Başörtüsü Sorunu İtina ile "Çözülür"!

Selim Aydın

Özellikle son çeyrek asrın Türkiye'sinde başörtüsü yasağının belirleyiciliği, tartışma götürmez bir gerçek. Bu süre zarfında zaman zaman farklı yaklaşım ve uygulamalar ortaya çıkmışsa da, başörtüsü yasağı bugüne kadar devam etmiştir. İslami değerlere karşı "topyekün savaş" ilan edildiği 28 Şubat sürecinde zirve noktasına ulaşan ve katmerleşen başörtüsü yasağı, artık Türkiye'de bir anlamda seçimlerin sonuçlarını belirleyen; aydınların, sivil kuruluşların, siyasi partilerin bu konuda aldıkları tavra göre nerede durduklarının test edildiği ayırt edici ve belirleyici temel bir mesele haline geldi.

Başörtüsü yasağının gündeme oturduğu yıllardan itibaren, Türkiye'de seçimlerin galiplerini belirleyen temel unsurlardan biri, meydanlarda halka verilen "Başörtüsü sorununu çözeceğiz" vaadleri oldu. Refah Partisi'nin 1995 yılındaki seçim galibiyetinde de, MHP'nin 1999'daki oy patlamasında da, AKP'nin 2002 yılı seçimindeki ezici üstünlüğünde de, başörtüsü yasağının ortadan kaldırılmasıyla ilgili toplumsal talebin ve seçim meydanlarında bu talebe karşılık verilen sözlerin etkisi büyük olmuştur. Birinde, "Rektörlerin başörtülülere selam duracağı" vaadi; diğerinde, "Ürkekler çözemez erkekler çözer." çıkışı; sonuncuda ise, "Bu mesele bizim namus borcumuzdur." söylemi etkili oldu.

Sorunu Değil, Başörtüsünü 'Çözdüler'!

Seçim meydanlarında ya da mahalle aralarındaki seçim bürolarında halka, başörtülülere yapılan zulme son verecekleri vaadinde bulunanlar, Ankara'ya gidip hükümet koltuklarına oturduklarında bu iradeyi göstermekten hep uzak kaldılar ne yazık ki. O sözleri verenler kendileri değilmiş gibi, erkeklikten, namus borcundan bahseden başkalarıymış gibi ilgisiz ve duyarsız davranmaya başladılar. Başörtüsü sorununu çözecekleri vaadiyle halktan oy alanlar, maalesef, başörtüsünü sistemin taleplerine uygun bir tarzda 'çözme' yoluna gitmeyi tercih ettiler. 1999 yılındaki seçimde, her meydan ve her fırsatta başörtüsü yasağına son verecekleri vaadinde bulunarak halktan tahayyül bile edemedikleri bir oranda (yüzde 18) oy alan MHP'liler, Ankara'da otağlarını kurunca ilk iş olarak Antalya Milletvekili Nesrin Ünal'ın başörtüsünü 'çözmeyi' tercih ettiler. Böylece meydanlarda verdikleri "Başörtüsü sorununu çözeceğiz." sözüyle neyi kastettiklerini göstermiş oldular! Meğer halk, bu sözü "Başörtüsü yasağına son vereceğiz." şeklinde yanlış tefsir etmişti! Halk kendilerini yanlış anlamışsa bunda MHP'nin ne suçu vardı!

