Anayasa Tartışmaları, Sarsılan Tabular ve Yeni Pozisyonlar

Kenan Alpay

Türkiye’de anayasa meselesi doğrudan doğruya toplumsal adaletin tesisi adına girişilen ve toplumsal talepleri merkeze alan bir çabanın ürünü olmadığı için yaşanan sorunları halletmek bir tarafa kronik krizlere yol açtı geçmişten bugüne. Anayasalı olmanın toplumda görülen az çok bir faydası olmuştur muhakkak. Ancak devlete egemen olan asker-sivil kadrolar ve paralel çalışan sermaye-aydın sınıflarının Kemalist karakteri, yöntem olarak hep darbeci, dayatmacı bir yoldan ülke yönetmeyi mevcut anayasaları gösterip “hukuka uygundur” şeklinde sundu.

Kemalizm’in anayasa ile teminat altına alınmasından öte otoriter ve totaliter bir resmi ideoloji olarak dinden siyasete, eğitimden kültüre, ekonomiden diplomasiye kadar toplumun bütün hayatına müdahale etmek gibi kötü bir teamülü var. Üstelik müdahale hakkını “Değiştirilmesi teklif dahi edilemez!” addeden akıldan, vicdandan yoksun bir iktidar anlayışıyla muhatabız. Bu iktidar sahiplerince Türkiye’deki her şey, her açıdan sadece ve sadece Kemalizm’e özgü kılınmak isteniyor. Laiklik, milliyetçilik, din, hukuk, anayasa, sosyal devlet, eğitim hakkı vs her ne varsa hepsi istisnasız Kemalizm’e göre ya anlam kazanıyor ya da anlamsız hatta suçlu muamelesi görüyor.

TSK ve MGK’nın fiilî müdahalelerinin yanı sıra Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay’ın bütün gelişmeleri Kemalizm, Türkçülük ve laiklik perspektifinden “meşru veya gayrı meşru” şeklinde tasnif etmekteki ısrarları ülkede yaşanan boğucu atmosferin en önemli sebebidir. Türkiye’de kanunların ruhu, anayasaların felsefesi her daim İslamsız lakin laiklik, Batıcılık ve Türkçülük kalıbına mahkûm edilmiş bir toplum inşa etmeyi hedeflemiştir.

Sorunların bu kadar büyümesine yol açan iktidar felsefesi ve pratiğinin her dönem kendisine meşru bir dayanak gördüğü ve toplumsal bir mutabakat olarak sunduğu anayasanın ciddi bir tartışma süreciyle beraber esastan değiştirilmesi gerekiyor. Kaldı ki 12 Eylül’de yapılan referandumda ortaya çıkan sonuç ve 12 Haziran seçimlerinden sonra yeni bir anayasa hazırlama sözü ile toplumun karşısına çıkan AK Parti hükümeti bürokrasiyi geriletmeyi ve toplumu güçlendirmeyi vaat ediyor.

Anayasa meselesine acilen ve köklü bir şekilde el atmanın zaruretine fanatik Kemalizm taraftarları ve statükonun nimetlerinden istifade edenler dışında ciddi bir destek mevcut. Fakat statüko adına psikolojik harekât tezlerini piyasaya süren görevli bazı gazeteci, aydın, akademisyen, kanaat önderi ise Kemalizm’i ve askerî vesayeti zayıflatacak bir anayasa girişimini huzuru bozacak hatta toplumsal çatışmalara yol açacak bir tehlike olarak resmetmeye devam ediyor.

12 Eylül anayasasının Başlangıç bölümünde yer alan, “Hiçbir düşünce ve mülâhaza Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremez.” gibi çizgi dışı kalan herkese açıkça tehdit savuran bir metinle ortaya çıkacak idareden ne kadar adalet, ne kadar özgürlük, refah ve güvenlik beklenebilir ki? İşte şimdiye kadar anayasa ile ilgili muhalif söylemlerin hızla bastırılmak istenmesinin sebeplerinden biri de bu “ilke”dir. Atatürk ilke ve inkılâpları modern kutsal öğreti; devletin anayasa ile belirlenen nitelikleri ise modern bir tabu olarak dayatılmaktadır.

