Alevi Kimliğinin Yasaklanması ve Kullanılması

Hamza Türkmen

Alevilik meselesi, 2009 yılında başlayan Alevi çalıştaylarından sonra, yeniden Türkiye gündeminin başat konularından birisi haline geldi. Konu güncel olarak ilkin Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından gündemleştirildi. Davutoğlu, 11 Kasım 2014’te Hacı Bektaş’ta yaptığı ve Alevi terminolojisine hâkim olduğunu hissettirdiği konuşmasından sonra da Dersim’e gitti. Dersim’de bazı dergâhların dedeleri ve bazı Alevi otoriteleriyle “muhabbet sofrası” dediği altı buçuk saat süren bir toplantı yaptı ve sorunları canlı bir eforla paylaşmaya çalıştı.

2 Aralık 2014 tarihinde ise AİHM -dinî yetkili bir organmış gibi- cemevleri ile ilgili Alevileri İslami formdan uzaklaştıracak bir karar aldı. AİHM’e göre cemevleri de camii, kilise, havra gibi bir ibadethane sayılmalıydı. Ve AİHM bu kararı ile Alevilerin farklı bir dinî kimlik olduğunu iddia eden yorumcuların önünü açmış oldu.

Bu gelişmeler, Alevi çalıştayları ile içine girilen çözüm arayışlarında unutulan çözüm niyetlerini yeniden uyandırmaya başladı.

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevilik Meselesi

Osmanlı sonrasında oluşturulan Türkiye üzerinde yeni bir Türk ulusu yaratmak için yapılan yeniliklerin en önemlilerinden birisi de yeni bir alfabe icat etmek oldu. Yeni icat edilen Latin-Türk alfabesi ile tüm tarihî ve dinî birikimimiz ile ilişkilerimiz kopartılmak, olamıyorsa sınırlandırılmak istendi.

Hukuk mevzuatımızın Avrupa kanunlarıyla değiştirilmesinden giyim ve ibadet şeklimize, müzik ve sanat tarzımıza kadar yerli olanı yasaklayıp Avrupalı olanı ikame etmeye çalışan darbeci zihniyet, Mart 1923 Ali Şükrü Bey cinayetinden sonra halka ve dinî değerlere karşı birçok cürümler işledi. Türkiye sınırları içinde kalan Müslüman halklar şer’i vakıf ve medreselerin kamulaştırılmasından Kur’an öğreniminin yasaklanmasına, evrensel bir çağrı olan ezan hitabının Türkçeleştirilmesinden camii ve tekkelerin/dergâhların kapatılmasına veya satılmasına kadar birçok zulüm ve ağır baskılar altında kaldılar.

1923’ten itibaren fiilî olarak Türk ulusunu oluşturmaya dayalı inkılâplar, sadece gayrimüslimleri sindirme ve becayişle sürme zulmünü işlemedi. Aynı zamanda Türklüğü inşa etmeye çalışan resmi ideoloji ilkin İskilipli Atıf, Mehmet Akif, Babanzade Ahmet Naim, Elmalı Hamdi Yazır gibi ıslah ve inşa kaygısı peşindeki İttihad-ı İslam öncülerini tasfiye etti; sonra da yasak, sürgün, katliam, asimilasyon politikalarıyla Sünni Müslümanları da Alevi Müslümanları da sindirdi; çözmeye ve devşirmeye çalıştı; yaşanan ağır travmatik acıların müsebbibi oldu.

Bu süreçle ilgili egemenler, genellikle Batılılaşma politikalarının değişim-dönüşüm sürecine eklemlenmiş olarak yaşayan ve Türkiye’de rejimin baskı ve katliamlarına karşı “Müslümanlar ne yaptı ki?” sorusuyla tarihî gerçekleri perdelemek isteyen sosyalist, Alevi sol ve Kürt ulusalcı akımlara mikrofon tutmaktadırlar.

Bu bağlamda bugün Aleviler üç farklı eğilim içindedirler. Aleviliği İslam içinde gören ve Hz. Ali inancını Kur’an yorumu olarak değerlendiren birinci ana akım, Cem Vakfı liderliğindeki Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF)’dur. Alevilerin en büyük kitlesi bu küme altında toplanmaktadır. İkinci ana akım ise Aleviliği İslam’ın özü olarak görüp eski dinî adap ve ritüellere bağlı olan Dünya Ehl-i Beyt Vakfı’dır.

