Bireyciliğin ve Cemaatçiliğin Ötesinde İnsanın Anlam Arayışı

Murat Ural

"Sürekli anlam arayışında olan bir varlık" olarak da tanımlanabilir insan. Kendi varoluşumuzu ve dış dünyayı, yani içinde bulunduğumuz ve bir parçası olduğumuz hayatı, kendimizi fark ettiğimiz ilk andan itibaren anlamlandırma eğilimindeyizdir. Bu eğilim, bir şekilde engellenmediği takdirde yaşamımızın sonuna kadar sürer gider. Tarih boyunca kültürden bağımsız fıtri bir yönelim olmuştur anlam arayışı. "Hayatın/hayatımın anlamı nedir?" sorusu insanlık tarihinin en temel ve en çok paylaşılan sorusudur. Bu sorunun ortaya atılışı ve ona yaşam içinde fiili olarak verilen cevap, bu dünyada insan olarak varoluşun özetidir. İlahi ve beşeri dinlerin, felsefi ve siyasi sistemlerin özünde de bu soruya verilen cevap tasarımları bulunmaktadır. İnsanlar belirli bir dine ve yaşam biçimine mensup olduklarında, "hayatın anlamı nedir" sorusuna verilen ortak cevabı da kabullenmiş olurlar. Ancak aynı din ya da yaşam biçimine mensup olan ve "hayatın anlamı nedir" sorusuna aynı şekilde cevap veren insanlar bu genel cevabın içini, yani kendi hayatlarını, birbirinden farklı biçimlerde realize edebilmektedirler.

Bu yazımızda günümüzde İslami kesimde "hayatımın anlamı nedir" sorusuna verilen cevap açısından belirginleşen iki farklı yönelimi, bireycilik ve cemaatçiliği "İnsanın anlam sorunu" açısından değerlendirmeye çalışacağız. İnsanın kendi başına yeterliliğini ve kişisel anlamın ancak iç dünyadaki gelişimle yakalanabileceğini savunan bireycilik ve asıl olanın birey değil, cemaat olduğunu ve cemaatin her türlü bireysel değerin üstünde olduğunu savunan cemaatçilik, halihazırda iki yaygın yönelim olarak karşımıza çıkmakta. "Son zamanlarda çeşitli biçimlerde ve zeminlerde tartışma konusu olan bireycilik ve cemaatçilik, müslüman bireyin anlam arayışı açısından ne ifade etmektedir?" sorusuna önce bireycilik, sonra da cemaatçilik açısından cevap bulmaya çalışalım.

İnsanın öncelikle kendinden, kendi yapıp ettiklerinden sorumlu olduğu düşüncesinden hareketle, ilgisini kendisi üzerinde odaklaştıran bireyci kişi, benmerkezci (egosantrik) bir vasfa sahiptir. Bireyci kişi için hayatının anlamı, kendi benliğinde gerçekleştirilmeyi beklemektedir. "Kendini gerçekleştirme" olarak ifade edebileceğimiz bu durum, insanın bütün potansiyelini sonuna kadar kullanarak varabileceği en ileri düzeye ulaşması anlamına gelir. Kısaca, ilgisini ve mesaisini kendine yönelterek potansiyellerini, yeteneklerini en iyi biçimde değerlendirmek "bireyci müslüman" için hayatının anlamıdır. O'nun için, kişisel potansiyelini özgürce gerçekleştirmesini engelleyen, belirli bir forma girmeyi gerektiren, ilgiyi ve mesaiyi kendinden farklı yönlere kaydıran, sorumluluğunu kişisel olmaktan çıkaran cemaat olgusu, anlam arayışının önünde engel teşkil etmektedir. Bireyci bakış açısından cemaat, bireyi tektipleştiren, insani özelliklerini, yeteneklerini körelten, ilgi ve mesaiyi kendinden başkalarına yönelterek gelişimi sınırlandıran bir yapıdır. Biraz sonra değineceğimiz cemaatçilik bahsinde de belirteceğimiz üzere, genci olarak geçerli olan "cemaatçilik" anlayışı bu eleştirilerin çoğunu haklı kılacak bir mahiyet taşımakta. Ancak olaya arızi olan birey-cemaatçilik ilişkisi değil, birey-cemaat ilişkisi bağlamında baktığımızda durum farklılaşmakta. Bu noktada insanın anlam arayışını insan teki olarak sürdürmesinin ve hayatının merkezine kendisini almasının en makul tercih olduğunu söyleyen bireyci görüşe cevap olarak önce kısa bir alıntı yapmak istiyoruz. Kendisinden alıntı yapacağımız V. Frankl, Avusturyalı bir psikiatrist ve felsefeci. Freud Psikanalizinden ve Adler bireysel psikolojisinden sonra 3. Viyana okulu olarak bilinen logoterapi (anlam tedavisi) ekolünün kurucusu. Çalışmalarını anlam üzerinde yoğunlaştıran Frankl bu hususta bakalım ne diyor? "Yaşamın gerçek anlamının kapalı bir sistemmiş gibi kişinin kendi içinde ve kendi ruhunda değil, dünyada keşfedilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum. Bu temel özelliğe insan varoluşunun kendini aşkınlığı diyorum. Bu, insan olma gerçeğinin her zaman için, ister bir anlam ya da karşılaşacak bir insan olsun, kişinin kendi dışındaki bir şeye ya da birisine yöneldiği anlamına gelmektedir. Kişi hizmet edeceği bir davaya ya da seveceği bir insana kendim adayarak, kendini ne kadar çok unutursa o kadar çok insan olur ve kendini de o kadar çok gerçekleştirir. "1 Frankl, özellikle vurguladığı "aşkınlık" kavramıyla "İnsan olmanın temelde kendi dışındaki bir şeyle ilgilenme ve o şeye yönelme olduğu gerçeğini"2 kastetmektedir.

