Bitmeyen Gün “Sürgün”

Süleyman Ceran


 “Kûllûna Mukaveme” (Hepimiz Direnişiz!) ve “el-Kifaye” (Yeter!) hareketlerinin başını çektiği ve çoğunlukla Filistinli mültecilerin yer aldığı binlerce kişinin eş zamanlı olarak “en-Nakba” (Büyük Felaket) gününde, Filistin sınırına yürümeleri Mayıs ayının en önemli olayı idi. Suriye, Ürdün, Mısır ve Kudüs’teki göstericiler ölümü göze alarak evlerine dönmek için yürüdüler. Mülteciler evlerine dönmek için ayaklandılar. Bundan sonraki senelerde kitleselleşmesi beklenen bu yürüyüşün kıymeti zamanla daha iyi anlaşılacak gibi görünüyor.

Birleşmiş Milletler (BM), mülteciyi, “ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen kişi” olarak tanımlar. Oldukça yerinde olmakla birlikte yaşadığımız coğrafyaya “muhacir” kelimesi daha bir uygun düşüyor sanki. Sürgün edilen, yerinden yuvasından çıkarılan insanlarla dolu her yanımız. 93 harbinden başlayıp Doğu Türkistanlılara, Çeçenlere, Iraklılara, Afganlara, Filistinlilere ve şimdilerde Suriyelilere kadar pek çok insan “tespih taneleri gibi” savruluyorlar insanlığın üzerine.

Yirmi yıl önce, henüz ilkokul öğrencisi iken ilk kez bir muhacirle tanışmıştım, adı Abdulgânî Hakkı Ali idi. Kendi tabiriyle “mazlum Irak”tan gelen Kerküklü bir Türkmen’di. Koltuk değnekleriyle yürüyebilen yaralı bir gençti. Mart soğuğunda yürüyerek Türkiye’ye gelmesine müteakiben Sivas’ın Kangal ilçesindeki mülteci kampına yerleştirilmiş. İki aya yakın kampta kaldıktan sonra Mazlumder Sivas Şubesi’nin girişimiyle oradan çıkarılmış ve şubenin kurucularından olan babam vesilesiyle de evimize misafir olmuştu. Birkaç gün içinde kardeşi Abdulhak Hakkı Ali de aramıza dâhil olmuştu. Abdulhak, hemofili hastasıydı yani kanı pıhtılaşmıyordu. İki kardeşin geride kalan tüm yakınları öldürülmüştü. Uzunca ve bizim için öğretici ve etkileyici, tevekkülle dolu misafirliklerinden sonra iltica talep ederek Fransa’ya gittiklerini hatırlıyorum. Gitmeden önce ajandamıza karaladıkları, tercüme ettirdiğimiz ve Haşr Suresi’nin 10. ayeti ile biten notun sonundaki tarihe bakıyorum: 31 Mayıs 1991.

Son yüzyılda yoğunlaşan zorunlu yer değişiklikleri milyonlarca insanın mağdurluğunu ve korkunç yıkıntıları beraberinde getirdi. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin verilerine göre 42 milyon insan zorunlu olarak yer değiştirirken bunların 21 milyonu mülteci durumunda. Yaşanan, görülmeyen göç ve kamp trajedisini Tülay Gökçimen ile Kevser Çakır’ın yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği “Bitmeyen Gün Sürgün” belgeseli bir parça olsun anlatmayı başardı. Metin danışmanlığını Ali Değirmenci’nin, seslendirmenliğini ise Timur Çayır’ın yaptığı belgesel varlığıyla bile ilk olma özelliği taşıyor.

Grup Genç’in yorumcusu İzzet Okumuş tarafından seslendirilen, Ümit Aktaş’ın “Şarkılarımızı Söyleyeceğiz” isimli şiirinin ilk dörtlüğünün ekrana gelmesiyle başlıyor belgesel: “Şarkılarımızı söyleyeceğiz / Ölümlerin ardından / Bir ağıt yakma hakkı kalacak yalnız / Sürüldüğümüz uzaklardan”. Sonrasında derin ve nefis bir ud sesi sanki her şeyi anlatmaya başlıyor birden. Arap gırtlağı acıyla, kederle, hüzünle ama en çok da umutla harmanlanmış. Bir merhem gibi kalbimize değip geçiyor tınılar. Belgesel boyu çoğunluğu anonim olan müzikler yanı başımızdan ayrılmıyor, pek çok hayat hikâyesine şahitlik ediyoruz.

Suriye’de Sibena Kampı’nda yaşayan ressam Mahmud Ali Ebu Suveyh’in dilinden 1948’de Filistin’de bir Cuma günü camide yaşanan katliamı, kuyulara atılan insanları, minareden aşağı atılan köylüyü yani tam anlamıyla yaşayan işgali dinliyoruz.

