinde Abdi İpekçi spor salonunda Gençlik Şöleni adı altında yapılan ve türlü seviyesizliklerin yaşandığı gecede Burhan Çaçan adlı türkücüyü salonu dolduran binlerce kişinin coşkuyla alkışlaması utanılması gereken bir tablodur. Bu insanlara fırsatçı bir türkücüyü alkışlatanlar ve listeler ilan edilene kadar, kesin milletvekili adayı olarak algılanmasına neden olanlar için ise, söylenecek kelime bulmak zor. Sayın türkücünün acaba hangi maharetinden yararlanılması hesaplanıyordu, çıplak dansözlerle teşrik-i mesaisinden mi, kumarhanelerde edindiği geniş çevresinden mi, yoksa düne kadar saflarında bulunduğu YDH tecrübesinden mi?

RP yönetiminin ideolojik kimliğini kamufle etmeye ve kitle partisi görüntüsü vermeye dair çabalan egemenler nezdinde beyhude çabalar olarak algılanmakta, takiyye yapıldığı yorumları ile karşılanmaktadır. Bu çabalar partinin sahip olduğu kimliği bulandırmaktan ve tabanın samimi, İslami duyarlılığını törpülemekten başka bir sonuç vermemektedir. Bu olumsuz ve tehlikeli maceraya karşı parti tabanında geniş bir hoşnutsuzluk oluştuğu bilinmektedir. Ne var ki eleştiriye, sorgulamaya, hesap sormaya kapalı kör bir itaat anlayışının kurumsallaştırıldığı tabanın "bu yapılanlar yanlış ama mutlaka yöneticilerimizin bir bildiği vardır" mantığıyla hareket etmesi mevcut olumsuz gidişatın devamını kolaylaştırmaktadır.

Aslında bu yaklaşımın ne ölçüde yanlış olduğunu bizzat RP tabanı defalarca yaşadı. Bunun somut örneklerinden biri 1991 seçimlerinde MHP ile yapılan ittifak idi. Karanlık odaklarca tezgahlandığı şayiaları ayyuka çıkan bu kirli ittifaka karşı tepkileri gidermek için RP yöneticileri bir sürü ipe sapa gelmez gerekçeler sıralamış ve tabanın rahatsızlığını halletmişti. Bu ittifakın sonunda, yoksul müslüman halkın ekmeğinden kestiği parasını, elindeki bileziği, kulağındaki küpesini bağışlayarak oluşturduğu kaynaklar kullanılarak ırkçı, zalim, Siyonist işbirlikçisi Türkeş ve ekibinin Meclis'e girmesi sağlanmış oldu. Yavru Bozkurtlar bugün semirmiş ve azgın bir tehlike haline gelmişse bunda "mutlaka bir bildikleri" olduğuna hükmedilen RP kurmaylarının payını göz ardı etmek haksızlık olur.

Ne hazindir ki, onca tepkiden ve pişmanlık açıklamalarından sonra 1991 seçimlerinde oynanan kirli ittifak oyununun bir benzeri bu kez de Aydın Menderes'in DP'si ile sergilenmektedir. Hiçbir tabanı ve gücü olmadığı bilinen ve bu gerçek milletvekili listelerinde gösterildikleri yerlerden de açıkça anlaşılan Menderes ve ekibi partiye yine büyük gösteriler ve şamata ile "birileri'nce taşındılar. Refah'ın zaten güçlü olduğu bilinen ve milletvekili seçilme garantisi kesin olan bölgelerden seçime sokulan bu ekibin gelişi, aynen Türkeş ve Edibali takımının gelişini andırmaktadır. Gidişlerinin de aynı şekilde gerçekleşmesi, hiç kimse tarafından sürprizle karşılanmamalıdır. Menderes'in "bundan sonra Türkiye'de neyin İslam'a uygun olacağının tartışılacağı bir dönemin başlayacağı" şeklindeki tumturaklı sözüyle kendinden geçen RP tabanı, Sayın Menderes'in bu tartışmayı neden kendi evinden, ailesinden değil de, milletvekilliği listesinin birinci sırasından başlatmaya kalktığını sormaması, dayanılmaz bir teslimiyet ve körlüktür. Burada esas rahatsız etmesi gereken husus ise, on yıllardır müslümanlarca, düzenin geleceğini garanti altına almak için başvurduğu bir manivela, bir aldatmaca olarak görülen "46 Ruhu" ve DP tecrübesinin hiçbir ciddi tepkiyle karşılaşmaksızın RP'ye enjekte edilmesidir. Bu olay, RP'nin yaşadığı sağcılaşma sürecinin tipik bir tezahürüdür.

Gerek kendi çevresinin gerekse de karşıtlarının "sisteme karşı parti", "İslamcı parti" nitelemesinin gölgesinde sığınan RP yönetimi ciddi pratikler ve somut yaklaşımlar ortaya koyma riskini üstlenmeksizin kendisi hakkında oluşmuş bu kabulün getirişinden yararlanma yolunu seçmiştir. Bu duruma bağlı olarak sergilenen onlarca fahiş hata görmezlikten gelinebilmekte, yine etiket olarak taşımanın ötesinde düzen karşıtlığının nasıl pratize edildiği/edileceği soruları pek gündeme gelmemektedir.

