Aşırılıktan Kaçınmak ve Mutedil Olmak

Rıdvan Kaya

Rabbu’l-Âlemin Bakara suresinin 143. ayetinde müminleri ‘vasat ümmet’ olarak tanımlamış, “Böylece, sizler insanlara birer şahit olasınız ve Peygamber de size şahit olsun diye sizi vasat bir ümmet yaptık…” buyurmuştur. Buradaki vasat kavramının ‘hayırlı’ anlamına geldiği düşünülebilir. Dengeli ve ölçülü olmayı, uçlarda değil ortada yer almayı ima eder. Örneğin bir harcama eylemi baz alındığında, cimrilik ve müsriflik iki ucu teşkil ederken, cömertlik ise vasatı, ortayı temsil eder. Uçlar aşınmaya, yoldan çıkmaya adaydır ama ortada olan korunur.

Rabbimiz müminlerden ölçülü, dengeli, mutedil olmalarını istemiş; duygulara kapılarak tepkisel davranmamayı; öfkeyle, zanla değil, ilim ve hikmetle hareket etmeyi emretmiştir. Bu anlamda günlük dilde çokça kullanılan, ifrat ve tefrite düşmemek şeklinde ifade edilen haslet taşınması gereken bir hassasiyettir.

Nedir ifrat? Aşırı gitmek demektir. Örneğin bir kabı taşıncaya kadar doldurmak ifrattır. Tefrit ise daha iyisine güç ve imkân varken azıyla yetinmek, kapasiteyi kullanmamaktır. Aynı örneğe dönecek olursak kabı doldurmadan musluğu kapatmak ve ondan gereğince yararlanmamak demektir. Bir başka örnekle anlatacak olursak, taşımanız gereken bir yükünüz var ve bunun için Rabbu’l-Âlemin’in size nimet olarak lütfettiği bir de aracınız mevcut. O aracınızı istiap haddinden fazla yüklemeniz de taşıma kapasitesi varken eksik yükleyip aynı işi iki kere yapmak zorunda kalmanız da yanlıştır.

Ölçüsüzlüğü Besleyen Atmosfere Kapılmamak

İnsan genelde cahildir, ölçüsüzdür, nefsinin aldatmalarına, şeytanın yaldızlı kandırmalarına açıktır. Ancak Rabbu’l-Âlemin’in vahiy nimetine kulak verip hayatını ilahi ölçülere göre tanzim eden ve sınırlarını bilenler müstesna. Onlar başta dünya ve ahiret dengesi olmak üzere her şeyi ölçüyle, dengeli biçimde değerlendirme ve yapma gayretindedirler.

Ve hiç kuşkusuz yaşadığımız çağ bir aşırılıklar çağıdır. İnsanların çoğunun düşünce ve eylemlerine başta kibir ve had bilmezlik olmak üzere cahilî duygular yön verir. Ölçüsüz, dengesiz, hak ve adaleti gözetmeyen tutumlar çoğu zaman gerçeğin önüne geçer. Nefse hoş gelen haz ve öfke duyguları hakikati bastırır, görünmez kılar.

İşte tam burada müminlerin sırat-ı müstakim üzere yürüyüşlerinin, mutedil olma vasfının değeri ortaya çıkar; güzel örnekliğin belirleyiciliği kendini hissettirir. Mutedil olmak yaşadığımız toplumda maalesef yaygın biçimde pısırıklık, çekingenlik, gelişmeler karşısında net ve müstakim olmayıp orta yolculuk şeklinde algılanmaktadır. Oysa itidal bu değildir. İtidal ölçülü olmaktır. Acele karar vermemek ama geç de kalmamak demektir. Eksik ve yetersiz bilgiyle, zanla ilzam edici, keskin hükümler vermekten kaçınmaktır. Düşünürken, konuşurken, karar verirken, affederken ya da cezalandırırken, küserken ya da barışırken hikmetle davranmak demektir.