Alevilerin üçüncü akımı ise Alevi değerlerinden çözülmüş, modernize olmuş ve Aleviliği İslam öncesi pagan değerlerle de buluşturmaya çalışan çoğunluğu sosyalist gelenekten gelen Pir Sultan Abdal Derneği öncülüğündeki Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF)’dur. Alevi kitle içindeki tesir güçleri bazı iddialara göre %20’lerle bazı iddialara göre %6’larla değerlendirilmektedir. Ancak bu kesim keskin bir ideolojik gelenekten geldiği ve özellikle de AB imkânlarından alabildiğince yararlandığı için hem medyatik hem görsel boyutuyla öne çıkmakta ve kendilerine yerli ve küresel egemenlerce Alevilik adına konuşma imkânları bahşedilmektedir. 2009 yılında AK Parti Hükümetinin başlattığı Alevi çalıştaylarında bu kişiler piyasaya sunulduğu ve daha sıkı bir örgütlülük içinde oldukları için, farklı kanallardan devreye girmiş ve çalıştaylarda kendi nüfus alanlarının aksine %50’lik, 60’lık oranlarda temsil edilmiş ve çözüm arayışını tıkamaya, meseleyi saptırmaya çalışmışlardır.

Bu arada resmi ideolojinin sindirmeye çalıştığı, katliamlara ve sürgünlere uğratılan “Tevhid Ehli, Sünni ve Alevi dindarlar, Kemalizm’in toplumu Batılı çıkarlar doğrultusunda değiştirip-dönüştürme zulmüne direnmeyip boyun eğdiler.” tarzında ortaya konan yaklaşımlar, haklı da gerçek de değildir.

Ama sosyalistler de Alevi sol da Kürt ulusalcıları da Batılılaşma akımı içinde Türk uluslaşmasının ürettiği ve dinamize ettiği yeni üvey evlatlardır. Alevi kitleler de Sünni kitleler de Osmanlı toplumsal yapısının özelliklerini taşıyan ve I. Dünya Savaşı sonrası yaşanan perişanlık içinde Kemalist devrimlere/Batılılaşmaya “güçleri yettiği kadarıyla” itiraz etmiş ama ezilmiş unsurlardır.

Sünniler bunca yıla rağmen 28 Şubat 1997 Darbe Sürecinde de derin devletin açığa çıkan Ergenekon yapılanmasının hedefleri açısından bakıldığında da hâlâ kendilerini güvende görmedikleri için resmi törenlerden bürokratik ilişkilere kadar kimliklerini gizlemek tereddüdü yaşayan ve hâlâ kendilerini eşit vatandaş statüsünde kabul etmeyen duygular içindedirler. 

2009 Kasım ayında Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, Aleviler için sindirilmişliğin ve sığınmacılığın aşılmasına kapı aralayan “Dersim katliamı”nı ifşa etmesi Alevi kesimde önemli bir karşılık bulmadı. Zira Alevilerin büyük çoğunluğu kendilerini güvende hissetmeyen unsurlar olmaktan çıkmış, sistemin ideolojisi ve tabularıyla bütünleşen bir düzeye gelmişlerdi. Ayrıca 1930’lu yıllardan bu yana hafıza kayıtlarını oluşturan kütüphaneleri dil devrimi ile ellerinden alındığı için, kitlesel olarak devşirilmiş kimliklerinin ne olduğunu tahkik imkânından da mahrum kalmışlardı.

Alevilerin 1 Kasım 1928’deki Harf Devrimi ile birlikte diğer Müslümanlar gibi İslam’la ve dinî kültürleriyle ilgili kitabi bağları kesilmişti. Uzun yıllar Vilâyetnâmeler, Menâkıbnâmeler, Cenknâmeler; Kerbela, Eba Müslim, Battal Gazi gibi anlatılar; Makâlat, Buyruk ve Hüsniye gibi temel kitaplarından yararlanma imkânını yitirdiler. Dersim katliamı sonrasında da Türkiye’de en fazla resmi ideoloji tarafından asimilasyona uğrayan zümreler haline geldiler.