İnsanın ancak kendisini merkeze alarak gelişebileceğini, varlığının anlam bulacağını savunan bireyci kişi aslında benliğini değil, egosunu geliştirme noktasında yol katetmektedir. "Bu dünyada yaşamanın vasıtası olan egonun"3 gerçek benlikle karıştırılan "sahte bir benlik" haline gelişinin en büyük sebebi bireyci yaklaşımdır. Ego güçlenip şişlikçe bireycilik artar bireycilik arttıkça ego daha da genişler. Yani bireyci yaklaşım benliği/şahsiyeti değil egoyu besler, Kendini aşamayan, ilgisini sürekli kendine yönelten egoist insan, zamanla gerçek benliğine yabancılaşır. Zira "İnsan sadece varoluşundaki bu kendini aşmayı gerçekleştirdiği zaman gerçekten insan ya da gerçek benliği olmaktadır. Bunu kendi benliğini güncelleştirmeyi düşünerek değil kendini unutarak kendini vererek ve dışarıya odaklaşarak gerçekleştirir. "4 Kendini gerçekleştirme denen şey de kendini aşmanın tabi bir sonucudur. "İnsan ancak benmerkezci çıkar ve ilgilerinden kurtulma anlamında kendinden feragat ederse otantik bir varoluş tarzı kazanacaktır"5 Kendini gerçekleştirmek ya da bir başka ifadeyle "ben olabilmek" bir anlamda "biz" olabilmenin tabii bir sonucudur. İşin ilginç tarafı ben olabilmenin önündeki en büyük engelin, doğrudan "ben olma" arayışının kendisi oluşudur.

İç dünyayı keşfe çıkarken benliğinden uzaklaşıp, şişen egosunun içinde boğulan "bireyci müslüman", hayata tamamıyla benmerkezci bakması sebebiyle, sosyal sorumluluklarını yük olarak görmeye başlayacak ve sadece, arızi bir yapı olan "cemaatçilikten" değil bu sorumlulukların yoğun bir şekilde hissedildiği cemaat olgusundan da uzak duracaktır. Kendini gerçekleştirme ve kişisel anlam arayışı adına, en temel İslami sorumluluklarından kaçınan ve bu kaçışı mantıki bir hale getirmede büyük maharet gösteren "bireyci müslümanlar", post-modern rüzgarları da arkalarına alarak gitgide etkinlik alanlarını arttırmaktalar. Hakim konjonktür de düşünüldüğünde bireyciliğin bu kadar popüler hale gelişini anlamak pek zor olmasa gerek. İnsanın anlam arayışının bir tezahürü olarak ortaya çıkan bireycilik, mahiyetinde barındırdığı bütün olumsuz özelliklerinin yanısıra, Türkiye'deki müslümanlar için çözülmenin, İslami kimliğe yabancılaşmanın diğer adı olma noktasına gelmiştir.

İnsanın "hayatını anlamlandırma" sürecinde önüne çıkan temel tercihlerden bir diğeri, kendisiyle ortak ilke ve değerlere sahip insanlarla birliktelik içinde olmaktır. İslami terminolojiyle "cemaat" diyebileceğimiz bu birliktelikler, hayatı birlikte anlamlandırmanın zeminidirler. Biraz önce bahsettiğimiz "aşkınlık" kavramı, müslüman şahsiyet için karşılığını ilk etapta cemaat içinde bulur. Bu anlamda cemaat, bireyin kendinden başka bir şeyle ilgilenmesi ve ona yönelmesini yani kendini aşarak benliğini inşa etmesini mümkün kılan bir yapı olma özelliğine sahiptir.