TÜSİAD’ın Anayasası: Tuzak mı, İmkân mı?

İşte modern kutsal öğreti ve tabu vasıflarıyla yüceltilen anayasa konusu Türkiye’nin ağır sancılar yaşadığı alanlardan biri oldu hep. 12 Eylül darbecileri tarafından hazırlanan anayasanın 30 yıl sonra tadilata tabi tutulması dahi ciddi dirençlerle hatta tehditlerle bastırılmak istendi. Anayasa, iktidar sahipleri tarafından temel hak ve özgürlükleri, hukuku teminat altına alacak ciddi bir toplum sözleşmesi olarak görülmedi. Tersine anayasa halkın siyasi, dinî, etnik kimliğine karşı doğrultulmuş tankın namlusu gibi kullanıldı.

Anayasa, devleti ve iktidar sahiplerini bütün seküler niteliğine rağmen topluma karşı dokunulmaz kılan kutsal bir metin olarak dayatıldı. İnsan hak ve özgürlüklerinden değil de devletten ve devletin ideolojisinden yola çıkan bir mantıkla anayasanın çatısı çatıldı. Bunun için toplumsal rıza basit bir formalite olarak hep kitabına uyduruldu.

12 Eylül referandumu ile anayasanın bazı maddeleri değiştirilmek üzere halk oylamasına sunuldu. AK Parti tarafından hazırlanan yüksek yargıdaki kast sisteminin değiştirilmesi başta olmak üzere bir dizi değişim teklifi statüko temsilcileri tarafından püskürtülmek istendi. Anayasanın kısmen de olsa değiştirilmemesi için ‘hayır cephesi’ açan CHP, MHP, YARSAV, ADD gibi safkan Kemalist kamplar yalnız değillerdi. BDP ve sosyalist solun önemli bir kısmı da ‘boykot’la ‘hayır cephesi’nde yer aldı.

TÜSİAD’ın 12 Eylül referandumunda ‘tarafsız’ kalma siyaseti ise hükümet ile aralarındaki sorunu daha da tırmandırmıştı. TÜSİAD, sözde ‘tarafsız’ siyasetiyle kendisiyle de açıkça çelişiyordu. Uzun bir dönemdir darbe anayasasının değiştirilmesini öneren raporlara imza atan TÜSİAD, 12 Eylül referandumundaki pasif tutumuyla ‘hayır’ ve ‘boykot’ cephesinde konumlanıyordu aslında.

Bir grup akademisyene hazırlatılan ve Mart ayının son haftasında açıklanan yeni anayasa teklifi ile TÜSİAD seçimlere az bir zaman kala ciddi bir pozisyon aldı. Bu ciddi pozisyon muhakkak ki Haziran ayında yapılacak seçimlerin sonuçlarına göre ortaya çıkacak anayasa tartışmalarına dair bir ön alıştır. 12 Eylül referandumunda AK Parti’nin geriletilememesi ve Haziran seçimlerinde muhalefet partilerinin ciddi bir varlık gösteremeyeceklerinin belli olması TÜSİAD’ı yeni bir anayasa taslağı ile kamuoyunun karşısına çıkardı.

TÜSİAD’ın fırsatçılığı, ön alma kurnazlığı, geniş özgürlük vaat eder görünüp daraltılmış sembolik birkaç lütuf ile özellikle geniş İslami çevreleri aldatılabilir gördüğünü deklare eden teklifleri ilk elde göze çarpıyor. Yeni anayasa için ‘kurucu meclis’ teklifi ve ‘başkanlık sisteminin mahsurları’na dair atıflar seçimler sonrası AK Parti’nin anayasa tekliflerini sermaye çevreleri adına bloke etmeye yönelik açık mesajlar taşıyor.

Sermaye sınıfı siyasete ve topluma sınır çiziyor, istikamet belirlemeye girişiyor bu teklifiyle. Gidişata engel olamayan sermaye kulübü kontrollü ve kısmi bir alan açarak toplumsal talepleri manipüle etme telaşına düşmüş durumda. Büyük sermaye sınıfı hem yeni şartlara uyumlu bir pozisyon alıyor hem de beklentilerini, tekliflerini açıklayarak hazırlanacak yeni anayasa için hükümete ve meclise görüşlerini ihsas ettiriyordu.