Bugün başta İslami kimlikleri dolayısıyla katledilen ve İstiklal Mahkemeleri ile idam edilen on binlerce Müslüman büyüğümüzün haklarının; sonra bu halkın yazı dilinin ve İslami aidiyetlerinin katliam, işkence ve sürgün tarzlarında jakoben yöntemlerle yasaklanmasının; Kürt sorununun da kaynağını oluşturan anadil yasaklarının; milyonerler yaratma adına ülkede yaşanan ekonomik talan ve hukuki-idari yolsuzlukların ve İttihat Terakki vahşetinden arta kalan gayrimüslimlere yapılan zulümlerin hesabı en başta Müslümanlar tarafından sorulmalı ve tarihî gerçeklerle yüzleşilmelidir.

Bu ülkede bugün de hak ve adalet bayrağının fiilî ve öncü taşıyıcıları tabii ki Müslümanlar olmalıdır. Ama 1970’li yılların ortalarından itibaren filizlenmeye başlayan naif ama müstakar tevhidî uyanış sürecinden önce, Müslümanlar hem kanla-korkuyla bastırılmışlardı, hem köklerinden uzaklaşmış ve uzaklaştırılmışlardı hem de elbiseleri/kimlikleri yerel ve küresel hâkim sistemin tabularıyla oldukça kirletilmişti.

Kemalist kapitalist gelişmenin liberal çerçevesine muhalefet eden sosyalist Aleviler veya Kemalist Aleviler ya da Kürtçü hareketler ise ilerlemecilik, Batıcılık, laiklik ve ulusçuluk konusunda Kemalizm’le aynı çanaktan besleniyorlardı. Totaliter, zalim ve cahilî sisteme muhalefet konularında yaşanan zaafların hesabını, öncelikle sindirilmiş olan İslami kesimden değil, onları zorbalıkla sindiren ve her darbe gerekçesini “irtica” olarak açıklayan Türkiye’deki Kemalist asker ve sivil elitlerden veya mevcut sistemin devamından yana olan küresel kapitalizmin içimizdeki uzantılarından sormak gerekir. Dolayısıyla bu konuda İslami kesimdeki rehavet ve sinikliği tartışmak ve sorgulamak birincil değil, ikincil bir başlıktır.

Anadolu Halklarının İslam ile Tanışma Süreçlerindeki Zaaflar

Türkiye topraklarında yani Bilâd-ı Rum veya Ön Asya’da yaşayan halkların İslam’la tanışma süreci zaaflı ve parçalı olmuştur. Bu toprakların insanları “Medine Kur’an Modeli”nin sünnetine bağlı sahabelerle Dört İmam döneminde tanışmıştı. Hz. Ömer döneminde bir Ermeni krallığının merkezi olan Dikrangerd, İbn Bekir kumandasındaki Müslümanlar tarafından fethedildiği için şehre daha sonra Diyar-ı Bekir adı verilmiş ve Hz. Ömer Camii inşa edilmişti. Bu ordu Malatya’ya kadar uzanmış, Hz. Osman döneminde de Gürcü olan Tiflis’e Hz. Osman Camii yapılmıştı. Emeviler’in fetih seferinden önce kitlesel olarak ticaret veya tebliğ için gelen sahabeler Konstantinopolis surları içinde mescit bile oluşturmuşlardı. Emevi Sultanının tebliğ için mi ganimet için mi düzenlettiği tartışmalı seferlerinden birisi de Konstantinopolis’e yapılmış ve ele geçirilen Galata’da Miladi 717 senesinde Arap Camii yapılmıştı. Ancak harp yapmayı önceleyen bu yaklaşım Bilâd-ı Rum halkını “Kur’an ile gereğince uyarma” görevini akamete uğratmıştır.

Emeviler’in son döneminde mi 900’lü yıllarda Abbasiler döneminde mi yaşadığı tartışmalı olan Antakyalı Battal Gazi’nin Ön Asya’da tebliğ yapmak ve adaleti sağlamak amacıyla yaptığı çabalar menkıbevidir. Türkçü tarih okumasına göre Türk olduğu iddia edilen Battal Gazi’nin, dönemin İslam tarihi kayıtlarına göre ise Rum, Ermeni, Gürcü veya Arap olması ihtimali üzerinde durulur. Danişmendlilerin liderlerinden Gazi Ahmed’in baba ve amcalarının Battal Gazi’nin eğitim faaliyetleriyle irtibatlı olduğuyla ilgili araştırmalar mevcuttur. Zaten bugünkü Tokat-Reşadiye arasında Mikail Bayram’ın da belirttiği gibi akaidde Mutezili, amelde Hanefi çizgiyi izleyen medreseler açmışlardır ki, bugün bu külliyelerin bazıları ayaktadır. Danişmendliler bu topraklar üzerinde Abbasiler gibi toprak fethi ve ganimet için değil, gönül fethi ve tebliğ için faaliyet göstermişler ve yerleşik halktan on binlerce insanın ihtidasına ve İslami eğitimine katkı sağlamışlardır.