Duyguları Değil, Ölçüleri Esas Almak

Kuşkusuz Allah Teâlâ aşırı gidenleri uyarmış, aşırılığı kınamıştır. Pek çok ayette hatırlatıldığı gibi Maide suresi 87. ayette de müminler şöyle uyarılır: “Ey iman edenler, Allah'ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez.

Yine Şura suresinin 40. ayetini hatırlayalım: “Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse onun mükâfatı Allah'a aittir. Şüphesiz O, zalimleri sevmez.

Allah Teâlâ’nın “kısasta hayat vardır” diyerek adaletin sağlanması ve intikam duygularının kabarmaması için kısas hükmünü bildirmesi ama bu hükümle birlikte affetmeyi de bir rahmet olarak tanımlaması çok dikkat çekicidir: “Ey İman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hür olan ile hür, köle ile köle, kadın ile kadın kısas olunur. Öldüren, ölenin kardeşi tarafından bağışlanmışsa artık örfe uymak ve bağışlayana güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra da tecavüzde bulunana elem verici azap vardır.” (Bakara, 178)

Resulullah’ın (s) sünneti de bize bu konuda yol gösterir. Öyle ki kendisinde güzel örneklik bulunan Nebi (s) İslam düşmanlarıyla ilişkilerde dahi bu ölçüyle hareket etmiş ve aşırılığa izin vermemiştir. Nitekim Müslim’in Sahih’inde naklettiği şu rivayet çok dikkat çekicidir:

Yahudilerden bazıları Resulullah’ın yanına gelip selâmlama görüntüsüyle aslında beddua eder ve “Ölüm üzerine olsun!” anlamında “Essâmü aleyke, yâ Ebe’l-Kâsım” derler. Resulullah “Ve aleyküm” diye cevap verir. Bu duruma çok öfkelenen Âişe validemiz hiddetli bir şekilde: “Aleykümü’s-sâmü ve’l-la’netü!” der. Bunun üzerine Resulullah: “Yâ Âişe! Şüphesiz ki Allah her işte yumuşaklığı sever.” buyurur. Âişe validemiz: “İyi ama ne söylediklerini işitmedin mi?” diye sorunca da “Ben onların söylediklerine karşılık vermedim mi? ‘Ve aleyküm’ dedim, ya!” buyurur.1

Takva hedefine yönelik olsa da aşırılık kabul edilmez. Nitekim hanımlarını boşayıp, arazilerini satıp silah ve binek alarak Allah yolunda savaşmak için kendisine gelen bir grubu, Resulullah “Bende sizin için örnek yok mu?” buyurarak geri göndermiştir.2

Düşmanlarını bile yok etmeyi değil, kazanmayı hedeflediğinden Resulullah (s) istisnalar haricinde insanları cezalandırmayı değil, affetmeyi tercih etmiştir. Nitekim Mekke fethedilince, yenilgi ve zillete uğramış Mekkeliler korku içinde kendisine gelirler. Onlara “Benim için ne tahminde bulunuyorsunuz?” diye sorunca şöyle derler: “Sen iyi bir kardeş ve iyi bir amcaoğlusun! Bizleri affedeceğini ümit ediyoruz. İntikam alacak olursan da doğrusu biz sana kötülük etmiştik.

Resulullah ise onlara cevaben şunu söyler: “Ben sizlere Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi diyorum: Bugün kınanacak değilsiniz. Allah sizi bağışlasın. O merhametlilerin merhametlisidir.” (Yusuf, 92)

Yine Hatib b. Ebi Beltea hadisesi affedicilik, bağışlama, günahları örtme hususunda Resulullah’ın tutumunu bize gösteren çok çarpıcı bir hadisedir. Hatib’in davranışı açık biçimde münafıkça bir nitelik taşımasına rağmen ve bundan ötürü öldürülmesi gerektiğine dair Ömer’in (r) ısrarına rağmen Resulullah onu önceki hayırlı amellerinden ötürü bağışlamış ve kendisine bu şekilde hatasını düzeltme fırsatı vermiştir.

