Başörtünüzü Açın yada Dışarı Çıkın: “Emret Komutanım!”

Beytullah Emrah Önce

Malatya'da düzenlenen programda "başörtülü ve türbanlılar"ın dışarı çıkması için anons yapıldı. Anonsla birlikte bayı bayanların başını açması ise yasağın nasıl içselleştirdiğini göstermesi açısından dikkat çekiciydi.

 Başörtüsü zorbalığı sivil alanları kuşatmaya devam ediyor. Yaşanan gelişmeler, yasağın kanıksanmaya başladığının işaretlerini verirken, yasağı küçümseme eğiliminde olanların tavrının sorunu daha çok beslediğini de açıkça ortaya koyuyor. Malatya'da Öğretmenler Günü için Halk Eğitim Merkezi'nde düzenlenen programın başlamasına kısa bir süre kala yapılan anons ve sonrasında yaşananlar, yasakçıların sınır tanımazlığını ve "başörtüsü" ile "türban" arasında herhangi bir fark görmediklerini açığa vururken, anonsa karşı bazı başörtülü kadınların salonu terk etmeyerek başlarını açmaları ise başörtüsünün içeriğini boşaltan teferruatçı yaklaşımların nereye varabileceğini gözler önüne seriyor. 

Yaşanan bu olay, Samsun ve Sakarya'daki 29 Ekim resepsiyonlarında "başörtülü kadınların varlığından dolayı baloyu terk eden asker" fotoğraflarıyla birlikte düşünüldüğünde başka bir anlam kazanıyor. Anlaşılan o ki; silahlı bürokrasinin balolardaki tavrı, siyasi ve sivil bürokrasiye gerekli mesajı doğrudan verdi: "Ya başörtüsü ya biz!" Kısa sürede yayılan bu mesaj da; ilk sonucunu Malatya'da gösterdi. Garnizon Komutanı Tümgeneral Alaeddin Örsal'ın muhtemel bir tepkisinden kaçınanlar; böyle bir anons yaptırarak, yasak konusunda kendilerinin de en az askerler kadar hassas olduklarını göstermenin rahatlığı içinde izlediler programı!

"Başörtülü ve türbanlı bayanların ya başlarını açmaları ya da salonu terk etmeleri" şeklinde yapılan anonsa dikkat çekmek istiyoruz. 1967'de Hatice Babacan'a sarfedilen "Hey sen başörtülü kız. Ya başını aç, ya sınıfı terket!" denilmesiyle somutlaşan yasakçı zihniyet, aynı tavrı sergilemektedir. Üstelik 1984'ten beri "başörtüsü" ve "türban" ayrımı yaparak, gerilimi düşürme politikası izleyen yasakçılar, artık kendi icat ettikleri bu ayrımcılıktan da vazgeçtiklerini gösteriyorlar. Uzun yıllar, "siyasal sembol" olan türban ile "Anadolu kadınının" taktığı başörtüsü arasında bir fark bulunduğu yalanını tekrar edenler, dillerinin altındaki baklayı çıkarıyorlar! Bu noktadan sonra, kendi örtünme biçimlerinin siyasal bir anlam taşımadığının altını ısrarla çizmek isteyenlere, bunun bir işe yaramayacağını söyleyebiliriz. Çözümü perukta bulanların ise, yakında peruğun da "siyasallaştığı" gerekçesiyle her yerde yasaklanmasına kendilerini hazırlayabilirler!

"Türban" ile "başörtüsü"nü ayırarak, yasağın belirli bir siyasal sembole karşı uygulandığını yalanını söyleyen egemen zihniyet, sorun karşısında halk kitlelerinin nabzını sürekli yokluyor. Ne kadar haddini aşarsa aşsın, karşısında genel bir sessizlik ve tepkisizlikle karşılaşan yasakçı zihniyet, pervasızlığının dozajını artırma cesareti buluyor. İcat edilen "türban"dan vazgeçerek, yasağın bizatihi örtünmeye karşı olduğunu doğrudan söylüyor. Malatya gibi, 28 Şubat sürecinde başörtüsü yasağına karşı uzun süre mücadele edilen bir şehrin "halk merkezi"nde, başörtüsüne karşı sergilenen bu açıktan tavır, şayet şehirde hak ettiği karşılığı bulamazsa, bu durum; yasağın bir adım daha ilerleyeceği anlamına gelebilecektir. Diğer taraftan, o süreçte eylemlere yoğun bir katılım sağlayan şehir halkının da, üniversite kampüsündeki yasak için verdikleri mücadeleden bugünkü derin sessizliğe çekilişlerinin muhasebesini yapması gerekir. Aslında Türkiye'deki başörtüsü yasağı tarihi, başlı başına Türkiye'deki İslami hareketlerin genel bir muhasebe alanı olarak değerlendirilme potansiyelini bünyesinde taşımaktadır.