Danişmendliler hem 1070’teki Malazgirt Savaşı için İslam ordusuna yardıma gitmişler hem de Birinci Haçlı Seferinin önüne Söğüt yakınlarında set olmuşlardır. Ama maalesef bölgenin yeni fatihlerinden Selçuklu kumandanı I. Kılıçarslan’ın yıkıcı saldırılarından kurtulamamışlardır.

Bölgeye önce Selçuklular, sonra da Anadolu Selçukluları hâkim olduğunda yerleşik hayata yönelik İslamlaştırma çabaları Nizamiye Medreseleri müfredatıyla gerçekleşme yoluna girmiştir. Oğuz akıncıları Türkmenlerin büyük çoğunluğu ise bu yıllarda biraz Horasan ve Semerkant’tan akıp gelen, biraz güney coğrafyadan İsmaililik olarak akıp gelen batini tasavvuf telakkileriyle tanışmış ve Hucurat Suresinde bahsedilen bedeviler (el a’râbu) gibi yüzeysel bir bağlılıkla İslam dairesine girmeye adım atmışlardır.

Danişmendlilerden sonra bu coğrafyanın yerli halkları olan Rumlar, Hattiler, Luviler, Ermeniler, Gürcüler kadar, Mezopotamya’dan ve Horasan’dan göç eden Kürtler de Türkmenler de Şamanlık, Zerdüştlük, Brahmanlık, Yezidilik veya Hıristiyanlık gibi anlayışlar içinde İslam’la büyük ölçüde zikrettiğimiz iki tasavvufî yolla tanışmaya başlamışlardır.

Ahiler ve Mevleviler gibi yerleşik hayata adım atan göçmenler Nizamiye Medreselerinin etkisiyle Sünniliğe yönelirken, göçebe olan büyük çoğunluk doğudan Yeseviliğin, güneyden İsmaililiğin uzantısı olan bazı telakkilerin ve batini kültürün; ayrıca Bilad-ı Rum’daki Hıristiyan mistisizminin de etkisiyle oluşan yeni bir tasavvufi akımın tesiri altındaydı. Oğuz veya Zaza-Kırmanc unsurların İslamlaşma sürecinde üretilen telakki, tevil ve ritüellerin bağlayıcı bir sistematiği olmasa bile ortaya çıkan dinî aidiyet Alevilik, Babailik, Yesevilik, Mevlevilik, Bektaşilik gibi ermiş (veli) kabul edilen şeyh, baba, pir veya dedelerin inisiyatifiyle biçimleniyordu. “Halk İslamı” da denilen bu akım en fazla Hz. Ali taraftarlarının İslam algısından etkilenmişlerdi. Müslümanlaşma süreçlerinde kendilerine özgü geçiş dönemi içinde ön kabulleriyle İslam’ı yorumlayan kitleler -ki, Dede Korkut hikâyeleri bu sürece önemli bir örnektir- Alevi olarak anılmaya başlandı.

İslam’la tanışma sürecindeki unsurlardan olan Ahiler gibi yerleşik hayata yönelen sufiler daha çok Sünni formu gözetmeye çalıştılar. Ama iki tarafın da takip ettiği yol “Dört Kapı” ile sağlanıyordu: Şeriat, tarikat, marifet, hakikat. Her iki kesimde Hak, Muhammed ve Ali figürü belirleyici idi. Selçuklu ve ilk dönem Osmanlı mimarisindeki Ali sevgisi, cami olsun medrese olsun mimari eserlerin duvarlarına üçüncü satırda Hz. Ali sözleri olarak kazındı. Anadolu Selçuklu ve ilk dönem Osmanlı mimarisinde yüzlerce camii, medrese ve diğer dinî mimarinin dış duvarlarında önce ayet, sonra hadis ve üçüncü sırada da Ali (r)’ye atfedilen sözleri bugün de okuyabilmek mümkündür.