Hüküm Verirken İtidali Kaybetmemek

Bu örneklik ile kendi yaklaşımlarımızı kıyaslamalı ve muhasebe yapıp, dersler çıkarmalıyız. Her durumda ölçüsüzlükten ve aşırılıktan kaçınmalıyız. Çoğu zaman birilerine kızdığımızda onun en son sözünü, eylemini esas alarak hüküm verme yanlışına gidiyoruz. Elbette hüküm verirken kişinin son amelinin esas alınması normaldir. Ama bu, önceki yaptıklarının, kişiliğinin, gayretinin biyografisinin yok sayılmasını, görmezden gelinmesini gerektirmez ki! Adil bir tutum hadiselere daha geniş bir perspektiften bakmayı gerektirir.

Çokça yaptığımız yanlışlardan biri de az bilgiyle, yetersiz malumatla insanlar hakkında kesin hüküm verme yanlışına düşmektir. Oysa kızdığımız, öfkelendiğimiz kişiler hakkında da hatta daha genel manada bizden uzak, bize ters insanlar hakkında hüküm verirken elden geldiğince araştırmak, tahkik etmek, arka planı gözetmek zorundayız. Hüküm verirken ölçülü, dengeli olmak müminlerin şiarıdır. Öyle ki sevmediklerimiz hakkında dahi adaleti gözetmek zorunda olduğumuzu bilmeliyiz. Çünkü birilerinden hoşlanmamaya hakkımız olsa da haksızlık, adaletsizlik yapmaya hakkımız yoktur.

Yine şuna da dikkat çekmekte fayda var. Birileriyle ters düşmüş isek, birilerini belli yaklaşımları itibariyle kendimizden uzak görüyor, yanlış yaptıklarından ötürü eleştiriyorsak bu her konuda onlara muhalefet etmemizi gerektirmez. Her konuda illa da ayrılık üretmek zorunda değiliz. Eğer ihtilaf ettiğimiz konuları sınırlama, daraltma imkânı varsa müminlerle kardeşliğimizin zarar görmemesi için elden geldiğince ihtilafı, farklılaşmayı ayrışılan hususlarla sınırlamaya çalışmalıyız. Çünkü biliyoruz ki “düşmanlık ancak zalimleredir”. (Bakara, 193)

Allah ona rahmet etsin, Muhammed Mursi Mısır’da cumhurbaşkanı iken Türkiye’de bazı İslami gruplar ve şahısların onu ve İhvan’ı izlenen tedricî siyasetten ötürü yerden yere vurduğunu hatırlıyoruz. Bir an önce gerçekleşmesini istedikleri beklentileri hususunda “Bunu niye yapıyorsun, hâlâ şunu niye yapmadın?” diye kıyasıya suçluyorlardı. Peki, sonra ne oldu? Kısa bir müddet sonra meşum darbe gerçekleştiğinde dün Mursi’yi ve İhvan’ı kıyasıya eleştiren, itham edenler de yapılan zulme karşı meydanlara çıkmak gereğini hissettiler. Oysa bu Müslümanların eski söylemlerini, eleştirilerindeki sertlik ve keskinliği dikkate aldığımızda adeta Mursi’nin devrilmesinin hayırlı olduğu sonucuna varmış olmaları gerekirdi!

İhtilaf edilen pek çok konuda benzeri tutumlarla karşılaştık, karşılaşmaya da devam ediyoruz. Örneğin geçmişte, “Oy verilir mi verilmez mi; memur olunur mu olunmaz mı; cuma namazına gidilir mi gidilmez mi?” vb. tartışmalarla ilgili olarak İslami camia içinde çok sert, keskin ve buğza, öfkeye sebep olan tartışmalar yaşanmış ve bunların neticesinde derin ayrılıklar meydana gelmiştir. Bugün de başka tartışmaların aynı tonda sürdürüldüğünü görüyoruz.

