Ayakları Yere Basmak

Mustafa Bahadır

Yorgun ve bitkin bir halde kanepenin üzerine uzandı. Koltuğun üzerinde duran yastığı karnına doğru çekerek, iki eliyle sımsıkı kavradı. Aklında hâlâ, vakıftaki konferans salonunda hocasının kendisine söylediği sözler vardı. Yumruk gibi bir şey boğazına tıkılıp kalmıştı sanki. İkileme düşmüştü. Evet, geçmişte bazı hatalar yapmıştı, Ama bunlar hangi sebeplerden kaynaklanıyordu? Ani bir hareketle doğruldu.

"Peki ya şimdi!!!", "Şimdi üzerinde gittiğim yol, geçmişteki hatalarımı onarıyor mu?" diyerek hayıflandı.

Şimdi bunları düşünmenin sırası değil, gibisinden odasına çekildi. Ama zihnindeki çelişkiler odayı da bir sis perdesi gibi kaplamıştı. Önce mutfağa, sonra banyoya ve ardından kütüphaneye doğru yöneldi. Bir zamanlar Seyyid Kutub'un, Ali Şeriati'nin, Bakır Es-Sadr'ın kitaplarıyla süslediği kütüphaneye. Her satırını buram buram hissederek, onların yaşadıklarının her saniyesini yeniden yaşayarak okuduğu bu kitaplar, şimdi, kütüphanenin unutulmuş rafları arasında tozlanmıştı. Peki ama tozlanan kitaplar mıydı, yoksa yüreği mi? Bir daha, bir daha düşündü. Olmuyordu; dönülmez bir yola girmişti. Hislerine tercüman olsun diye Fususü'l-Hikem'i açtı ve okumaya başladı. Hayır bu da değildi aradığı; Peki ama neydi? Aradığını kitaplarda bulabilecek miydi? Değişen neydi? Bunun cevabı o kadar basit miydi? Aklına tekrardan hocasının sözleri geldi:

"Vakıfta yaptığım Çağdaş İslam Düşüncesi derslerinde bazı arkadaşların tasavvuf ve tarikatlar konusunda çoğunlukla menfi ve esas itibariyle yanlış bilgiler ve kanaatlerle yüklü olduklarını bildiğim için yer yer tahrik edici ve sorulara davetiye çıkaracak tarzda meseleleri gündeme getirirdim. Bu mezkur arkadaşların bir kısmı şimdi "bizim irşadımı"zı geride bırakarak bir tekkeye kapılandılar, bir şeyhin eteğine yapıştılar . "Hurafelere" tebessüm etme sırası şimdi ben de değil mi?"

Bir zamanlar tevhidi hakikatleri korumak ve yaşatmak uğruna tartıştığı bu adam, şimdi kendisiyle sinsice alay mı ediyordu; yoksa gerçekleri mi söylüyordu?

Akademisyen olma uğraşı belki de onurlu bir çabaydı. Ama bu çaba uğruna hatalarından mı vazgeçmişti, yoksa ilkelerinden mi? "İlkeler!" dedi hayıflanarak. "Nedir şu ilkeler? Herkes bir ilke lafı tutturmuş gidiyor; doğru olan ne?" Eli bu defa Kur'an'a uzandı. Bir zamanlar Kur'an çalışmalarında 'Eş-Şifa' sıfatı üzerine ne de heyecanlı, arzulu, ihlaslı tartışmalar yapmışlardı. "O Kur'an ki, kalplere şifaydı". Yavaş yavaş sayfalan çevirmeye başladı. Bir ayet takıldı gözüne:

"Bizleri hidayete erdirdikten sonra, kalpleri eğrilenlerden eyleme!"

Gözleri ayeti tekrar tekrar süzerken, geçmişi düşündü. Geçmişin hataları ve şimdi geldiği nokta arasında bağlar kurmaya çalıştı. Hakikat neredeydi? Hocasının kinayeli sözlerinde mi, yoksa Kur'an'da mı?

Bir an için hocasını düşündü. Çalışkan bir insandı. Kendine özgü bir üslûbu ve birikimi vardı. Misyon sahibiydi. Vatanını seviyordu. Öylesine seviyordu ki, bu topraklara ait olmayan herkesi eleştiriyor, her düşünceye burun kıvırıyordu. Kim bilir, belki de haklıydı. Eğer biz bu topraklarda yaşıyorsak, tarihimizin ve kültürümüzün ürettiklerine ihanet etmemeliydik. Birden "ya o atalar yanlış yolda iseler" ayeti canlandı gözlerinde. Bir an için durakladı. Hayır hayır, yine yanılıyordu. Yine o eski günlerdeki gibi ayetleri kendi kendine yorumlama sevdasına düşmüştü.

