Beni de Sınır Dışı Et!

Gülşen Demirkol Özer

“Bir bulaşık makinen olsaydı ne iyi olurdu!” diye gülümsediğimde yüzündeki tuhaf gölgelenme beni kendime getirdi. Bu cümleyi kurduğumda duvardaki saat 11’i gösteriyor, elimde de sonu gelmeyecek gibi görünen kirli tabaklardan birini evirip çeviriyordum. Niyetim bir an önce iki satır laf etmek, buradaki yaşamının nasıl olduğunu, bırakıp geldiği diyarı, benimkinden epey farklı hayat ritmini öğrenmekti. Yarı Türkçe yarı hareket lisanıyla anlaşmayı, etrafımızda dolaşan çocuklardan bir tanesini biraz daha fazla sevmeyi murat ediyordum. Bir tanesine özellikle içim ısınmıştı. Bembeyaz yüzündeki kocaman bakışlar mıknatıs etkisi yapıyordu. Şımarık, kavgacı, huysuz bir çocuk değildi ve öyle sakince bizi izlerken sevilmeyi sabırla bekleyen bir hali vardı.

“Bazen lazım çok!” dedi uzunca bir sessizlikten sonra. İkimiz de bu suskunluk esnasında başka düşüncelere dalmıştık. Ben, münasebetsiz lafımdan cümlem biter bitmez, kendimce tövbeler etmiştim; onun duymamış ya da anlamamış olmasını dileyerek. Tabaklarla uyumlu bir ritmi yakalamıştım bile. Havada “mahsun cümlesi” bana ulaştığında, ona sarılmak ve “Sen iyi kadın çok!” demek istedim. Bozuk bir Türkçe kullanırsam daha çok anlayacağını sanarak. O esnada küçüklerden biri mutfağa dalıp, Çeçence bir şeyler söyledi. Ona sevgiyle gülümseyip, bardağa su dolduran ev sahibem ardından yaptığı işe döndü. “Sen çok iyi bir kadınsın hem de çok iyi bir kadın!” dedim sadece. Yüzüme baktı, doğal ve içten gülümseyerek “Sen iyi insan” dedi. Ellerimi köpüklere bulayarak, bu insanlarla haşredilmeyi ve cennette bu kadınla gezinmeyi diledim. Hayatı boyunca “evim” dediği bir yeri olmayan, camlarına perde seçmeye hiç gitmeyen, başkalarının eşyalarını uyumlu hale getirip etrafta dolanan bu güzel çocuklara vatanından uzakta “vatan” olan bu anneyle beraber güzel bir ecir, dualarım arasındaki en güzeliydi. Çocuklarına Kur’an okumayı, sayılarının çokluğuna rağmen gürültü yapmadan oynamayı nasıl öğretebilmişti? Bazıları kendisinin doğurmadığı bu çocukların hepsi ona sevgiyle kilitlenmişti. Bu yabancı-yalancı şehirde, ona dayanmışlardı belli ki.

Oturdukları evde ne kadar yaşayacakları belirsizdi. Ev sahibi yabancı olmalarından dolayı bir sürü haksızlık yapmıştı. Anlatmaya çalıştığı birçok şeyin, diğer insanlara asla yapılamayacağını bilmiyordu bile. Yabancıydı ve hiç kimsenin kendilerinden şikâyetçi olmaması için çaba sarf ediyordu. Çocuklar bunu ruhlarında duyumsamış olmalılar ki, bizi uzun sure gözlemleyip, dost mu düşman mı anlamaya çalışmışlardı. Başını okşayıp, yanaklarını öptüğümde küçük bir kızın munis bir tavırla kucağıma gelmesi, diğerlerinin de rahatlamasını sağlamıştı.

Erkekleri savaşta, çocuklar yanında yabancı bir ülkede kadınlar yaşıyor. Alışveriş merkezlerinde gün tüketen, her yıl eşya yenileyen, işinde yükselmeye çalışan, çocuklarının standartlarının peşinde koşan bir dizi çeşitli kadından bambaşka bir duyguyla gurbette bir yaşam akıp gidiyordu. Diğerlerinin yanı başında, alt katında ve onlardan habersizce...