Bu muhasebe kesinlikle yapılmalı ve "başınızı açın ya da dışarı çıkın" anonsundan sonra 2 başörtülü bayanın salonu terk ederken bazı bayanların başlarını açmaları da her yönüyle değerlendirilmeye alınmalıdır. Değerlendirilme yapılırken, Malatya'nın yanına, yine başka bir Anadolu şehri olan Kayseri'deki iftar sofrası hadisesi de eklenmelidir. Hatırlanacağını üzere, üniversite kampüsünde iftar vaktine beş dakika kala başörtülü öğrenciler dışarı çıkarılmış, bu zorbalığa yemekhanedekilerden hiçbir tepki gelmemişti.

Oruç tutan insanlar, başörtülü arkadaşlarının örtülerinden ötürü yemekhaneden atılmalarına seyirci olmaktadır. Üstelik öğrenciler de ciddi bir direniş sergilememiştir. Isparta Üniversitesi'de peruk yasağı gelince, kapı önündeki başörtülü öğrenciler niyetlerinin eylem olmadığı mesajını vermektedir. Malatya'da, başörtülü kadınlar; örtülerinin çıkarılması için bir anons yapıldığında buna karşı itiraz etmek yerine başlarını açabilmekte ve bu durumu "Başörtüsü için anons yapıldı, çıkardık biz de, saygı duyuyoruz tabi ki, öğrenci velisiyim. Program boyunca çıkarıp sonra başörtüsünü yeniden taktım," şeklinde değerlendirebilmektedir!

Milli Eğitim Müdürü'nün sözleri ise bu konuda yaşanan zihinsel arızanın hangi boyutlarda olduğunu örneklendirmektedir. Müdür bey, başörtülü bayanların önce öğretmen sanıldığını ve bu nedenle anons yapıldığını belirterek, daha sonra genç öğretmenler ve ödül alan öğrencilerin aileleri olduğunun anlaşılması ile salonda bulunmalarına müsaade edildiğini söylemektedir. Kendisi Allah'ın emrinin öğretmen ve velilere farklı uygulandığını mı sanmaktadır? Dahası Müdür Bey, "Zaten öğretmen başörtüsü ile gelmez öyle ortamlara. Askeri kışlalarda da oluyor ya, yemin töreni esnasında çocuklarının yemini esnasında bir hatıra olarak aileleri geliyor. Oralarda da müsamaha ediliyor çoğu kez. Burası da halka açık sivil bir kuruluş. Başörtülü gelmeleri normal" diyerek, konuyu kendince kapatmaktadır. Sürekli "Halkın yüzde 99'unun Müslüman olduğu" söylenen ve "kadınların ezici çoğunluğunun başörtüsü taktığı" sık sık tekrarlanan bir ülkede, demek bir takım azınlık "müsamaha" etmektedir. Hoşgörü söyleminin vardığı nokta burası mıdır? "Başörtülüyüz, lütfen bizi hoşgörün!"

Bu tavır, yasağı ve yasakçıları destekleyen, onların cesaretini artıran bir tavırdır. Sorunun bir parçası olmaktır. Ama burada, başını açma tavrı kadar, ve hatta daha fazla, insanların gönül rahatlığıyla böyle davranabilmesi sonucunu veren yaklaşımların da çok ciddi bir eleştiriye tabi tutulmaya ihtiyacı vardır.

Başörtüsünü teferruat kabul eden, ilim öğrenmeyi laik eğitimin cenderesine gönüllü boyun uzatmakla eş değer gören, gelecekte sürekli belirli makamları ele geçirme hevesiyle bugününü yok sayan, hiçbir inisiyatif almadan sorunu sürekli partilere havale eden, yasakçılar bir kenara sorunu çözmeleri için oy verdiklerine dahi en ufak bir hesabı soramayan, her geçen gün azgınlaşan yasak karşısında her defasında daha çok sessizleşen, sabrı başını açmamak için direnmek yerine açtıktan sonra duyulan psikolojik rahatsızlığa dayanma gücü şeklinde algılayan, "başınızı açın" fetvalarının gölgesinde vicdanını teselli eden, konuyu bireyselleştirerek eleştirileri özel hayata müdahale gören, iyiliği emredip kötülükten nehy etmeyi bu sorundan ayrı düşünen, başörtüsünü bir ibadet olarak görmekten iyice uzaklaşan bir zihniyet giderek daha çok benimsenmektedir. Başörtüsünü Allah'ın emri, dini bir sembol, İslami kimliğin somut tezahürü şeklinde değerlendirmeyenler, bunların yerini tutabilecek, bütünleştirici bir tanımlama da getirememiş ve sonuçta "bir metrelik bez parçasından korkuyorlar" diye diye, sorunun gerçekten de bir bez parçasından ibaretmiş gibi algısını tersinden beslemişlerdir!