Bu konuların gündemleşmesinde, ciddiye alınmasında bir beis yok elbette. Müminler tabiî ki dinlerini, düşüncelerini ve yaptıkları işleri ciddiye almak zorundadırlar. Yanlış işler yapan, hatalı güzergâha sapan kardeşlerini uyarma sorumluluğuna sahiptirler. Dolayısıyla dikkat çektiğimiz husus bu konuların neden gündemleştirildiği, tartışıldığı değildir.

Mamafih tartışmanın nasıl yürütüldüğü, nerelere vardırıldığı önem arz etmektedir. Uyarmak, tebliğ etmek, hayra çağırmak güzel ve gereklidir ama müminler aleyhine düşmanlık üretmek ve bunun için yol aramak yanlıştır. İhtilaf etmenin, ayrışmanın da mutlaka bir ölçüsünün, hukukunun, üslubunun olması elzemdir. Farklılaşmanın, tartışmanın kine, düşmanlığa dönüşmemesi için dikkatli olmak şarttır. Ve tevili mümkün olan hususlarda tekfire kapı açılmaması da çok temel bir ilkedir.

Bu hassasiyet gözetilmediğinde neler oluyor? İşte görüyoruz. Müminler arasında buğz ortamı gelişiyor. Ayrıca da müthiş bir enerji israfı, tebliğ ve davet çabalarının geri planda kalması gibi sonuçlarla karşılaşıyoruz. Daha ötesi aşırılık, keskinlik hayat içinde törpülenmeyi de getiriyor ve ortaya tutarsız kişilik yapıları çıkıyor.

Dün MSP’ye, RP’ye “Oy verilmez, insan imandan çıkar!” diyenlerin bir kısmının bugün iktidar partisinin her icraatını savunan kişilikler haline geldiklerini görebiliyoruz. Hatta dün İslami saiklerle dahi olsa oy vermeyi küfür görenlerin bazısı bugün HDP’ye, CHP’ye bile destek verme pozisyonlarına düşebiliyorlar. Geçmişte sistem içi araçların mücadelede kullanılıp kullanılamayacağı konusunda en keskin tutum takınan kimilerinin bugün sistemin zulümlerine, günahlarına bile ortak olmayı içselleştirebildiklerine şahitlik ediyoruz.

Bu sadece ezmanın tagayyürü ile ahkâmın da tağyir edilmesi şeklindeki akli, fıkhi zorunluluk haliyle ilgili bir durum değildir. Bu öncelikle ilkesizliğin bir sonucu ama aynı zamanda da sertlik ve aşırılığın zamanın çarkı karşısında dayanamaması, sahibini tutarsızlığa sevk etmesi halinin bir tezahürüdür. Bir anlamda uçtan uca savrulmadır.

Merhametten Uzak Tavırlar Taassup Doğurur!

Müslümanlarla ilişkilerimizde merhametle hareket etmeli; dikkatli ve özenli olmalıyız. Karşı çıkarken, eleştirirken, tavır alırken dahi kardeşlik hukukunun çerçevesini aşmamaya, kalplerde buğza yol açmamaya gayret etmeliyiz. Eğer kalıcılaşma ve sui misal teşkil etme tehlikesi barındırmıyorsa kişisel düzlemde kalacak hataları örtmeyi de bilmeliyiz.

Yanlışları elbette düzeltmeliyiz. Nehyi anil münker sorumluluğunu görmezden gelmek olacak şey değildir. Maalesef İslami camia dâhilinde bu konuda da yaygın bir yanlış yapılıyor. Adeta centilmenlik anlaşması gibi herkes birbirini kolluyor. Kimse kimseye açıktan hatasını hatırlatmıyor, yanlışına tavır almıyor.

Oysa uyarmak, tashih etmek vazifemizdir. Ama bunun güzel bir usul ve üslupla yapılması şarttır. Kabalığı, sertliği Allah azze ve celle hoş görmemiştir. Nitekim Resul’üne bile “Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi…” (Âl-i İmran, 159) buyurarak yumuşak olmayı emretmiştir.

