Bir Mücahidin Kaleminden Fikir-Put Savaşı

M. Numan Aşkaroğlu

Medeniyet, kısaca, bir toplumun maddi ye manevi varlıklarının bütünüdür. Öyleyse "toplumsal dönüşüm projesi" çizmeye çalışan birisi için bu kavramın önemi büyüktür. "İlerleme" ve "gerileme" olgularının, "medeniyet" kavramından kopuk olarak incelenemeyeceğinin bilincindeki bu kişi, ciddi bir toplumsal analiz yapar. Maddi ve manevi varlıkların sürekli birbirleriyle ilişki içerisinde olduklarını görür. Bu süreğen ve diyalektik ilişki sonucu, tarihin farklı dönemlerinde, farklı yapılanmaların ortaya çıktığını belirler. Doğaldır ki, bu zatın psikoloji, sosyoloji, tarih ve antropoloji gibi bir çok sosyal bilim alanında belli bir birikimi vardır. İnsanların problemleriyle medeniyetleri arasında ilişki kurarak, problemlerin çözümü için yaptığı tahlillerle aynı zamanda bazı toplumsal yasaları da ortaya koyar. Yine ona göre toplumların tarihe katılış dönemi boyunca fikirlerin rolü çok önemlidir. Zaten bu kişinin kendisi bir "fikir savaşçısı"dır. Özellikle İslam ümmetindeki düşünce sorunlarına kafa yoran ve hayatı boyunca bu ümmetin içerisindeki durağanlık ve gerilemeyi sona erdirebilmek için çabalayan, proje masasının başındaki bu mühendis Malik Bin Nebi'den başkası değildir.

Malik Bin Nebi bu proje için bir çok fikir üretmiştir. 1946'da yazdığı ilk kitabının adı Le Phenomene Çoranique [Kur'an Mucizesi]dir.1 Kendisinin düşünceleri zaten her zaman Kur'an kaynaklı olmuştur. Belki de Fransa'da teknoloji eğitimi gördüğünden olsa gerektir, fazla teknik ve kendine özgü terimler kullanmıştır. Yazdıklarına birdenbire intibak edebilmek biraz zordur. Ancak terminolojisini kavrayınca, yazılarındaki aktivist ve insanı heyecanlandıran etkiyi hissetmemek mümkün değildir. Çözümlemelerinin sonucunda ulaştığı yargılar insanı harekete geçmeye zorlar. 24 sene boyunca ilmi çelişkisiz ve melodik bir çerçeveye oturttuğu fikirlerini, adeta tanıtmaya çalışacağımız son yazdığı kitabında özetlemiştir. Bu kitap, orijinal adı Le Probleme des idees dans le monde musulman [İslam Dünyasında Fikir Problemleri] olan ve Boğaziçi Yayınları tarafından 1992 yılında basılan İslam Dünyasında Fikir ve Put'tur. Kitabın tercümesi Cemal Aydın tarafından yapılmıştır.

1960 yılında yazmaya başladığı bu kitabı yazar 10 sene sonra yani 1970 yılında tamamlamıştır. Bunun sebebi olarak, sömürgecilerin "ideolojik savaş ajanları"nı gösterir ve bu yüzden çalışma planını değiştirmek zorunda kaldığını söyler. Kendisine göre, sömürgeci ajanlar, her zaman için bir toplumun meselelerine o toplumun bireylerinden önce eğilmektedirler. Bu gerçekçi bir tahlildir. Günümüzde batılı müsteşriklerin, müslümanları ilgilendiren bir çok konuda müslümanlardan daha doğru analizler yaptıkları bir sır değildir. Bugün herhangi bir müslümanın yazdığı küçük bir makale dahi hemen batılı sosyal bilim laboratuarlarında inceleniyor ve ona göre tedbirler alınıyor. Ancak başımıza gelen her felaketi de -yahudi faktörü gibi- müstemlekeci zihniyete bağlamak yanlış olur. Aslında "sömürüye müsait olma" durumunun izahıyla böyle bir açıklamayı kesinlikle reddeden Malik Bin Nebi; meselenin içerisindeki özne kendisi olduğu zaman duygusal davranmakta ve karşısına çıkan bütün olumsuzlukları sömürgecilere mal etmektedir. Bununla birlikte, sömürgeci Batı'nın, İslam dünyasındaki bireyin düşünce hayatına nasıl nüfuz ettiğini, hatta yaşamının en ince ayrıntılarına kadar nasıl müdahalede bulunduğunu etkileyici bir dille anlattığı da gözardı edilemez.