Unutulmaması gereken bir husus ise TÜSİAD tarafından hazırlanan bu tür raporların konjonktürel olduğudur. Özal döneminde hazırlanan raporlarda öne çıkan ‘özgürlükçü, sivil, demokrat hava’ özellikle 28 Şubat gibi süreçlerde tam tersi istikamette kendini gösteriyor. TÜSİAD’a karşı duyulan güvensizlik ve tepkilerin yaygın olması bu yüzden. İlkesiz hesapçılığı kadar darbecilerle paralelleşen fırsatçılığının da bu tepkilerde rol oynadığı muhakkak.

TÜSİAD, başörtüsü, İslami eğitim, siyaset ve toplumun dinle ilişkisi, İHL ve ilahiyatlar gibi konularda son derece dogmatik hatta fanatik tutumlar serdeden ‘raporlar’ hazırlatarak pekiştirdiği konum ve imajıyla toplumsal hafızaya kazınmış durumda. Ülkenin doğal kaynaklarını ve çalışanların emeğini sermayelerine sermaye katmak üzere sömürdükleri vakıası üzerine eklenen bu duruşun makul ve makbul addedilemeyeceği malum.

Yeni anayasa tasarısı TÜSİAD’ın bütün hesaplarına rağmen kangrene dönmüş bir sorunun tartışılmasına fırsat açtığı için önemlidir ve önemsenmelidir. ‘Değiştirilmesi teklif dahi edilemezler’in iptal edilmesi noktasından başlaması bile bütün toplum için bir kazanımdır. Her ne kadar iktidar ve muhalefet bu teklife tamamen karşı çıktıysa da anayasanın resmi ideoloji dayatmasından başlayıp sistemin yeniden yapılandırılmasına ilişkin epeyce teklifler ihtiva etmesi önemli bir imkâna dönüştürülebilir.

Tuzak mahiyetinde sayılabilecekler kadar fırsat sayılabilecekleri de göz önünde tutarak TÜSİAD’ın anayasa teklifini genel hatlarıyla irdelemeye çalışalım.

TÜSİAD Anayasası: Liberal Kısıtlama

TÜSİAD’ın bir grup aydın ve akademisyene hazırlattığı anayasa raporu “Yeni Anayasa Sürecinin 5 Temel Boyutu” başlığını taşıyor. Yeni anayasa raporu 12 Eylül referandumunun hemen ardından, Ekim ayından itibaren sürdürülen yuvarlak masa toplantılarının bir sonucu olarak ortaya çıkmış. Rapor, 12 Eylül’de yapılan değişikliklerle de mevcut anayasanın ihtiyaçları karşılamaktan uzak oluşu üzerine hazırlanmış.

Anayasa raporunun hazırlanmasında “Türkiye’nin demokrasi açığını kapatma” misyonu gibi oldukça iddialı niyet beyan edildi. Oysa TÜSİAD kurulduğu 1971 yılından özellikle 1980 ihtilalının akabine kadar muhtıra ve darbe sürecine büyük sermaye adına açıktan omuz veren bir çıkar odağıydı. Siyasete ve topluma tepeden bakan, TSK’ya bitişik nizam yürüyen bir profili vardı. Bu sebeple 12 Eylül cuntasının kapatmaya kıyamadığı istisnai dernekti. 28 Şubat sürecinde de duruşları farklı değildi.

Birey ve topluma karşı askerî düzeni, emeğe karşı sermayeyi savunan Kemalist burjuva sınıfı bu dönemde ‘değişimci-devrimci-özgürlükçü’ bir imaj ve söylemle kamuoyunun karşısına çıkıyordu. Devir değişmiş, siyaset-ordu çekişmesinde askerin ağırlığı iyiden iyiye azalmaya yüz tutarken siyaset ise ağır ama emin adımlarla güç kazanıyordu. TÜSİAD ise kaybeden ata oynamak gibi bir yanlışa düşmeyecek kadar kurnaz işadamları tarafından yönetilmekteydi.