Bazı yanlış tutumların artık terk edilmesi gerekmektedir. 28 Şubat sürecinde geniş bayraklarla, bayrak motifli balonlarla eylem yapıp İstiklal Marşı okumak, yasakçılarda en ufak bir tesir yapmamıştır, yapması da mümkün değildi zaten. Aynı şekilde ne Anadolu kadınların başörtülü olması, ne de düşman işgaline karşı savaşan başörtülü nineler yasakçılar için herhangi bir anlam ifade etmektedir. Zübeyde ve Latife Hanımların başörtülüleri yasakçıları bağlamamaktadır, bağlamayacaktır da. Yine aynı şekilde İsmet İnönü'nün annesinin örtüsüyle Çankaya Köşkü'ne çıkması da bugünkü sorunu değiştirmeyecektir. Bu noktalardan, devlet baba anlayışını kutsallaştırmaya ve onun kutsallarını sahiplenerek kendini masumlaştırmaya çalışan bir anlayış ya da hareket, kesinlikle sonuç vermeyecektir.

Yapılması gereken bellidir. İslami kimlik, Kuran'ın mesajıyla şekillendirilmelidir. Mücadele, Hazreti Muhammed'in ve ondan önceki peygamberlerin yöntemiyle aydınlatılmalıdır. Bu elbette çok zorlu bir süreçtir. Halk giderek daha çok bireycileşirken, bireylerden teşekkül kitleler ise giderek daha kolay çözülebilmektedir. Fakat bu durum, diğer taraftan safların ayrışmasını ve netleşmesini de hızlandırmaktadır. Yasağa karşı artan bu sessizliğin ve kayıtsızlığın, birikip muhtemel bir patlamaya yol açması ise sistemin öngöremediği bir durum olabilir. Elbette bu, bir anlık bir öfke, hızla yükselen bir karşı çıkış ve ölçüsüz, hedefsiz ve sonucu öngörülemeyecek kısa bir tepki de olabilir. Başörtüsüne karşı mücadele yürütenlere ve Başörtüsü Platformları'na da, işte bu noktada farklı bir görev daha düşmektedir. Onlar, yasağın İslam'a karşı yapılan bir savaş olduğunu yasakçılar kadar net bir dille ifade etmeli ve tepkileri doğru hedeflere kanalize edebilmelidir. Şayet bu netlik sağlanamazsa, gerekli şahitlik ve örneklik sahih bir İslami anlayışla sergilenemezse, Müslümanların direniş algısı salt demokratik bir eylemlilik çerçevesinde ele alınırsa, soruna yalnızca hak ve özgürlükler zaviyesinden yaklaşılırsa, bu; önemli bir imkanı da değerlendirememek olacaktır.

Başörtüsü yasağı noktasında yasakçılar zorbalıklarından vazgeçmemektedir. Vazgeçmeyeceklerini de her vesile ile göstermektedirler. Burada asıl dikkat edilmesi gereken, yasakçıları ne yaptığından ziyade yasağın muhataplarının ne yaptığı ve ne yapmadığıdır. Çünkü yasakçıları güçlü gösteren, bizim kendi zayıflığımızdır. Üstelik bu sorun artık sadece Türkiye ya da Tunus ile de sınırlı değildir. Yasakçı zihniyet hızla küreselleşmektedir. Bunun karşısında yerelden başlayan bir küresel bir direniş hattının inşa edilmesi gündemimizde tutmamız gereken bir konudur. Her türlü baskıya rağmen dünyada İslam'a artan ilgi ve İslami hareketlerin devlete yaslanmayan bağımsız yapılarıyla dahi sağlayabildikleri başarı, tüm karanlıklara rağmen umudumuzu sürdürmemiz gerektiğini anlatmaktadır. Ama unutulmamalıdır ki, umut ancak çaba olduğu sürece anlamlıdır. Sonucu takdir edecek olan ise nihayetinde Allah'tır. Bize düşen ise O'nun yolunda yürüttüğümüz İslami mücadelemizi ilmek ilmek ve sımsıkı örmektir.