Bin Nebi, oluşturduğu metodoloji içerisinde, düşüncelerini sistematik bir şekilde okuyucuya aktarır. Bütün fikirlerini topladığı son kitabında yazar bu aktarımın zirvesindedir. Oysaki önsözde, aradaki 10 senelik boşluk sebebiyle daha önce aldığı notlarının içeriklerinin kendisine uzak, bulanık ve belirsiz göründüğünden bahseder. Yazara göre sabırlı okuyucu, belki bir gün bu kitapta kopuk bir ipucu bulacak ve o ipucu okuyucuyu "Müslüman Toplumundaki Düşünce Sorunu"na götürecektir. Kısaca, kitap üretken bir fikir adamının mütevazi bir önsözü ile başlar.

Giriş bölümünde Malik Bin Nebi, iki örnek verir. Bunlar tanınmış eserlerden ikisinin kahramanlarıdır: Birisi Daniel Defoe'nin Robinson Crusoe'sudur. O düşüncelerin "şey"in etrafında merkezlendiği bir medeniyetin elemanıdır. Zamanını yemek, uyumak ve çalışmak gibi somut eylemlerle doldurur. Diğer bir örnek ise İbn Tufeyl'in kahramanı Hay İbn Yakzan'dır. O, analığı ceylanın ölümüyle bir tefekkür ve sorgulama dönemi geçirecek ve oradan da ilahi düzeni kavrayacaktır. Hay İbn Yakzan "şey"in düşünce etrafında merkezlendiği bir medeniyetin elemanıdır. İşte insan kendi yalnızlığına terkedildiğinde kozmik boşluk duygusunu bu şekilde doldurur. Bu boşluğu doldurma tarzı, kendisinin kültür ve medeniyet tipini belirler: Esas itibarıyla tartı ve miktar etrafında dönen Batı düşüncesi kaynaklı kapitalist ve komünist toplum ya da iyiliği sevme ve kötülükten nefret etme fikrinin etrafında dönen Kur'an düşüncesini yaşayan İslam toplumu.

Yazar daha sonra, insanların hayatta kalmak için yapacakları eylemlerin bir şemasını çiziyor ve eylem faktörlerini üçe indiriyor: Şeyler, kişiler ve fikirler. Bu bölümde örnek olarak bir çocuğun büyüme süreci veriliyor. Çocuk parmakları ve emziğiyle oynayarak şeyler dünyasını, ilkin annesinin yüzünü tanıyarak kişiler dünyasını ve soyut kavramlarla sübjektif bağlar kurmaya başlayarak fikirler dünyasını keşfeder. Çocuğun fikirler dünyasını keşfi hayatındaki dönüm noktasıdır. Bu çocuk yenemediği bir zorlukla bir çok kere karşılaşacak ve sonunda bu zorluğu yenebilmek için bir yol bulacaktır. M. Bin Nebi'nin kendine özgü yorumuyla, bu an onun "Arşimet Anı"dır. Artık çocuk düşünmeye başlamıştır.

Yaşlılıkta ise bu süreç tersine döner. Kişi yaratıcı gücünü kaybederek fikirler dünyasını, kayıtsızlık ve insanlardan kaçarak kişiler dünyasını, zayıflık, meraksızlık yüzünden ise şeyler dünyasını terkeder: "...Sonra kuvvetin ardından tekrar güçsüzlük veren Allah'tır..." (30/Rum, 54). "İşte insanın hayatı boyunca bu üç alem birlikte mevcuttur. Sadece ferde ve katıldığı toplum tipine göre aralarından biri belli bir üstünlüğe sahiptir." (s. 29).