Geçiş döneminde Sünni tasavvuf Mevlevi dansçıları ve “ney”i, Alevi mistisizmi de semah törenini ve “saz”ı meşrulaştırdı. İkisi de dönüyordu ve iki kesimin müritleri dönerken başlarında kızıl renkli külahlar taşıyorlardı. Bu esinti Horasan’da Ahmed Yesevi’ye kadar uzanan rüzgârdan ya da Kahire dergâhlarından esen akışkanlıktan besleniyordu.

Balkanlarda dergâhlarda ve kümbet-türbe çevrelerinde Bektaşi tasavvufuna dayanan bir din anlatıldı. Bugünkü Boşnakların dedeleri ve Sırplardan olan ‘Enelhak’çı Hıristiyan Begomillerin Müslümanların havzasına geçmesi pek zor olmadı. Daha sonraları Bektaşilerin en önemli kitaplarından Velâyetnâme, Alevi mutasavvıfların da Sünni mutasavvıfların da sahip çıktığı bir literatürü taşıdı. Halk arasında Muhammediye, Ahmediye, Karadavut, Danişmendname kadar Ebu Müslim Horasani, Kerbela Olayı, Hasan Hüseyin menkıbelerini anlatan kitaplar da yaygındı. Yeniçeri ocağı II. Mahmud’a kadar Bektaşi idi. İki tarafın tekkelerinde de zikir; dönerek, cezbeye gelerek, gerektiğinde dans ederek ve gerektiğinde vücudu şişleyerek yapılıyordu. Anadolu (Bilad-ı Rum) toprakları üzerinde daha sonra üretilen “Bin Yıllık Türk Tarihi” bir bakıma 1000 yıl önce oluşan Alevilik vakıasıydı.

I. Murat’ın oluşturduğu İznik Medresesiyle ve 18. yüzyıldan itibaren de Nakşilik yoluyla Anadolu denilen topraklar üzerinde Sünnilik kurumsal hale gelirken, İran’da da yine Oğuzlardan olan Şah İsmail ve sülûku Osmanlı Sünnileşmesinin tesir alanına girmemesi için, büyük ölçüde İran’daki Türkmenleri Şiilik yoluyla kitabîleştiriyordu. Ama kitabileşme yolunda ileri bir adım sayılan Şiileşmede de Sünnileşmede de İslam’a ait ibadetlerin şeklî formlarına uyuldu. Anadolu Alevilerinde ise İslam ahlakı “Eline, diline, beline sahip ol.” telkin ve eğitimiyle tesir oluşturdu. Ayrıca “velilik kültü” İslami literatüre sahip olmakla ilgili olduğu için Alevi dede, baba ve şeyhlerin arasında Kur’an hafızı olan ve namaz formunu yaygınlaştıran örnekler de olmuştu. Bu formların Kur’ani muhtevası zayıftı. İslami aidiyetlerin vahiy temelli ıslahı konusundaki imkân, belki sert mizaçlı veya sert olmak zorunda kalan Kadızadeliler yoluyla mesafe alabilirdi ama o imkânı da Osmanlı saltanat sistemi yok etti.

Türkiye Halkının Din Algısı ve Yapılması Gerekenler

Bugün Sünni mutasavvıflar ile Alevi mutasavvıflar arasında literatür ve ritüellerde oldukça benzeşen öğeler var. İki tarafta da el alma bir ritüel. Birisi Nur-u Muhammed’e inanıyor, öteki bunun yanında Nur-u Ali’ye de inanıyor. Ama iki cenahta da “Enelhak”ka ulaşmanın yolu aynı: Şeriat, tarikat, marifet, hakikat.

Bir yaratıcıya yönelmek ve ibadi konularda bazı İslami kavramlar ve literatürle konuşmak tabii ki avantajlı. Ama bu kazanımlar, Kur’ani bilgi ve pratikle oluşan sahih bir arınma örnekliğini oluşturamıyorlar.

