Beykoz İHL'de Başlayan Yasağa Karşı Protesto

Abdullah Kara

Beykoz İmam Hatip Lisesi binanın temelinden sınıflardaki sıralara varıncaya dek Beykozluların el emeği, alın teridir, Birçoğu binanın yapımı esnasında harç taşımış, kürek sallamıştır. THK'nın pençesinden kurtarabildikleri kurban derilerini görev bilinciyle, gönül rahatlığıyla İHL'ye bağışlamışlardır yıllarca.

70'li yıllarda inşa ettikleri ilk bina 90'lı yıllarda 3 binlere yaklaşan öğrenci mevcudunu barındıramayınca aynı azim ve beklentilerle ikinci bir bina yapmak için sarıldılar kazmalara, küreklere. Kısa bir zamanda beş kal çıktılar, çatısını örttüler, pencerelerini taktılar. Dışını sıvamak için iskeleleri kurmuşlardı ki 28 Şubat deprem vakitsizliği ile vurdu can damarlarına. Alınan malum ve meş'um kararlar sonucu öğrenci mevcudu bir kaç sene içinde eridi, ta ki 300'lere kadar düştü. Öğrenci olmayınca okul ne işe yarardı. İnşaat yarım kaldı.

Kaybedişimizin ivmesinin kazanışımızın ivmesinden kat kat yüksek olması kimilerimizce kaderin acı bir cilvesi olarak görülse de aslında başımıza gelenleri açıklamaya yeten bir formül özelliğini taşıyor. Kurarken el birliğinin gücüne güvenenler korurken verilmesi gereken savaşta yalnız kalma ihtimalinin dizlerin bağını çözen korkusunu yaşıyorlardı, yazık.

Şimdilerde o dışı sıvasız yarım kalmış bina yarım dindarlığımızı ve yarım adamlığımızı simgeleyerek zavallılığımızla yüz yüze gelmemizde rol alıyor sadece. Ve bu haliyle bir ayağından prangalanmış adamı andırıyor, kurulu tepenin üzerinde. Gerçekte ise prangaya vurulanın kendi ayağımız olduğunu anlamak hiç de zor değil hissettiğinde sızısına katlanabilenlere.

Ne hazindir ki prangalanmak bize yetiyor yetmesine de prangayı vuranlara kifayet etmiyor. Bugünlerde bir de boynumuza kement takmaya uğraşıyorlar denilse yeridir herhalde. Hepimiz en azından TV'lerde görmüşüzdür. İstanbul İHL'lerde başörtüsü yasağının nasıl uygulandığını. Beykoz'da da aynı gün ve aynı yöntemlerle uygulamaya konuldu yasak. Üniformalı polisler eşliğinde mahalleye yeni taşınan bir zorba gibi.

Polisler okula giden yolları ta ana caddeden kesmişlerdi. Bakkalından sütçüsüne kadar o yolu kullanmak zorunda olan semt sakinlerinin kimliğine bakılıp isimleri kaydediliyordu.

Kız öğrenciler bir kuş olup uçarak ancak girebilirlerdi okullarına, gidebilseler. Fakat o vakit de okul idaresi onları tutup polise teslim ederdi. Ne yapsalardı ya, emir kuluydular! Tıpkı polisler gibi, halta vali ve hatta hükümet ortakları gibi... En acısı da bu idi işte. Yasağı koyanlar, uygulayanlar hep emir kuluydu, insan bu "emir kulları" dünyasının çıkmaz sokaklarında başvuracak, duvarlardan başka bir merci bulamıyordu. Acı olan bir şey daha vardı. Öğrenci velilerinden bir Allah'ın kulu görülmüyordu emir kullarının karşısında. Kız öğrenciler yalnızlık ve çaresizlik içerisinde her sabah yol kenarlarında öbekler oluşturarak bekleşiyorlardı. Sivil polisler devletin demir yüzüne kendilerince sevecen maskeler takarak sızıyorlardı öbeklerin arasına ve "Bakın okula girerken açarsınız başınızı, dışarıda gene örtün, biz de istemiyoruz ama devlete karşı gelinmez" diyerek kurtla kuzu masallarına versiyonlar düzüyorlardı. Daha da olmadı dolduruyorlardı minibüslere, halden gelen zerzevat arabası gibi duraklara uğrayarak salıyorlardı birer ikişer sokakların vurdumduymazlığına.

Yasak birinci haftasını doldurduğunda Kaymakam bey İmam Hatibe teşrif etmiş ve okul yöneticilerinden öğrencilerine kadar herkesi gözlerinden öperek teşekkür etmişti, kanunlara uyup nizamı korudukları için. Zulme sessizce razı olup içselleştirdin mi ayağına kadar gelip öperdi seni gözlerinden haşmetli erkan-ı devlet.