Bin Nebi'ye göre, tarihi planda, ferdin zihni gelişmesiyle toplumun psiko-sosyolojik gelişmesi arasında benzerlikler vardır. Toplum da aynı şekilde ferdin geçirdiği bu üç evreyi geçirir. Ancak geçişler bireyde olduğu gibi pek belirgin değildir. Toplumsal bir eylemde, bahsedilen üç evrenin bir karışımı söz konusudur. Ancak her zaman 3 faktörden birinin üstünlüğü vardır. Bu tahlil ile birlikte, Bin Nebi, toplumun birlikte gerçekleştirilen eylemine bağlı olarak, gelişmişlik - az gelişmişlik olgusu üzerinde durur ve "üç çağ teorisi"ne müracat eder. Vurgulanan "üç çağ" şunlardır: 1) Medenileşme öncesi toplumun durumu, 2) Medenileşmiş toplumun durumu, 3) Medenileşme sonrası toplumun durumu. Sonra İslam toplumunu ele alarak bir örneklemeye gider. Medeniyet öncesi, cahiliye düşüncesine "şey" egemendi. "Şey" insan üzerindeki hakimiyetini medenileşme sonrası İslam toplumunda yeniden kurdu. Yani medenileşme sonrası toplum, medeniyetinin izlerini takip etmez. Bu dönem bir gerileme dönemidir. Yazar daha önceki bölümde bireyin gelişim şemasını boşuna vermemiştir. Toplumların da çocukluk, yetişkinlik ve ihtiyarlık dönemleri vardır. Sonunda her ikisi de ölür. Bu Allah'ın yasasıdır. Ölüm döşeğindeki İslam toplumunun tasvirini Malik Bin Nebi şöyle çizer: "Artık onun kişiler dünyası, baştaki ana modelin görüntüsünü tapmaz. Bu dünya mistiklerin, derken sahtekarların ve her türden şarlatanların dünyası olup çıkar. Ve onun şeyler dünyası da artık mütevazi ve cahiliye zamanındaki gibi gerektiği kadar değildir. 'Şey' beyinlere ve şuurlara egemen olur..." (s. 37)

Burada şunu belirtmek gerekir ki "İlm-i Umran"ın kurucusu İbn Haldun'un yazar üzerindeki etkileri dikkat çekicidir. Bin Nebi, olayları bilimsel bir yöntemle incelemek istiyordu. İbn Haldun'a göre İslami açıdan bilim, "sünnetullah"ın ortaya çıkarılması için yapılan mücadelenin adıdır. M. Bin Nebi İbn Haldun'un görüşlerini ele alarak onlara farklı bir bakış açısı kazandırmış ve deyim yerindeyse onları aşma uğraşı içerisinde gözükmüştür. Ancak her ikisi için de tarihin hakikati umrandan/medeniyetten haber vermektir.

M. Bin Nebi için, bir medeniyet temel bir fikrin ürünüdür. Fikirler bir topluma tarih yapabilme gücünü kazandırır. Birey ise toplum içerisinde kişiliğine kavuşur. Bu noktada yazar daha önce Les Conâüions de Renaissance2 [Yeniden Doğuşun Şartları] kitabında çizdiği şemayı tekrarlıyor. Bu şema bir medeniyetin, ruhsal-zamansal değerlerini sergilemektedir ve bir anlamda "medeniyet çevrimi" şeması diye de adlandırılabilir. Şemadaki dönemler: 1) Ruh dönemi, 2) Akıl dönemi, 3) İçgüdü dönemidir. Bu dönemler yazarın daha önce açıkladığı "üç çağ" içerisinde mütalaa edilebilir. Medenileşme öncesi toplumlarda, insanlar genellikle iç güdüleriyle hareket ederler. Medeniyetinin başındaki toplumda ise güçlü bir birlik "ruhu" görülür. Bu "ruh"tan gelen bir iç gerilim söz konusudur. Hz. Ebubekir ve Hz. Osman servetlerini, bu gerilim ile İslam'ın ve müslüman toplumun hizmetine vermişlerdir. Muaviye ile başlayan ve "Muvahhidler Devleti"nin3 yıkılışına dek uzanan dönem "akıl evresi"dir. Aslında bir gerileme dönemidir4 ama yine de "dinamik İslam fikri"nin zaman zaman ışımasıyla çeşitli ürünler verir. Ve sonunda medeniyet sonrası toplumda etkin güç ise tekrar "içgüdüler"dir.