Nasıl olur da Sünni ve Alevi mutasavvıflara, tarihte de günümüzde de düşmanlığın asıl olarak kendi aralarında oluşmadığını, temel ihtilafın köklerinde Osmanlı yönetimi ve Bektaşiliğe bağlı Osmanlı ordusu ile İran otoritesi ve Safevi Şiiliğinin muhipleri arasında oluştuğunu anlatabiliriz?

Nasıl olur da Sünni ve Şii asabiye içinde olanlara birbirleri arasındaki farklılığın, yerleşik hayata geçince dindarlığı kitabileşen kültür ile göçebe hayatı yaşayıp dindarlığı sözel olarak beslenen kültür arasında olduğunu anlatabiliriz? Bilad-ı Rum ve Cezire bölgelerinde yerleşik hayata geçen Türkmen veya Koçer olan göçebelerin namaz-oruç gibi İslam’ın temel ritüellerini daha çabuk öğrendikleri ve uyguladıkları bir vakıadır. Yerleşik hayattaki dinî tedris boyutundan uzak kalan ve eski muharref kültürlerden tasavvufi imgelerle İslam’a geçme sürecini söylemsel boyutta yaşayan göçebe Alevilerin, İslami ritüeller konusunda daha bilgisiz ve esnek kaldıkları konusu, bir dışlama ve öteleme değil bilgilendirme ve ıslah sorumluluğunu hatırlatıcı bir vakıa olarak ele alınmalıdır.

Nasıl olur da Alevi Baba İlyas’ın torunu Elvan Çelebi ve Vefai tarikatından Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşazade gibi isimlerin oluşturdukları külliyelerde camilerin de bulunduğunu; Cumhuriyet dönemi Diyanet hutbelerinde Yezid’e rahmet okutularak camilerden Alevilerin kaçmaya zorlandığını; Anadolu’nun birçok semtinde aynı evliya-yatır türbelerinin Sünni ve Alevi mutasavvıflar tarafından tazim edilme yanlışının birlikte işlendiğini; dolayısıyla Alevilerin de Sünnilerin de özde benzer din kültürüne dayandıklarını ve iki kesimde de Kur’ani olmayan itikadi ve amelî zaaflar ve yanlışlar bulunabileceğini anlatabiliriz?

Ve nasıl olur da Türkiye halkı arasında yaygınlaştırılan Alevilerin, cem ayinlerinde “mum söndü” itham ve dedikodusuyla müptezel şekilde karalanmasının ve ahlaki şaibe ile iftiraya uğramalarının, Dersim katliamını gerçekleştiren Atatürk dönemi resmi ideolojisi tarafından dönemin basın organları aracılığıyla yaygınlaştırıldığı gerçeğini her iki tarafa da anlatabiliriz?

1969’da Alevi kitlelere dayanarak TBMM’ye yüzde 2,8 oyla 8 mebus sokan Türkiye Birlik Partisi’nin başkanlığını da yapan daha sonra da CHP Genel Başkan Yardımcısı olan Mustafa Timisi, Alevilik kimliği ile ilgili şunları söylemektedir: Türkiye’nin en ücra yerindeki Alevi köyünü bilen bir kimse olarak tam yetkiyle söylüyorum ki, büyük çoğunluğu İslam dairesinin içindedir, hepsi Müslümandır. Alevilik İslam öncesi bazı kültür ve değerlerini, İslam halkası içinde devam ettiriyor. İslam dışı değildir, onun da Allah’a, Peygamber’e inancı vardır. Hz. Ali’yi diğerlerinden fazla tutmasının sebebi Peygamber'in vasiyeti sebebiyledir.” 2000 yılında yapılan bir anket çalışmasında Aleviliği inançsızlaştırmaya ve İslam’dan kopartmaya çalışan Alevi kökenli sosyalist, ataist ve sol liberallerin oranı şehirlerde %15,3 kırsal kesimde  %4 oranındadır. Timisi’nin de ifadesiyle Türkiye Alevilerinin büyük çoğunluğu kendini İslam dairesi içinde görmektedir. Ancak İslam’a tabi olmak, Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’nin yolundan gitmek, aynı zamanda İslam’ın Kur’an’daki muhkem ve delaleti açık ayetlerine uymak ve aslı Kur’an’da olan mütevatir Muhammedi Sünnete/uygulamalara uymak demektir. İslam’ın yorum taşımayan bu en önemli kurallarına uymanın Sünnilik olmadığı, Alevileri şu mezhep veya şu ideoloji adına devşirmek olmadığı da bu insanlarımıza anlatılabilme yolları oluşturulmalıdır.