İki ay kadar önceydi. Hocasıyla yaptığı bir çay sohbetinde, artık (tamamen) Afgani ve Abduh üzerine daha önce düşündüklerinin yanlışlığı yargısına varmıştı. Eğer biz bu ülkede İslam adına bir şeyler yapacaksak, bunu bize dışarıdan birileri değil, bizden olanlar, içimizden birileri öğretmeliydi? Ama kim? Kimi örnek almalıydı? "Ben kimim?" diyerek elini masaya sertçe vurdu. "Biz kimiz?", "Neye talibiz?", Varolanı korumaya mı? Bu toprakları sulamaya mı? Peygamberlerde mi böyle yapmış, bunun için mi çabalamış? Bir çıkış yolu, ufak bir ışık diye mırıldandı.

Tekkeye gittiği son gün içini büyük bir huzur kaplamıştı. Kendinden geçmiş, kuş gibi hafiflemişti. Ne dünyanın sorunları ne de geleceğin karamsarlığı yoktu yüreğinde. Tam aradığı mistik havayı teneffüs etmeye başladığı an bir dua sesi yükseldi mihrabın önünden. Yine çelişkiler bürümüştü içini. Her seferinde bu duyguyu tatmak yüreğini sızlatıyor, aklını alıyordu: "Allah ordumuza, devletimize, devlet büyüklerimize ve milletimize zeval vermesin!!!" Çıldıracak gibiydi. Bu dua niçin yapılıyordu? Salondakileri sınamak için mi? Başörtüsünü görmeye tahammül edemeyen bir orduyu koskoca bir şeyh, niçin "Peygamber Ocağı" diye niteliyordu? Bunun hikmeti neydi? Hayır, yine şeytanın vesveseleri kaplamıştı içini. Ama devleti, orduyu, polisi sadece şeyhi değil, bilgisine, birikimine güvendiği niceleri "bizim" diyerek sahipleniyordu. "O halde bu vicdan azabı niye?" diyerek haykırdı. Niye? İşkenceci bir polisi, İslam düşmanı bir orduyu, ne anlama geldiğini hâlâ kavrayamadığı bir milleti sahiplenmekten mi kaynaklanıyordu bütün bunlar. İçi içini kemiriyordu. Allah'ın zalimler olarak niteledikleri için dua etmek zorunda mıydı? Yoksa bu bir vesvese miydi? Yoksa huşu içerisinde gerçekleştirdiği zikirlerin hâlâ kendisine bir faydası dokunmuyor muydu? Ayaklarının yere basması için bu soruları yanıtsız bırakmalı ve şeyhine mutlak itaati mi seçmeliydi?

Ya geleneği kucaklayan ve her zerresini sonuna kadar savunan hocası, o da birilerine intisaplı mıydı? Yoksa kendisini şeyhler, tarikatler, cemaatlar üstü mü görüyordu?

İslam, hakikat, doğru neredeydi? Modernliğin ve geleneğin çatışması meşru muydu? Ve bir zamanlar Allah'ın kitabını nefislerde yeniden canlandırmaya çabalayanlar, gerçekten modernlerin ürettiklerini mi tüketmişlerdi?

"Allah'ım bana yardım et" diyerek seccadenin üzerine kapandı. Yolunda gitmek isteyenleri yollarına eriştiren, onlara hakk'la batıl'ı ayırdedici bir ölçü veren rabbinden yardım talep ediyordu. Şüphesiz o dualara icabet ediciydi. Doğruldu. Seccade sırılsıklam olmuştu. "Hani ıslah olacak ve ıslah edecektik?" diyerek bir sitem fırlattı esaret altındaki düşüncelerine. Bu defa ki isyanı nefsineydi. Değişen neydi? Konjonktür mü? İktidar mı? Müslümanlar mı? "Yarabbi bizleri takva sahiplerine önderler yap" diye bağırdı. Ne de basit, ne de güzel bir duaydı. Saf, dupduru. Ama nasıl? Yine geçmişe döndü. Zihni o kadar karmaşıktı ki, birilerine kızıp, Kur'an'a küsmek miydi yaptığı. Peki ya şimdi? Hocasına mı kızmalıydı?

Hayır, hayır. Hocası yolunu çoktan çizmişti. O, Fransız hocalarının izinden giden birine yıllar önce intisap etmişti. Ona kızmamalıydı. Hatanın nerede olduğu belliydi. Hata kendisindeydi. Nasıl olup da Fransa'da üretilen maneviyatçı düşüncelerin gizemine kapılanları meşru görüp, Allah'ın ayetleriyle ümmeti yeniden canlandırmaya çalışanları küçümsemiş, hor görmüş, "modernist" diyerek yaftalamıştı. Ya kendisi neydi? Bugünkü yerli ve yabancı modernlerin meşru olarak gördükleri değerler skalasına nasıl da sımsıkı sarılmıştı. Heyhat! Gözlerini açmalıydı. Hayır, hayır gözlerini değil, kalbini. Yeniden akletmeli, yeniden keşfetmeliydi kaybettiği değerleri:

"Hadi oğlum" dedi, "Al kitabı eline ama sakın (ıslah olmaya muhtaç olanlar)la dalga geçme!"