"Tarihin büyük mucizeleri her zaman dinamik fikre bağlıdır. Soyvet toplumuna son dünya savaşı boyunca, Hitler'in sürüsünü Stalingrad'da durdurma imkanı veren komünist ideolojidir" (s. 44).

Bütün insanlar yaşamak için ihtiyaçlarını karşılamak zorundadırlar. M. Bin Nebi'ye göre; gerek kendisinin ihtiyaçlarının karşılanması, gerekse de topluma bir katkı olabilmek için, birey, toplumla bütünleşmek zorundadır. Bu bütünleşme sürecinde, bireyin "hayati enerjisinin belirlenmiş toplumsal kurallara uygunluk göstermesi gerekir."

"Demek ki hayati enerji imha edildiğinde toplum yıkılır. Bütünüyle serbest bırakıldığında ise toplumu mahveder. Öyleyse hayati enerji kaçınılmaz olarak iki sınır arasında İş görmelidir." (s. 49).

Yazar bu durumda, 1. Dünya Savaşı sonrası Amerika'daki içki yasağı ile Kur'an'ın koyduğu içki yasağını karşılaştırıyor. Amerikan toplumunda içki yasağı bir kargaşaya yol açmış ve nihayetinde kaldırılmıştır. Oysa İslam toplumunda belli bir gevşeme görülse de "İçki yasağı" fikri tamamıyla kültür evreninden atılamamıştır ve her zaman için bir toplumsal baskı unsurudur. Hayati enerjinin hemen hemen hiç bir şekilde şartlandırılmadığı cahiliye toplumundan yola çıkarsak, yazarın çizmiş olduğu "medeniyet çevrimi" şeması geçerliliğini aynen korur. En son noktada ise "şeylerin hakimiyeti" ve içgüdülerin ortaya çıkması ile bütünüyle serbest kalan enerji toplumu heba eder. Bu İslam toplumu İçin "El-Muvahhidler sonrası dönem"dir. Oysaki "Cahiliye toplumunun hayati enerjisini medenileşmiş bir toplumun gereklerine boyun eğdiren İslami fikirdir." (s. 50),

M. Bin Nebi, dinamik bir fikrin de , "Arşimed anı"nın olduğunu söyler. O zaman bu fikrin hayati enerji üzerindeki gücü en üst düzeydedir. Fikirlerin "Arşimed anı", onların ana modelleriyle ilişkilerinin durumuna bağlıdır. Bu arada yazarın konuyla ilgili kullandığı kavramları incelemek gerekir. Kültür evrenindeki kalıplar olarak nitelenen "ana modeller"in çıkardığı fikirler "basılmış fikirler"dir. Daha sonraları zamanla yorumlanan, ifadelendirilen fikirler ise "açıklanan fikirler"dir. "Medeniyetinin doğuşunun yüceltici anını, Hz. Muhammed ve 4 halife dönemindeki basılı fikirlerinin Arşimed anını, Şam ve Bağdat'ın parıltılı çağlarındaki açıklanan fikirlerin anını yaşadıktan sonra, İslam toplumu şu anda ölü fikirlerin sessiz dönemini yaşıyor." (s. 69).

Yazar nihayet önemli tezini gözler önüne seriyor: "Açıklanan fikirler", "basılmış fikirlere" ihanet edebilirler ama ihanet edilen fikirler mutlaka intikamlarını alırlar. Aynen hatalı yapılmış bir köprü veya binanın yıkılışı gibi. "İslam toplumu halihazırda ana modellerine yaptığı ihanetin bedelini ödemektedir." (s. 70).