Yeni anayasa çalışması ile TÜSİAD siyasete dinamik bir gündem katmakla kalmıyor aynı zamanda AK Parti, CHP ve MHP başta olmak üzere doğrudan siyasetin aktörü olan partileri anayasanın değiştirilemez maddelerine bağ(ım)lı bir pozisyona düşürüyordu. TÜSİAD kurucu iradesinin ve yönetiminin ne kadar benimsediğini bilemeyeceğimiz bu anayasa taslağı aslında kamuoyunda hak ettiği karşılığı bulamadı. TÜSİAD dışında bir kurum tarafından böyle bir taslak hazırlanıp kamuoyuna ilan edilseydi kıyameti koparacak olanlar şaşkınlık kızgınlık sarmalında tepkisiz kalmayı yeğlediler. Devletin temel niteliklerini İslami ve Kürt ulusalcısı hareketlere karşı tartışılmaz kılan esaslar ‘devletin beslemesi sermaye sınıfı’ tarafından tartışılıyordu şimdi. Kemalizm, Türkçülük, laiklik, yerinden yönetim vs gibi şimdiye kadar hep bastırılmış taleplerin bir kısmı hiç beklenmedik bir yerden yükseliyordu.

Anayasa taslağında seçim sisteminden askerin sistem içindeki yerine kadar birkaç temel başlık hakkında kapsamlı sayılabilecek teklifler yer alıyor.

İlk elde başörtüsü konusunda TÜSİAD’ın uzun yıllar sürdürdüğü klasik Kemalist modernleştirmeci siyasetinde esneme-yumuşama diyebileceğimiz bir tutum göze çarpıyor. Fakat sermaye sınıfının bu esnek-yumuşak yüzü bile o kadar ceberut ki özelde başörtülü hanımlara genelde İslami kimlik sahiplerine sınırlı, kısıtlı ve ancak emir alan pozisyonundaki statüleri bahşediyor.

Rapordaki “tarafsızlığın öne çıktığı meslekler” ve ilk ve orta eğitimdeki öğrenci ve öğretmenlerin anayasa emriyle başörtüsü veya dinî-İslami bir sembolden men edilmesi teklifi 12 Eylül cuntasından bile daha insafsızca, hukuksuzca. Sözde herkes için eşitlik, adalet ve insanca yaşam öngören rapor, bu yönüyle başörtülü kadınlara yönelik son derece ayrımcı bir pozisyon almaktadır. Rapor sahipleri, Kemalist zorbalar eliyle bunca senedir sürdürülen başörtülü hanımların mahkûm edildiği boğucu atmosferi bundan sonra hazırlanacak liberal anayasayla hem meşrulaştırmaya hem de sürdürmeye niyetliler.

Nedense eğitim-öğretime ilişkin raporda yer alması uygun görülen iki husus var: Zorunlu din kültürü dersi ve anadilde eğitim. Şüphesiz ki bu iki husus da önemlidir.

Din kültürünün zorunlu, anadilde eğitimin kesinlikle yasak statüsünde bulunması ciddi bir sorundur. İslam’dan bazı kırıntılar taşıyan din kültürü derslerinin zorunlu statüsünden çıkarılması ve elbette ki anadilde eğitim hakkının tanınması hakkın, hukukun gereğidir. Peki, zorunlu Atatürkçü eğitim, Türkçü ve laik şartlandırma, sabah andı ve resmi törenlerde ortaya çıkan kışla mantığına dair TÜSİAD’ın ve onlar adına rapor hazırlayanların söyleyecek hiç mi sözü yok?

Altı yaşından itibaren başlayan eğitim-öğretim hayatının her safhasında zihinleri, gönülleri, davranışları Kemalist kalıplara, laik-ulusalcı şablonlara mahkûm etmeye endekslenmiş eğitim öğretim düzenini tartışmaya açmak için söz konusu iki başlık önemli olsa da yetersiz kalmaktadır. Oysaki “Eğitim-öğretimdeki resmi ideolojiye dair teorik ve pratik bütün dayatmalar ders müfredatından arındırılmalı!” gibi çerçeve bir teklif mantık ve adaletin gereğidir.