Karşılıklı sorumluluk esasına dayanan ve belirli ilkeler üzerine bina edilip belirli normları olan cemaatin, İslami açıdan sağlıklılığı öncelikle bu ilkelerin ve normların sahih bir temelden kaynaklanıp kaynaklanmadığına bağlıdır. Vahyi ilkelere ve normlara sahip bir cemaat, hem İslami kriterler hem de insanın anlam ihtiyacını karşılayacak bir işleyiş açısından sağlıklı olacaktır. Cemaat kavramının, çoğu müslümanın zihninde olumsuz çağrışımlar uyandırmasına sebep olan "cemaatçilik sapması" işte böylesi bir sağlıklı yapının kurulamamış olduğunun somut göstergesidir. İnsanı tektipleştiren, İnsani özelliklerini ve yeteneklerini körelten, gelişimini engelleyen, cemaat değil "cemaatçilik" diye genel bir tanımını yapabileceğimiz bu bozuk yapılanmadır. Belki de en temel yanlışı, cemaati bir araç olmaktan çıkarıp, fiilen nihai amaç haline getirmek olan cemaatçi yaklaşım, bu yanlış ve vahyi temeli olmayan işleyiş biçimiyle cemaatin normlarını, ilkelerini ve de liderlerini sorgulanamaz bir mutlaklığa götürür. Bu mutlaklık içinde cemaate mensup olan bireyler, istişare mekanizmasının da devre dışı bırakılması sebebiyle cemaati yönlendiren kişi veya kişilere tâbi olan, şahsi düşünce ve duygularını cemaatin iç işleyişinde dile getiremeyen ve zamanla donuklaşmış tebalar haline gelmekteler. İnsanın bir yandan da hoşuna giden, sorumluluğu kendi dışında bir otoriteye bırakarak yaşama temayülü, cemaatçilikte ön plana çıkarak, cemaatin karşılıklı sorumluluk ilkesine dayalı mensubiyet duygusunun yerini alır. Müslüman bireyin benliğini keşfetmesini, geliştirip korumasını sağlayan bir yapı olan cemaat, mensuplarının güçlü bir benliğe/şahsiyete sahip olmasından ürkmez. Aksine kendisine mensup olan kişilerin daha da güçlü şahsiyetlere sahip olmasını ve kişisel zenginliklerini cemaate katmasını bekler. Cemaatin sahip olduğu/olması gereken ortak dil ve söylem bu kişisel katkılarla birlikte monoton ve sürekli kendini tekrar eden bir söylem olmaktan çıkar. Özet bir ifadeyle belirtirsek, sahih cemaat bireyi değil bireyciliği öldürür, benliği değil, egoyu tahrip eder, tektipliği değil bireysel katkıların zenginleştirdiği ortak bir dili öngörür ve kendini nihai amaç olarak değil ümmete giden yolda bir araç olarak tanımlar. Tıpkı bireyin kendini cemaat de aşkınlaması gibi cemaatin de kendini bir başka şeyde aşkınlaması elzemdir. Yoksa cemaat, bireyciliğin kollektif biçimde tek vücut altında gerçekleştirilmiş olduğu bir yapı olmaktan kendini kurtaramaz. Cemaatin nihai amaç değil bir araç işlevine sahip olması da işte bu aşkınlığa bağlıdır. Yine İslami terminolojiyle söylersek cemaatin kendini aşkınlayabileceği yegane alan "ümmet"tir. Bir sahih cemaatler topluluğu olan ümmet, müslüman bireyin anlam arayışında ulaşabileceği en uygun zemindir. Müslüman birey hayatının anlamını en derin biçimde ümmet bilinci içinde yaşantılayabilir.

Sonuç olarak insanın en temel eğilimlerinden olan anlam arayışı, "hayatının anlamını" bulma noktasında müslüman bireyler için de geçerli olan bir arayıştır. Hayat bütün müslümanlar için nihai olarak tek bir anlama sahiptir: "Allah'a kul olmak", Ancak bu anlamın hayata geçirilişindeki tercihlerinde her müslüman kendi adına sorumludur. İşte bu ortak anlam arayışlarının harmanlandığı, olgunlaştığı zemin, müslüman birey için cemaattir. Cemaat, aynı hayat amacını paylaşan, bu amacı gerçekleştirmede ortak ilkeleri, değerleri tercih eden müslümanların karşılıklı sorumluluk esasına dayalı birlikteliğidir. Özellikle son dönemlerde konjonktürün de etkisiyle popüler hale gelen, bireyi ön plana çıkarıp "cemaatçilik" eleştirisiyle cemaati küçümseyen yaklaşım, insanın hayatının anlamını insan teki olarak bulabileceğini savunurken, ancak cemaatin pratik manada oluşturabileceği. Fatiha sûresinde somut şekilde görülen, bir müslümanın kendini gerçekleştirmesi için olmazsa olmaz değere sahip "biz" idrakini, soyut ya da ütopik bir duruma düşürmektedir.

Müslüman birey "biz" olma bilincini önce cemaat daha sonra ümmet içinde idrak eder. Cemaat mensubu olmayı engelleyen bireycilik ve ümmete dahil olmayı engelleyen cemaatçilik hem "biz" olabilmenin hem de anlam arayışının önündeki en büyük engeller olarak karşımızda durmakta.

Dipnotlar

1- V. Frankl. İnsanın Anlam Arayışı. Öteki Yay. s. 99.

2- V. Frankl. Duyulmayan Anlam Çığlığı, Öteki Yay., s. 58

3- R. D. Laing, Yaşantının Politikası, Vadi Yay., s. 135

4- V. Frankl. Duyulmayan Anlam Çığlığı, Öteki Yay,, s. 29

5- V. Frankl. Kendini Gerçekleştirme ve Kendini İfade Etmenin Ötesinde, Edisyon. İz Yay., s. 324.