Kültür evreninin durağan olmadığını söyleyen M. Bin Nebi, marksist bir açıklama yapar. Altyapıdaki her değişiklik, üstyapıdaki değişiklikleri belirler. Bu kültür evreni içerisinde "şeyler", "kişiler" arasında diyalektik bir ilişki vardır. Neticede her zaman birisi, ağır basar: O zaman her tarihi gelişimin ayrılmaz bir parçası olan "dengesizlik" söz konusudur. Bu üçlü düello sürecinde, fikir-şey ve fikir-kişi diyalektiğinde öyle bir zaman gelir ki ortaya çıkan dengesizlik sonucu, "şeyler", "fikirler" putlaştırılır ve "fikir-put" savaşı başlar. Evet, bir topluma para ve madde egemen olursa, bir topluma bir "kişi" egemen olursa bu yaşanan "şey" despotizmidir, "kişi" despotizmidir. Vahşi kapitalizm ve materyalizm ile Hitler ve Mussolini bunlara örnek olarak verilmiştir. Aslında Bin Nebi'ye göre bir toplumda "fikir" de despotluk yapabilir. "Kemalizm"in de buna iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum.

Medeniyetin gerileme safhası içerisinde "şey" yavaş yavaş "fikir"i yenmeye başladığı zaman, Hz. Ali'nin kardeşi Ukayl İbn Ebi Talib şöyle diyordu: "Ali ile birlikte namaz kılmam dinim açısından daha hayırlı, Muaviye'nin sofrasında yemek yemem de hayatım için daha hayırlıdır." (s. 91).

"Şey", "kişi" veya "fikir" despotizminin sonu "putlaştırılma"dır. 1936'da Cezayir uleması davasını Fransızlar'ın belirlediği politika yörüngesine oturttu. Daha sonraları milliyetçilerle yapılan ittifak ile etkisini iyice yitirdi. M. Bin Nebi bu gelişmelerden bahsederken 1936'da yapılan Cezayir İslam Kongresi'nde ıslahatçı düşünceye bir darbe indirildiği görüşündedir. Artık politikanın içerisindeki ulema, oy sandıklarına bel bağlar duruma gelmiştir. "Ne var ki ihanet edilen fikirler intikam alırlar. 1936'da ihanete uğrayan ıslahın intikam tanrısı acımasızdır." (s. 97).

Ulema ilahi kanuna karşı geldi. Rad, 11. ayetini arka plana attı. Ancak ruhunu değiştirerek, tarihini değiştirebileceğini unuttu. Sadece mücadele yöntemi "sömürgeci"nin istediği istikamette değişmişti. "Artık ödevlerimizden değil, sadece haklarımızdan bahsedilir oldu..." (s. 98). Fikir yerini "Demokrasi Putu"na bırakmıştı.

M. Bin Nebi için asıl sorun "gerçek" olan İslam düşüncesine eski etkililiğini yeniden kazandırabilmektir. Çünkü bir fikir etkisizse gerçek olması fazlaca bir şey ifade etmez. Artık sömürgeciler etkililik değerlerini gerçeklik değerlerinin önüne geçirmişlerdir. Ayrıca İslami fikrin gerçekliği ve etkililiğini karşılaştırarak kafa bulandırmak isterler. Oysaki "Gerçek bir fikir her zaman etkili değildir. Etkili bir fikir de her zaman doğru değildir." (s. 101).

M. Bin Nebi, müslüman toplumun etkililiğini yeniden kazanması için çözümler sunar: Bütün karınlar doyurulmalı ve bütün kollar çalışmalıdır. Bu maddeci bir tesbit sayılmamalıdır.  "Ekonomik alanda bağımsızlığını kazanamamanın, siyasi planda çok ağır bedelleri vardır. Böylece artık İslam düşüncesi etkisizlikle damgalanamayacak ve İslam toplumu üretken bir toplum olarak tarihteki yerini alacaktır. Ve İslami fikirlerin savunucuları, o zaman önemli olanın, İslam'ın gerçekliğini savunmak değil, üretici güçlerini yeniden harekete geçirerek bu gerçekliğe sadece etkililiği iade etmek olduğunun farkına varacaklardır" (s. 118).