"Yok Edemedik Bari Sulandıralım" Politikası

Şimdilerde yöntem farklı olsa da benzer bir senaryo, AKP üzerinden yürürlüğe konmuş görünüyor. Sistemin bu yeni senaryosunun temel fikri de bir öncekiyle aynı: Başörtüsü yasağına son vermek yerine, başörtüsünü 'çözmek'. Bir öncekinde, bir başörtülü kadının (Antalya Milletvekili Nesrin Ünal) başındaki örtü "ülke ve parti menfaatleri" adına çıkartılarak sorunun 'çözümü' yoluna gidilmişti. Bu defa ise, sistemin "Madem ki başörtüsünü yok edemiyoruz, öyle ise sulandıralım." yaklaşımıyla düğmeye basıldı ve oyun yeni aktörlerle "perde" dedi. Bu oyunda, halkın, başörtüsü yasağına son vermesi için oy verdiği AKP'den bazı simaların bilinçli-bilinçsiz rol alması ne acı. Bir öncekiler "ülke ve parti menfaatleri adına" baş açarak 'sorunu çözmüşlerdi', şimdikiler ise benzer gerekçelerle tesettürü sulandırarak aynı şeyi yapıyorlar. "Siyasetin alanını genişletmek" iddiasında olanlar, kendilerine sistemin efendileri tarafından biçilen rolleri oynayarak mı siyasetin alanını genişletecekler? Halkın değerlerini koruyacaklarına dair seçim meydanlarında nutuk atanlar, bugün gerek "tesettür defileleri"yle, gerekse "başörtüsünde devrim" manşetlerine zemin hazırlayan kimlik bocalamalarıyla, o değerlerin sulandırılmasına hizmet ettiklerinin farkındalar mı? Halka alan açmak söylemiyle oy toplayanlar, bugün "modern görünme" ve "Batılı pozlar verme" adına, egemenlerin toplumsal mühendislik politikalarına hizmet ettiklerini görmüyorlar mı? 28 Şubat sürecinde Müslümanlara yönelik "topyekün savaş" manşetleri atan gazete bugün, "AKP'li Maliye Bakanı'nın eşi"nin giyim tarzını "orta yol" diye halka dayatırcasına manşete çekiyorsa, burada başörtüsüne yönelik yeni bir 'çözme' girişimiyle karşı karşıya bulunduğumuz açıktır. Evet, ne yazık ki, 'başörtüsü yasağının hükümete taşıdığı son siyasi parti' de halka verdiği sözlerin tersini yapıyor; başörtüsü yasağına son vermek yerine, sistemin başörtüsünü 'çözme' politikalarına ortaklık ve hizmetkârlık ediyor. Gerek Davos'ta verilen "modern" görüntülerle, gerek Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın eşi Ahsen Unakıtan'ın tam da yeni sürece denk gelen giyim tarzıyla, gerekse "tesettür defileleriyle sistemin "Yok edemedik, öyleyse sulandıralım." politikasına alan açılıyor, ortak olunuyor.

Bu konuda yaşananlar, modernlik adına kadına biçilen "rol" hakkında da önemli ipuçları vermektedir. Mesela manşetlere taşınan kişi, bir başarıya imza attığı ya da bir değer ürettiği için değil, "AKP'li bir bakanın eşi" olarak konjonktüre elverişli ve toplum mühendisliği açısından kullanışlı bir tutum gösterdiği için gündeme gelmiştir. Yani ortada, bir kadının ürettiği bir değerle değil, "AKP'li bir bakanın eşi olarak" konjonktüre uygun "kullanışlı" davranışından dolayı gündem edilmesi söz konusudur. Kadına biçtiği "rol", onu misyon sahibi olmaktan uzaklaştırıp vizyona çıkarmak ve defile, reklam, sinema gibi alanlarda fiziği "kullanılan" bir meta haline getirmek olan modernizme uygun bir kampanyayla karşı karşıya bulunuyoruz kısaca.

Tekbir Giyimin Felsefesi, Sistemin Felsefesi Oldu!

Başörtüsü ve tesettürü bir meta haline getirmeye çalışan; bu değerlerin, kadının kişiliğini öne çıkarmaya matuf temel felsefesini alt üst ederek, onu kadının dişiliğini öne çıkaran bir tarza dönüştürmeyi gaye edinen Tekbir Giyim'in felsefesi, öyle görünüyor ki giderek bir resmi felsefeye dönüşüyor. Artık başörtüsüyle savaşmak out, başörtüsünü sulandırmak in! Başörtüsünü alenen hedef almak demode, sulandırmaya çalışmak, moda! Kadını, cahili yaşam biçimlerinin ona biçtiği cinsel meta rolünden kurtarıp; kişiliğiyle, bilgisiyle, onur ve izzetiyle toplumun etkin bir üyesi konumuna yükseltmeyi amaçlamış olan İslam'ı ve onun bu gayeyle kadına şart kıldığı tesettür emrini sulandırma politikası giderek yaygınlaşıyor. Dindarlık iddiasındaki bazı yayın organları da bu politikalara alet olmaktan çekinmiyor, söz konusu defileleri övgü dolu ifadelerle okuyucuya-izleyiciye duyurma yoluna gidebiliyor. Hatta bu kimliksizlik öyle boyutlara ulaşmış ki, bu yayın organlarından biri, "tesettür defileleri"nde sahne alan mankenlerin görüşlerine yer verdiği bir haberinde, Allah'ın emri başörtüsünü, bir bez parçası olarak nitelendirme gafletine düşebiliyordu.1