Gece boyu farklar tablosu çizdim. Bu vatansızlığı unutturacak bir şeyler hayal etmeye çalıştım. Onlara ensar olmanın bir yolunu aradım. Yetkililere onlara bir ev, çocuklarına gidecekleri bir okul, bir de hayatlarını sürdürecekleri bir maaş bağlamak gerektiğini söylemenin yollarını düşündüm. Belki de hiçbiri mümkün değildi. Kimseye sesimi duyuramazdım. Gerçekte vatandaşlık alamadıkları bu ülkede “benim ülkemde” hep tedirgin kalacak, bir sonraki kirayı verip veremeyeceklerine kaygılanacaklardı. Bir başka kadının eskitip, atmaya karar verdikleri eşyalarla mekânları çocuklarına ev kılacaklardı. Şansları iyi giderse, birileri aracılık ederse ev temizlemeye gidecek, çocukları için biraz para kazanacaklardı. Hiç konuşmadan tozları kovalayacaklardı.

Dillerimizin farklılığı, sohbet etmemizi çok da etkileyemedi. Aile albümlerinin başına oturduk. Vatanındaki hatıraları yâd etti. Gösterdiği üç erkekten ikisi için şehit, diğeri için “savaşta” dedi. Babası, kardeşi, en yakınları şehitti. Dayanacağı hiçbir erkek yoktu. Acılar zamanla kanıksanır denir. Oysa onun acıları birer asker gibi ayakta duruyordu: Hiçbir şey kanıksanmamış, unutulmamış, geride kalmamıştı.

Saat ilerledi. Yetim çocukların, dul kalmış kadınların, yoksulluğun, yoksunluğun acısı içime doldu. Birazdan bitecekti her şey. Arabaya binip evin yolunu tuttuğumuzda, sabah çocukları okula yollayıp, işe gidecek, akşama yemek pişirecek her şeyi belli bir yaşama dönecektim. Her gün yükselen binalar içinde düzenli olan hayatlardan bir tanesinin içine giriverecektim; ardımda bu şehre dâhil olmayan muhacir yaşamları bırakarak... Vedalaşırken bana bir paket uzattı. O telaş içinde hediye hazırlamıştı; ziyaretimizden memnuniyetinin işareti olarak. “Tekrar gelin” dedi yarım yamalak Türkçeyle.

***

Telefonumdaki saat, 11’i gösteriyordu. Yarın 23 Nisan’dı. Ülkenin çocukları bayram yapacaktı. Devletin Çeçen yetimleri sınır dışı etme kararını duyduğumda, tam olarak mutfakta durmuş ertesi günü zihnimde planlamaya çalışıyordum: “Çeçen yetimler sınır dışı edilecek!” 23 Nisan hediyesi olarak ellerine verilen sınır dışı kararıyla yavaş yavaş ışıkları sönen şehirde birden gözlerim karardı. Her şey karanlığa gömüldü. Bir zamanlar Yahudilere ev sahipliği yapmakla övünen misafirperver “devlet” küçük Müslüman çocuklara “İstemiyorum sizi!” diyebilmişti. Hangi kalemi tutan el, bilgisayarın tuşuna dokunan parmaklar yazabilmişti bunu.

Çeçen ailenin yanından ayrılırken bana hediye ettiği başörtüsü ve bluzu çıkarttım dolaptan. Gönlü zengin ve geniş yüzlerce muhacir kadın için gözyaşlarımı sürdüm başörtüsüne. Okumaya, çalışmaya, oturmaya hak tanınmış bir nüfus cüzdanına sahip vatandaş olarak utancımı şehre üfledim. Evlerimizi, sofralarımızı bölüşüp ensar olamadığımız Müslüman insanlara “gidin” diyen cüreti kınadım. Verdiğiniz kimlik kâğıdını alın, beni de atın betonlaşmış yürek sınırlarınızdan dışarı. Beni de sınır dışı edin!