Değişim, sonunda bir devrim ile neticelenebilir. Ancak Malik Bin Nebi kendi yaşadığı deneyimin de etkisiyle devrimci sürecin ne kadar müphem olduğu örnekleriyle vurgulamaktadır. Ve özelikle biz İslam toplumlarındaki devrimci süreçlerdeki sapmalar, dışarıdan sokulmuş yanlışlar neticesinde gerçekleşir. Olaylara bütüncül bir bakış açısı getiremeyen bizlerin de bu sapmalarda büyük sorumluluğu vardır. Gerçekten de ciddi tahlil ve analizlerden uzak, basit bir devrimci mantık ile oluşturulan "şey" ve "kişi" despotizmi, insanı hiç beklemediği yerlere götürebilir. 20. yüzyılın başındaki bir çok Doğulu toplumun bağımsızlık mücadelesinde bu süreçteki sapma müşahade edilebilir. "İslam" adına ortaya çıkan devrimcilerin, İslam toplumuna aslında bir savaş kazandırmayıp aksine yeni sömürgeci zihniyete -bilerek veya bilmeyerek- hizmet ettikleri açıktır.

Bir devletin sürekliliği için insanları o devlete güvenmelidirler. Tabii ki devlet fikirlerine göre politika yapar. Halkı itaat eder ama uygulamalarda bir aykırılık görürse itaati reddeder. İdarecileri, namuslu, ehliyetli ve üzerlerinde ittifak edilen kişilerdir, "Bu devlet modeli, Hz. Ömer devrindeki Medine'nin taa kendisidir." (s. 134). Müslümana yakışır şekilde politikaların örneklendiği bu dönem, belki de M. Bin Nebi için, İslam toplumlarında devrimci süreç sonunda hedeflenen "ideal"dir.

İhanet edilen fikirlerin intikamından bahsedilmişti. Biz kendi düşüncemize ihanet ettik. Bunun neticesi "ölü fikirler"dir. Sonunda vahiy kaynaklı dinamik düşüncemizi etkisizleştirmeyi başardık. Artık kendimiz düşünemiyoruz. Bizim adımıza düşünen şeyhlerimiz var. Topluma bir uyuşukluk hakim. "Halk yığınlarının afyonu" bir din var ortada. Sonuç olarak Malik Bin Nebi'nin tabiriyle "sömürüye müsait bir duruma" geldik. Adeta sömürgecileri davet ettik. Artık kendileri askerleri ve valileriyle gelmiyorlar. Kendi düşüncelerini gönderiyorlar. Biz bunları, entellektüel, muhteşem aydınlarımız öncülüğünde kucakladık. Zamanla gördük ki kavramlar değişmeye başladı. Topluma iki dil hakim oldu. Arapça'nın ve Türkçe'nin yerlerini Fransızca ve İngilizce aldı. "Cihad"ın yerini savaş, "şehadet"in yerini sıradan ölüm aldı. Aslında biz bu alışverişi de başaramadık. Batı medeniyetinin sağlıklı ve kuvvetli fikirlerini bıraktık, çürük ve kokuşmuş olanlarını aldık. İşte bunlar, köklerini asıl kültür evreninde bırakmış "Öldürücü fikirler"dir. Bu ithal fikir aşısı tutmadı ve hiç bir zaman da tutmayacak. Bu şekilde izah etmeye çalıştığımız, yazarın, "ölü fikirler" ve "öldürücü fikirler" kavramlarının dayanağı, bir çok yazısında da yer alan "sömürüye müsait olma" durumudur. Bir başka deyişle "İslam dünyasına öldürücü fikri çağıran ölü fikirdir." (s. 150). Ancak bu noktada yazarın verdiği örneğe katılamadığımı da söylemeliyim. Sürdürdüğü mücadeleyi göz önüne alırsak, yanlışları olsa da Ayetullah Kaşani'nin İran toplumu için bir "ölü fikir" olmadığını görürüz.