Gerçekten de halkın hiçbir tepkisi gözükmüyordu ortalıkta. Her gün camileri dolduran kalabalıklar yasaktan rahatsızdılar; bazıları direnmenin gerekliliğini konuşuyorlardı şatolarda ama hepsi de diğerlerinden şikayetçi bir söylemle söndürüyorlardı celallerini. "Kardeş biz gideriz oraya kimse gelmez bir başımıza kalırız." Ne gariptir ki halk halktan şekvacı oluyordu yük omuzlara binince.

Bir Cemal abi vardı, iki kızı da İHL öğrencisi. Okulun civarında kıvranarak dolaşırken tanıdığı bir sivil polise rastlamış. Polis onu bir kenara çekmiş ve demiş ki "Bak Cemal, bilirsin severim seni. Biz de istemiyoruz, biz de karşıyız ama ne yapalım emir kuluyuz. Bir şey yapmaya kalkışmayın, çok sert olmak için emir aldık. Boşuna dolanıp durma buralarda. Zıbartırlar valla seni. Yalnız kalırsın." Bunları anlattıktan sonra ekliyordu Cemal abi "Karakollarda neler olduğunu hepimiz biliyoruz birader. Geride üç çocuğum daha var benim."

Vakti zamanında bu halkın sırtında o kadar çok jop kullanılmıştı ki jopu görür görmez ne yapılması gerektiğini artık herkes çok iyi öğrenmişti. Böylece ne joplar yıpranıyordu ne sırtlar. Arada olan Allah'ın dinine oluyordu. Varsın olsun Allah büyüktü.

Ekmeğinden gayrisini bir ucundan tutan toplumun İçinde her şeye rağmen reflekslerini yitirmemiş bir damar canlılığını koruyordu. Cuma namazında Tokatköy camisinde toplanılacağı söylentisi yasağın ikinci cumasına birkaç gün kala halk arasında yayılmaya başlamıştı. Bir başına bırakılmak dahi, başa gelebilecekleri göze alanlar "Gelecekmisin? Oradayız, tamam mı" diyerek uyarıyorlardı birbirlerini. Ve cuma birçokları için cuma oldu o gün. Cami cemaati gevşekliğinin arasında sımsıkı bir saf olmanın müjdeleyen güvenini hissedenler çehrelerine yayılan tebessümlerden tanınabilirlerdi ancak.

Korku dağları tutmuştu ama bazı bağırlar onu dışarıda tutmayı başarmıştı, ihtimal ki imamın vaazını duymuyorlardı çünkü bilinç altlarının verdiği vaaz kulaklarında uğulduyordu. Namazdan hemen sonra dört yolun birleştiği küçük meydanda toplandılar. Kız öğrencilerle beraber birkaç bayan da katıldı gruba, ilk sloganı atan kişi yumruğunu havaya kaldırıp "Başörtüsü açılamaz" diye haykırarak beş yüz metre ilerdeki okula doğru seğirttiğinde peşinden bir sağnak gibi boşalan mü'minler hep bir ağızdan sloganlara eşlik ettiler.

Okula giden sokağın ağzına barikat kurmuştu polis. Karnı iyice doyurulmuş bir polis müdürü kalabalığın içine dalarak "Dağılın!" diye bağırdı. Topluluktan biri "Dua edip dağılacağız" diyerek tansiyonu düşürmeye çalıştı. "Hayır! Dua mua yok, hemen dağılıyorsunuz!" diye efelendi müdür. Bu gösteriyi kariyerine yapılmış bir saldırı olarak algıladığı anlaşılıyordu. Bunlar da kim oluyordu ki devlet dağılın dediği halde dağılmıyorlardı. Müslümanlar barikatı aşıp okula varamadılar fakat dağılmadılar da. Geldikleri yoldan gerisin geriye sloganlar atarak, tekbirler getirerek yürüdüler. Gidişlerini şaşkınlıkla ve sessizce izleyen mahalleli, dönüşlerinde alkışlarla katıldılar protestoya. Hatta polisin gözaltına alma gayretlerini ıslıklarla ve yuh çekerek bir anda boğdular. Bir zafer edasıyla ulaşıldı yürüyüşe başlanılan meydana. Demin yumruklaşan eller şimdi dua için açılmıştı Allah'a. Müslümanlar artık can çekişen ses tellerinin son nefeslerini, son nefeslerini "Amin!"ler için saklamışlardı, "Amin!" sesleri civardaki binaların camlarında yankılanarak daha ötelere taşınırken uzaktan sanki bizi izleyen metruk yapı ilişti gözüme. O da mı "Amin!" diyordu ne...