RP Düzen Partisi Olmama İddiasında Ne Kadar Tutarlı?

RP'nin ve benzeri oluşumların sahip oldukları kimlik ve pratik itibariyle açık ve net bir biçimde düzen karşıtı, düzen dışı olmadığını ve olamayacağını bilmekteyiz. Bununla birlikte düzene karşıtlık, düzen dişilik iddiasını mümkün olduğunca somutlaştırma yönünde adımlar atmasının RP ve RP tabanı açısından bir olumluluk oluşturacağı açıktır. Bu noktada RP'nin düzen dişilik iddiasının somut yansımalarının ne olacağını sormak gerekir. RP iktidara ulaşacak olursa, düzen karşıtı bir parti olma iddiasını ne tür politikalarla, hangi pratiklerle somutlaştıracaktır?

Örneğin, RP iktidarında Türkiye emperyalizmin ileri bir karakolu olmaktan çıkıp, anti emperyalist bir siyaset izleyebilecek midir? İslam'a karşı konumlandığını artık açığa vurmaya başlayan emperyalizmin saldırgan gücü NATO ile ilişkiler kesilecek, Amerikan üsleri kapatılacak mıdır? Siyonist işgal gücü ile sürdürülmekte olan münasebetler tümüyle kesilecek midir? Emperyalizme ve işbirlikçi güçlere karşı İslami hareketlere destek verilecek midir?

Resmi ideolojinin kangrene dönüştürdüğü Kürt sorunun da RP'nin çözümü nedir? "İslami kardeşlik" tezi slogan olmaktan çıkıp, devletin ırkçı, baskıcı, zalim yapılanmasına rağmen fiiliyata dökülebilecek midir? Kontrgeriila cinayetlerinin, yargısız infazların, işkencelerin hesabı sorulabilecek midir?

Halkı sömüren ve sömürdükçe büyüyen kapitalist sermayenin ülke kaynakları üzerindeki tahakkümüne son verilecek midir? Faizci, tefeci ekonomik düzene, her geçen gün daha bir palazlanan fuhuş pazarına, kültürel ve ahlaki yozlaşmaya, Batı öykünmeciliğine, her geçen gün artan kimlik krizine dur denilebilecek midir?

Soruları bu şekilde devam ettirmek mümkün. Fakat bu sorulara karşılık olarak RP'nin müsbet ve doyurucu cevaplar verebilmesi ise imkansız görünüyor. Bir kere her şeyden evvel RP ciddi ve köklü bir değişimi gerçekleştirmeye talip değildir. Belirlenmiş, tayin edilmiş bir alanda, kendisine tanındığı kadar özgürlük alanını kullanan, bu alanın dışına taşmayı kendisine çizilen çerçeveyi zorlamayı, bunun için mücadele vermeyi, direnmeyi göze alabilecek bir kimlik ve»karaktere sahip değildir. Söz konusu bu pasifist, boyun eğici karakter; eklektik kimlik, ideolojik tutarsızlık ve kadrolardaki İslami bilinç ve irade yoksunluğu ile birleşince ortaya çıkan durum, RP'nin bugün sahip olduğu tavizkar, uzlaşmacı ve hatta teslimiyetçi görüntü olmaktadır.

Düzene karşı topyekün İslami bir mücadeleyi benimsemenin gerekliliğine iman eden müslümanlar sistem içi, sistemden icazetli oluşumların niteliğini ve gücünün sınırlarını bilmek zorundadırlar. Sistemin siyaset oyununda yer almak ancak oyunu ifşa amacı taşıyorsa olumlanabilir, onun dışında hangi amaçla olursa olsun İslami bir hareket için oyunun bir parçası olmak, ilkesel açıdan kabul edilemez.

RP'nin konumuna gelince, RP'nin sisteme ilişkin tavrı, tüm karşıtlık iddiasına rağmen kesinlikle muğlak ve tutarlılıktan yoksundur. Bu yüzden tevhidi bir mücadele anlayışına sahip müslümanların RP ve benzeri her türlü harekete verecekleri en önemli destek, bu tür hareketlerin bünyelerinde taşıdıkları olumsuzlukları ve eksiklikleri ortaya koyarak yanlış politikaların terkedilmesine katkı sağlamak olacaktır. Bu tavır, sahih ve tutarlı bir temele sahip olamasa da, samimi İslami hassasiyetler ve fedakarlıklar sonucunda bir araya gelmiş ve arayış içindeki kitlelere karşı İslami sorumluluğun da bir gereğidir. Bu noktada kayıtsız, ilgisiz kalmak kabul edilemez.

Öte yandan egemenlerin İslam karşıtlığının bir tezahürü olarak beliren RP aleyhtarı saldın ve kampanyalarına karşı, müslümanların RP'yi savunma ve destekleme tavrı ancak laik Kemalist dikta düzenine karşı tavrın doğal bir neticesi olarak söz konusu olabilir. RP çizgisini ve kimliğini benimsemek, ya da RP'yi İslami bir hareket şeklinde değerlendirerek sahiplenmek ise hem ilkesel düzeyde, hem de pratik gerçekler açısından kaçınılması gereken bir yanlış ve ciddi bir sapma emaresidir.