Yermük Kampı’ndan ağzında diş kalmamış Hüseyin Ali Musa konuşuyor: “Savat iline bağlı bir köyde ben ve iki kardeşim yetim olarak büyüdük. 1948 yılında Yahudiler bizi 6-7 gün içinde Ürdün’e gönderdiler. Nedenini savaştan halkı uzak tutmak olduğunu söylediler. 6-7 gün dedikleri bize 52 yıla mal oldu.” Olayın fotoğrafını Hüseyin Ali Amca işte böyle gerçekçi çekiyor. Amcanın eşi de gözlerini kaybetmiş, 2-3 aylık bir tedaviyle çözülecek sorun doktorun ölmesi yüzünden ortada kalmış ve kadıncağız kör olarak hayatını sürdürüyor. Yaşlı karı-koca tevekkül ve inanç abidesi gibi yaşıyorlar.

Yermük Kampı’ndan Besime Ümmü Semra, çocuklarına babalarının nerede olduğunu anlatamıyor, binlerce Filistinli anne gibi. Bir başkası, Han Denun Kampı’ndan Semra Ümmü Selam, beş çocuğu ve yakın zamanlara kadar sağ olan eşiyle tek bir odada 13 yıldır yaşadığını anlatıyor. Mülteci doğup, mülteci ölüyorlar. Sırtları yumuşak yatak görmeden, açacak bir kapıları olmadan, endişesiz tek bir gün dahi geçirmeden yaşamları nihayete eriyor.

Belgeselde, Yermük Kampı’ndan Muhammed Ebu Şehade köyünü anlatıyor: “Köyümü hatırlıyorum göl biraz uzaktı. Yemyeşil dağlar vardı, ormanlar vardı, palamut ağaçları vardı. Cennetti cennet. Her çiçek vardı. Her tür bitki vardı. Çok bereketli topraklardı. Ülkemin topraklarında ölmeyi istiyorum. Bundan güzel ne olabilir ki?”  Muhammed Amca, ülkesinde ölmek istiyor, o kadar.

Yeryüzündeki her 5 mülteciden 2’si Filistinli ve her 4 Filistinliden de 3’ü mülteci. Filistinliler için “yeryüzünün sürgün halkı” denilebilir. Boyunlarında evlerinin anahtarıyla yıllarca ülkelerinin dışında yaşayan, hasreti bir oğul gibi bağırlarına basan bu direngen halk, dünyanın mukavemet kaynağını da oluşturuyor aynı zamanda.

Bitmeyen Gün Sürgün’de mülteci kamplarından görüntüler izliyoruz, bize eşlik eden müzik içimizin koridorlarında çizikler bırakarak ilerliyor. Sefalet, çadırlar, çadırlar, çadırlar, toz, su yok, ev yok, güğümler, leğenler, çamaşırlar, lağım suları, plastik sandalyeler, bidonlar, bidonlar, bidonlar, gencecik şehit fotoğrafları, duvar yazıları, sloganlar, yıkılan patlatılan evler, gösteriler, yankı yapan megafonlar, yeşil bayraklar, işaret parmağı havada kalabalıklar, taş, taş, taş, ateşin üstünde tenekeler, delik deşik arabalar, dar sokaklar, bolca olmamışlık hissi, açıkta dolaşan elektrik kabloları, mülksüz, mirassız, kimliksiz hayatlar, yıkıntılar, elektrikli motosikletler, çürümüş demir kapılar, sıvasız boyasız evler, Mitsubishi marka minibüsler, parçalanmış aileler, güneş görmeyen barakalar, kuyruklar, uçurtmalar, karikatürler, gülen çocuklar hep gülen, hesap soran bakışlar, hesap soran bakışlar, hesap soran bakışlar, dağınık saçlı kızlar… Kampta her şey işte böyle iç içe, karışık, karmaşık.

Belgeselde Filistin tarihine ilişkin siyah beyaz görüntülerle geçmişten günümüze bir yolculuk yapıyoruz, kısa ama etkili. Özellikle Edward Said’den alıntılanan, “Sürgün, asla memnun, uysal ya da güvenli olmama durumudur.” tanımı çok doğru bir yerde kullanılmış. Said, “sürgünlük” üzerine en çok duran, yaşadığından mütevellit en iyi anlatan entelektüeldir. Wallace Stevens’ten aldığı “kış ruhu” tamlamasını işleyen ve bunu sürgünlüğün ruh hali olarak ifade eden Said, derin ve içtenlikli anlatımı ve tüm bilgeliğiyle bize sürgünlüğü yaşayarak anlatır.