Yeri gelmişken bir anektod olarak şunu belirtelim ki, İslam'ın ve onun şiar ve hükümlerinin sulandırılması politikalarına hizmet etmek, inkarcılıktan bile ağır bir vebal üstlenmektir. Çünkü bir dini, bir inancı, bir dünya görüşünü etkisiz kılmanın en etkili aracı onu sulandırmaktır. Dolayısıyla İslam'ı çarpıtma ve onun temel hükümlerinden olan tesettürü sulandırma çabası içerisinde olan kişi ve kurumlara açık tavır alınmalıdır. Onlara dolaylı ya da dolaysız destek vermekten uzak durulmalıdır. Mesela Müslüman kadınlar Tekbir Giyim ve benzeri, tesettürü anlamından saptırmaya çalışan firmalardan giysi almamalı, çevrelerine de alınmaması yönünde tavsiyede bulunmalıdır. Bu çerçevede, "www.haksoz.nefte yer alan bir okuyucu yorumundaki şu çağrı son derece anlamlıdır: Hadi mankenler 'para aldıkları için' Tekbir Giyim'in modellerini giyip podyuma çıkıyorlar; ya tesettür giysisi alıyorum diye para vererek bu modelleri alıp giyen Müslüman kadınlara ne demeli. Onlar, hem de üzerine para vererek Tekbir Giyim ve benzeri firmaların gönüllü mankenliğini yapmış olmuyorlar mı? Öyle ya, madem ki bu giysiler podyumluk giysilerdir, öyleyse onlar mankenlere yakışır, Müslüman kadınlara değil.

Başörtüsü Anketi: Yirmi Yıldır Nerede Yaşıyordunuz?

Milliyet Gazetesi'nde yayınlanan ve sanki bilinmeyen bir şeyi ortaya çıkarıyormuşçasına abartılı bir yayınla gündeme taşınan anketin anlam ve amacı, sistemin "Yok edemiyorsan sulandır." şeklinde özetleyebileceğimiz bu yeni felsefesine zemin oluşturmak, yeni sürece start vermekten başka bir şey değildir.

Sanki Türkiye toplumunun başörtüsü yasağı konusundaki rahatsızlığı bilinmiyormuş gibi, kalkıp çok büyük bir keşif yapıyormuş edasıyla yayınlanan anketin ardından, başta "sistemin basındaki amiral gemisi" Hürriyet ve anketi yayınlayan Milliyet gazeteleri olmak üzere, ağız birliği edilmişçesine gazete ve televizyonlardaki "tesettür defilesi" haberleri, "Maliye Bakanı'nın eşinin giyim tarzı"yla ilgili günler süren yayınlar ve bu konudaki diğer yayınlar aslında söz konusu anketin anlam ve amacını yeterince belirginleştiriyordu. Yoksa başörtüsü yasağına halkın bakışını anlamak isteyenler için, en azından seçimler daha güvenilir ve katılımı çok daha yüksek anketler değil mi?

Orta Yol'u, Kim Belirler?

Başörtüsünü arkadan bağlayan ve yakasını açık bırakan "bakan eşinin" bu giyim tarzını, "Başörtüsünde devrim" ve "Orta Yolu Buldu" şeklinde manşete taşıyan Hürriyet Gazetesi, bunu bir kampanyaya dönüştürerek, halka "AKP'li bir bakanın eşi" üzerinden başörtüsünü nasıl takmaları gerektiği dayatmasına kalkışmıştır. Yıllardır sürdürdükleri "Başörtünüzü açın!" emr-i vakileri yerine gelmeyince, şimdi "Madem açmıyorsunuz, öyleyse 'tesettür defileleri'ndeki mankenler gibi giyinin." demeye başladılar. 28 Şubat sürecindeki "Topyekün Savaş" manşetini unutmayanlar, bu yeni yaklaşımın da yeni bir savaş taktiği olduğunu anlamakta zorluk çekmeyeceklerdir. Ayrıca orta yol, söz konusu kampanyalarla dayatılmak istenen kimliksizleştirilmiş, sulandırılmış, podyuma çıkmış 'ucube giyim tarzı' değildir. Orta yol; Allah'ın dinidir, Allah'ın hükümleridir. Yüce Allah, kadınlara Örtülerini üzerlerine almayı ve başörtüleri ile yakalarının üzerini de kapatmayı emretmektedir (Ahzab 33/59; Nur 24/31). Müslümanların yol göstericisi ancak Yüce Allah'tır.

1- Podyumda Sultanların Şıklığı, Yeni Şafak, 4 Hazi­ran 2003, s. 21