Anadilde eğitim hakkını teslim etme olgunluğuna yakın zamanda erişmiş bir çevrenin çocukların İslami-dinî eğitim hakkına karşı bağnazca tavır almasının gerisinde ne olabilir? Bu bağnazlık modern-laik yaşam tarzlarına dair endişe taşımalarından mı kaynaklanıyor acaba? Yoksa Müslüman ailelerin çocukları için yoğun bir biçimde Kur’an, siyer, hadis, ilmihal, ahlak vd. gibi İslami şahsiyet kazandırıcı dersleri talep etmeleri karşısında toplumsal ve pedagojik alt yapının oluşturulamayacağından mı korkuluyor?  

Okulların işleyişinde ailelerin çocukları üzerindeki hakkını ihlal eden devlet mantığı ne kadar yanlışsa kapitalist sermaye sınıfının örgütlendiği TÜSİAD’ın mantığı da o kadar yanlıştır ve kabul edilemez. Kemalist otoriteryenlik ile kapitalist-liberal otoriteryenlik arasındaki İslami-dinî eğitim hakkına karşı sağlanan bu ortak paydanın esasen yeni olmadığını da biliyoruz.

Yeni anayasa raporunun benzer çelişkilere rağmen önemli ve öncelikli teklifleri olduğunu da teslim etmek gerek. Örneğin 12 Eylül askerî cuntasının anayasanın ilk üç maddesi için getirdiği “Değiştirilmesi teklif dahi edilemez!” tabusuna karşı değiştirilebilirliği gündemleştirmek oldukça ileri bir tekliftir. Kenan Evren’in başında olduğu askerî cunta, bütün toplumu çiğneyerek anayasayı Atatürkçülüğün kutsal kitabına dönüştürdü. Cunta anayasasının hukuki geçerliliği olamayacağına dair vurgular aklen, vicdanen, hukuken körleştirilmek istenen bir toplum için ufuk açıcı niteliktedir.

Ayrıca her ne kadar kökten kaldırılmasını teklif edemiyorsa da rapor MGK’nın anayasal bir kurum olmaktan çıkarılmasını, özellikle asker üyelerin sayısının azaltılmasını ve görev alanının net bir biçimde çizilmesini teklif ederek olumlu bir tartışma zemini oluşturuyor. Askerî otoritenin seçilmiş siyasete tabi kılınması açısından Genelkurmay’ın Milli Savunma Bakanlığına bağlanması ve askerî harcamaların Meclis ve Sayıştay tarafından denetime tabi tutulmasını teklif eden TÜSİAD’ın, -sicili göz önünde bulundurulduğunda- askerî vesayete epey bir mesafe koymaya niyetlendiğini söyleyebiliriz. Varlığını ve güvenliğini borçlu olduğu askerî düzenin gelecekte kendisine aynı imkânları sağlayacağından derin şüpheler duyduğu anlaşılan sermaye sınıfının bu değişimi gönüllü olmaktan konjonktürel gibi duruyor.

Anayasa gibi, Ceza ve Terörle Mücadele Kanunu’nun, katı merkeziyetçi yapının temel hak ve özgürlükler ekseninde Meclis eliyle yeniden yapılandırılması teklifi bütün toplumun lehinedir. Netice itibariyle sadece TÜSİAD değil raporun hazırlanmasına katkı sağlayan bazı isimler ve tepki belirtenler de statükonun kontrollü bir biçimde geri çekildiğini gösteriyor. Sermaye sınıfı eski konumundan ne kadarını kurtarabilirse o kadarını korumanın hesabında.

Geri çekilmenin nereye kadar süreceğini statükocu sermaye sınıfı değil hak ve hukuk adına mücadele edecek toplum kesimleri belirlemelidir. Aksi takdirde değişimin kesinlikle yaşanacağını görüp konjonktüre göre konumlananların yeni belalara sebep olması mümkündür. Haklarımızın tamamını almak zulüm ve haksızlıkların tamamını gidermek üzere bütün imkânları seferber etmeliyiz. Askerî vesayetin yedeğinde büyütülen sermaye sınıfının geldiği noktada ortaya koymak zorunda kaldığı teklifleri kritik etmekle beraber kendi özgün kavram ve hedeflerimizle mücadelemizin merhalesini belirlemeliyiz.