Hiç şüphesiz sert, kaba, mahkûm edici tavırlar muhataplarda güzel duygulara yol açmaz. En adil, objektif insan bile kendisine karşı sert davranılmasını kabullenmek istemez. Eleştiri haklı bile olsa mazeret arayışına girer. Sertlik ve keskinlik çoğu zaman yanlışların görülüp düzeltilmesinden ziyade, savunma mekanizmalarının devreye girip yapılan edilenin savunulmasına, bunun için mazeretler üretilmesine yol açar. Bu tutum ise elbette çok yönlü bir kayıptır. Oysa gerçekten yanlışların tashih edilmesi arzu ediliyorsa bunun için daha sakin ve soğukkanlı, daha müşfik ve kuşatıcı bir yaklaşım şarttır.

Halife Harun Reşid’e bir vaiz gelir ve kendisine sertçe çıkışır. Halife, “Bu senin yaptığın nasihat ve irşad değil.” der ve ilave eder: “Cenabı Hak -Taha 43-48 ayetlerinde belirtildiği gibi- senden çok daha hayırlı birisini (Musa ve Harun’u) benden çok daha şerir birisine (Firavun’a) göndermişti ve yumuşak sözle muamele etmesini, güzel bir şekilde davet ve nasihatte bulunmasını emretmişti.”3

Ölçüyü kaçırmamak gerekir. Öfkeyle hareket edip sınırları zorlamamak gerekir. İmam Malik Muvatta’da, Abdullah ibni Abbas’ın “Ben karımı yüz talakla boşadım. Hakkımdaki görüşün nedir?” diye soran kimseye “Karın senden üç talakla boş oldu. Geri kalan doksan yedi talakla da Allah’ın ayetlerini alaya almış oldun.” dediğini nakletmiştir. Abdullah ibni Abbas’ın bu cevabında aşırı gitme ve ayetlerin sınırını aşma yanlışına dikkat çekildiğini, bu tutumun ayetlerle oyun oynamak olarak nitelendiğini görmekteyiz.4  

Durulması Gereken Yerde Durmayı Bilmek

Kızmak, tartışmak, hatta öfkelenmek insani durumlardır. Ama ölçüyü kaçırmamak gerekir. Bilhassa sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla bu konuda adeta hiçbir ölçü tanınmadığı, adeta tüm sınırların aşılıp geçildiği bir ortamda çok daha dikkatli olmanın gerekliliği kendini ziyadesiyle hissettirmektedir.

İslam ahlakının gerektirdiği itidalden uzak tavırlar ve özensiz tutum basit tartışmalarda, ihtilaflarda dahi derin husumetlere yol açabilmektedir. Yüz yüze olunduğunda belki imtina edilecek, utanılacak pek çok söz internet ortamında çok rahat bir şekilde sarf edilebilmektedir. Sosyal medya ortamlarında yaygın biçimde yaşanan bu olumsuzluktan maalesef bizler de giderek daha fazla etkilenmekte, bu fasit ortamın parçası haline gelmekteyiz.

Bu gidişatın hayırsızlığını, verimsizliğini görerek kendimize çekidüzen vermeli, günün sonunda kardeşlerimizle yüz yüze bakamaz hale gelmemek için ağzımızdan çıkanı iyi tartmalıyız. Bir kavgada, çekişmede dahi en son söylenebilecek olanı en başta söylememek için mutlaka kendimizi frenlemeliyiz. Ve hiçbir durumda müminler topluluğu adına kötü görüntüler, tatsızlıklar oluşturacak ortamlara vesile olmamalıyız. Rabbimizin şu buyruğunun tüm münasebetlerimizde bize kılavuzluk etmesi, yol göstermesi gerektiğini aklımızdan çıkartmamalıyız: “İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet, 41/34)

Dipnotlar:

1- Müslim, Selâm, 10-11.

2- Aynur Uraler, Sahabe Uygulaması Olarak Sünnete Bağlılık, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2016, s. 101.

3- Ahmed Önkal, Resulullah’ın İslam’a Davet Metodu, Kardelen Yayınları, 2012, s. 210.

4- Aynur Uraler, A.g.e, s. 99.