"İslam toplumu şu an hem kendi kültür evreninin ana modellerinin intikamıyla, hem de Avrupa'dan -sosyal değerlerini koruyan şartlarını hiç kaale almayarak- aldığı fikirlerin korkunç intikamıyla karşı karşıyadır" (s. 162). Şu kesinlikle bilinmelidir ki "Bir millet kendi özünde olanı değiştirmedikçe, Allah o milletin durumunu değiştirmez." (13/Rad, 11). Yoksa bir kargaşa düşünce yokluğu, ithal fikirler, fuhuş, alkolizm, umutsuzluk sürüp gider. Öncelikle aramızda yaşayan ölü ve öldürücü düşünceleri yok etmemiz gerekiyor.

Bütün bunlardan yola çıkarak, M. Bin Nebi bizlere en önemli problemin, fikirler meselesi olduğunu gösteriyor. "Bu kitapta fikirler meselesini ele alarak tarihteki ve insanların kaderlerindeki ağırlığını göstermek istedik." (s. 167).

M. Bin Nebi, Fransızlar'ın ilk işgalleri sırasında, tam 7 sene giremedikleri Konstantina'da doğdu. O, direniş ruhuna sahip bir şehrin çocuğuydu. Aynı zamanda geleneklerin de çok güçlü olduğu Konstantina'dan ayrılıp Fransa'ya gidince garip bir ikilem yaşadı. Sürekli düşünen birisiydi. Sömürgeci Fransa'nın ezmeye çalıştığı halkı için çare neydi? M. Bin Nebi Kur'an düşüncesine vakıf bir aydındı. Kur'an'da açıklanan yasaları temel aldı. Allah'ın yasaları değişmezdi. Bunları kendine özgü bir şekilde ifadelendirip, yaşadığı yüzyılın toplumsal, siyasal ve ekonomik şatlarını göz önüne alarak yeni açılımlar sağladı. İslam toplumu için, "La İlahe İllallah" şiarından uzaklaşmak, yenilgi ve sefaleti getirmişti. Çünkü İslam medeniyeti bu şiar üzerine bina edilmişti.

Çözüm öze dönüştür. Kur'an ruhunu yeniden topluma hakim kılmaktır. Tamam ama nasıl? Bu dönüşü sağlayabilmek için önce bizler değişmeliyiz. Düşüncelerimiz değişmeli. M. Bin Nebi bunun için uğraştı ve sürekli fikir üretti. Islahatçıları topluma yeterince nüfuz edemedikleri gerekçesiyle eleştirdi. Ancak ne yazık ki, yaşadığı dönemlerde, kendisi de halkıyla gerekli iletişimi kuramadı. Öğrencisi Raşid Bin İsa'ya göre, M. Bin Nebi Cezayir'de en az anlaşılan kişiydi.5

O'nun düşünceleri, insanları, Hz. Ömer dönemi Medinesinde zirveye ulaşan İslam medeniyetine çağırıyordu. İnsanların bütüncül bir bakış açısına sahip olmalarını istiyordu. Bağımsız Cezayir düşüncesi onun için fazla bir şey ifade etmiyordu. Böl ve yönet politikası emperyalizmin bir oyunuydu. Ama onlar ümmeti ve düşüncelerini bölmeyi, bizlerdeki zaafiyetten faydalanarak başarmışlardı. İslam medeniyeti bütün müslümanları bünyesinde toplar. Ancak böylesine kapsamlı bir düşünce, 20. yüzyılın ortalarında revaçta olan ulusçuluk fikrinin yanında hiç de etkili değildi.

Malik Bin Nebi'nin değeri yeni yeni anlaşılıyor. İnsanlar artık düşünmenin gerekliliğine inanıyorlar. Artık "Muvahhidler Devleti"nin yıkılışından yüzyıllar sonra "muvahhid müslümanlar" var. Ve bu insanlar "Kur'an'ı yaşamanın" gerekliliğini savunuyorlar. Cezayir'de Malik Bin Nebi'nin öğrencileri mücadele ediyorlar. Özellikle Bumedyen'in ölümünden sonra, Cezayir'de İslami hareket hızlı bir yükseliş içerisinde. Hareketin lideri Abbas Medeni'nin düşüncelerinde Malik Bin Nebi'nin etkisi hissedilebiliyor. Günümüz FIS mücadelesinde, Malik Bin Nebi'nin kurucuları arasında yer aldığı "El-Kıyam" cemiyetinin izleri görülmektedir. Ama ne yazıktır ki 60'lı yıllarda bu "uyanış birliği"nin etkisini yalnızca sömürgeciler hissetmişlerdi.