Yabancı olma gibi bir damga ve yaftanın ömürlük sahibi olan Edward Said için, mülteciler, yirminci yüzyıl devletinin yaratımıdır. Aslında ‘mülteci’ kavramı, çok acil bir şekilde uluslararası yardıma ihtiyaç duyan çok sayıda masum ve sersemlemiş durumda insanı tanımlayan siyasî ve diplomatik bir sözcüktür. Gerçekte aynı sözcük, Said’in zihin ve gönül dünyasında, yalnızlık ve tinsellik çeşnisinin tüm hallerini çağrıştırır.1

Yirminci yüzyıl ölçeğinde sürgün ne estetik açıdan ne de hümanist açıdan kavranabilecek bir şey değildir. Sürgünü konu alan edebiyat, çoğu insanın nadiren birinci elden yaşadığı bir kaderi ve müşkül durumu nesnelleştirir olsa olsa; ama bu edebiyatı biçimleyen sürgün, hümanizmi ya da yaratıcılığı mahmuzlayan faydalı bir şey olarak görmek onun yarattığı sakatlıkları, onu yaşayanların hayatlarına getirdiği kayıplar ve onu ‘bizim için iyi’ bir şey olarak kavramaya çalışan her girişim karşısındaki dilsizliği sıradanlaştırmak demek olur.”2

Yazıyoruz, söylüyoruz ama sürgünü, aç açık ortada kalan mültecilerin muhacirlerin hal-i pür melalini ne kadar anlayabiliriz ki? Bugün toplama kampları adı altında bir arada sefalet çekmelerine izin verilen insanlara reva görülen muamele hepimizin sınıfta kaldığını gösteren verilerle doludur. İstanbul’da Çeçen mültecilerin içler acısı hali, hatta öldürülecekleri bilindiği halde zalim devletlere iade edilmeleri ne kadar vahimdir. İnsan tacirleri tarafından teknelere doldurulup deniz ortasında boğulanlar, Yunanistan’a sığınıp polis dayağı yedikten sonra sınır dışına çıkarılan yahut denize atılanlarla dolu mültecilerin tarihleri. Suriye’de, Ürdün’de, Lübnan’da insana yakışmayacak şartlarda yaşayan; kimlikleri, işleri, dolaşım hakları olmayan kardeşlerimiz hakkında ne yazsak, ne söylesek boş. Fuhuş sektörünün kurbanı olmuş Iraklı kadınlar için söz bitmiştir. Onların çektiği sefalet, acı, ızdırap, yokluk ve bolca basit ölümün hesabını hiç birimiz veremeyiz. Onların veballeri, üzerimizde öylece durmakta.

Tüm bu sefaletin içersinde Bitmeyen Gün Sürgün’de Hüseyin Ali Amca, “Dönüş mümkün olsa, bir gün daha kalacak olsam ve yarın git deseler, ben ‘Olmaz, bugün!’ derim.” diyor ve ekliyor: “Yurt ana gibidir. İnsan anasını özlemez mi?” Bir ömre karşılık gelen bu cümleler binlerce yurtsuza tercüman oluyor. Belgeselin finalinde başta sesini duyduğumuz, adının da Momoud Abu Salih olduğunu öğrendiğimiz muhacir kardeşimiz uduyla birlikte ekrana geliyor ve eski İsrail Başbakanı Golda Meir’in “Yarın büyükler ölecek ve küçükler Filistin’i unutacaklar!”  sözünü hatırlatarak tüm Siyonistlere şarkısıyla afili bir cevap veriyor: “Beni esir alsalar / anamdan ve babamdan uzak tutsalar / ellerimle yaptığım evi yıksalar / suladığım ürünü mahsulü yaksalar / toprağının zerresini bile bırakmam / Ey Filistin / sen annemsin / sen babamsın / sen nabzımsın / yarın döneceğiz vallahi / güneşi doğmuş olarak göreceğiz.

Belgesel 68 sonrası kronoloji ve “Beyrut” adlı şarkıyla nihayete eriyor. Biz de ekran karşısında müzikle kol kola, mülteci kamplarından, analarının kucaklarında güven içinde gülümseyen çocuklardan, gözlerinden umut fışkıran ama boğazlarına kadar hasrete batmış kardeşlerimizin yanından gülümsemeye çalışsak da keder içerisinde ayrılıyoruz. Kıt kanaat imkânlarla, özveriyle hazırlanmış, nitelikli bir ilk çalışma örneği olan bu belgesele emeği geçen tüm kardeşlerimizi kutluyor, bu tip çalışmaların artarak devam etmesini Rabbimizden niyaz ediyoruz.

 

Dipnotlar:

1-Doç. Dr. Bayram Ali Çetinkaya, “Batı’daki ‘Sürgün’ Doğulu/Yabancı Edward Said’in Gözüyle Oryantalizm – ‘Öteki’nin Tanımlanması”, Şarkiyat İlmî Araştırmalar Dergisi, Sayı: 1, Nisan 2009

2-Edward Said, Kış Ruhu - Sürgün Üzerine Düşünceler, Metis Yay., s. 36.