İşte bu gerçek düşünceler günümüzde etkisini yeniden kazanıyor. Sömürgecilerin yerli işbirlikçilerine karşı verilen şehitler yeni bir medeniyetin habercileridir. Polis tarafından işkence edilen genç bir FIS'linin çektiği onurlu acı, Malik Bin Nebi'nin bahsettiği "birlik ruhu"ndan gelen bir "iç gerilim"dir. Artık maske düşmüştür. İnsanlar muhakeme yapabilme yetisini yeniden kazanmışlardır. Günümüzde Cezayir'de müslümanlar "ana modelleri"ne dönme yolunda savaşıyorlar. Fikri altyapılarını hazırladılar. Mücadelelerini de "sünnetullah"a uygun bir şekilde sürdürmeye devam ederlerse başarıya ulaşmaları için hiç bir engel yoktur: "Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz." (Ali İmran, 139)

Malik Bin Nebi, kitabının bir yerinde, fikir savaşçılarının yüzlerinden tanınabildiğini söylüyor. Bir kaç sene evvel Malcolm X'in gazetede bir resmini görmüştüm. Bu resim beni çok etkilemişti. Kesip sakladım. Yüz ifadesi, adeta, bizleri mücadeleye çağırıyor gibiydi. Malik Bin Nebi'nin de yüz ifadesinde de aynı "direniş ruhu"nun izlerini bulmak mümkün. Gerçi biz de yazımızda sembolik olarak kullandık, ama aslında fikir adamı, eylem adamı ayrımı olmamalı. Kendisi bu noktada eleştirilse de, Malik Bin Nebi de bu düşünceyi savunuyor. Zaten müslüman, yüzündeki secde izinden tanınır. O düşüncelerini eylemleştiren kişidir. Bu müslüman, yeni sayılabilecek bir dönemde, gerek Cezayir'de, gerekse de dünyanın başka bir yerinde Malik Bin Nebi'yi dinliyor. Bu ses ruhunu titretiyor. Onu derinden sarsıyor. İşte bu ses, sömürgeci Fransa tarafından yıllarca ezilmiş bir ülkenin çocuğu olan Malik Bin Nebi'nin bağrından yankılanan ve insanı etkileyerek ona belli bir aksiyon kazandıran gerçeğin sesidir. Bu ses bir mücahidin sesidir:

"Sömürgecilik hala gece yarısı çanlarını çalıp sömürge halkını uykuya devam etmeye çağırıyorsa da, artık uyku saati geçmiş, İslam dünyasının teslimiyetçilik ruhu dönmemek üzere gitmiştir."6

Dipnotlar:

1- Bu kitap, Ergun Göze'nin tercümesiyle, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından 1992 yılında Kur'an-ı Kerim Mucizesi adı ile yayınlanmıştır.

2- Bu kitap, Ergun Göze'nin tercümesiyle, Boğaziçi Yayınları tarafından, 1992 yılında Cezayir'de İslam'a Yeniden Doğuş adı ile yayınlanmıştır.

3- Muvahhidler Devleti, 1121-1269 yılları arasında Kuzeybatı Afrika'da hüküm süren bir İslam devletidir.

4- Malik Bin Nebi, İslam toplumuna ölümcül mikrobun Sıffin Savaşı ile girdiğini söyler. Muvahhidler Devleti'nın yıkılışı, bitkisel hayattaki bir hastanın ölümünden başka bir şey değildir.

5- Konu ile ilgili olarak bkz.: "Raşid Bin İsa ile Cezayir Üzerine Söyleşi", Hak Söz, Sayı 17, s. 8-9.

6- Malik Bin Nebi, İslam Davası, (Ter: Muharrem Tan), Yöneliş Yay., İstanbul, 1992, s. 115.