Vahye tanıklık yapmak çabasındaki Kur’an talebelerinin bu konudaki sorumluluğu, evrensel değerlerle yani vahiyle ve fıtratla barışık olmanın Kur’ani yolunu ve Muhammedî örnekliğini bu insanlara ayrım yapmadan ulaştırabilmektir.

Muhataplarımızın önce tarihte ve günümüzde saltanat veya darbe düzenlerinin oluşturduğu korkuyu yenmeleri, kimliklerine bulaşan ve bulaştırılan fıtrat dışı kirleri görmeleri sağlanmalıdır. En azından yakın tarihlerini nesnel olarak konuşabilme imkânı ilgi ve idrak alanlarına sokulabilmelidir. Ve sistem içi mustazaf bırakılmışlık hallerinin fikrî, iktisadi ve siyasi sebepleri tartışmaya açılmalıdır.

Bunun için de hem Selçuklu, Osmanlı ve İran yönetiminin Kur’ani zaaflarını göstermeliyiz, hem kurgusal Türk toplum mühendisliğinin zulmünü ve katliamlar tarihini su yüzüne çıkartıp 1250-1300 yıldan bu yana, bu coğrafyada barış içinde yaşayan Müslüman halklar, Sünniler, Aleviler ve gayrimüslimler arasındaki barışı ve insani dayanışmayı son 100 yıl içinde kimin ve kimlerin bozduğunu ve düşmanlıkları kimin tetiklediğini ortaya koymalı veya ifşa etmeliyiz. Bu bağlamda TC zulmüne uğrayan muhalif Sünni Şeyh Said ile muhalif Alevi Seyyid Rıza arasındaki görüşmeler, Seyyid Rıza’nın Şeyh Said ve arkadaşlarına verilen cezaların affı ya da hafifletilmesi için Ankara’ya yaptığı müracaatlarla ilgili yazılı dokümanlar açığa çıkartılmalıdır.

Sünni-Alevi çatışmasını körükleyen arka planı aydınlatmadan yol alınıp asabiyelerin aşılması mümkün değildir. Fıtri olana yöneliş, hak ve adaletin arayışı; ancak her türlü zulmün bilinmesi ve zulme tavır alınması süreci içinde elde edilebilir. Eldeki imkânlarımızla cahilliklerden kaynaklanan çatışmanın değil, hakkın yoluna götürecek diyalog ve müzakere yolunu gözetmeli ve güçlendirmeliyiz. Hayırhah niyetlerimizi engelleyen ve Alevi kültürünü İslam’dan uzaklaştırıp Türkiye halkının bütünlüğüne yönelik ayrıştırıcı bir potansiyele dönüştürmek isteyen küresel emperyal güçleri, bu amaç doğrultusunda çalışan oryantalist çabaları ve onların içimizdeki devşirilmiş uzantılarını deşifre etmeliyiz.

 

Kaynakça

 

Abdülbaki Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslâm Mezhepleri ve Şiilik, Der Yay., İstanbul, 1979.

Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, TTK Yay., Ankara, 1972.

Ahmet Yaşar Ocak, Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkibeleri, Kültür Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1984.

Ahmet Yaşar Ocak, Babaîler İsyanı, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2000.

Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1998.

Alevilik Araştırmaları Dergisi, (6 aylık dergi), Ankara, 2011-2012.

Cafer Olgun, Alevilerin Kemalizm’le İmtihanı, HayyKitap, İstanbul, 2008.

Cemşid Bender, Kürt Uygarlığında Alevîlik, Kaynak Yay., İstanbul, 2001.

Dersim Raporu, (Orgeneral İzzettin Çalışlar kitaplığından -gizli-), İletişim Yayınları, 2011.

Erdoğan Çınar, Aleviliğin Kökleri Abdal Musa’nın Sırrı, Kalkedon Yay., İst, 2008

Fuat Bozkurt, Çağdaşlaşma Sürecinde Alevilik, Kapı Yay., İstanbul, 2006.

Hamza Türkmen, Türkiye’de İslamcılığın Kökleri, Ekin Yay., İstanbul, 2006.

İlyas Üzüm, Tarihsel ve Kültürel Boyutlarıyla Alevilik, İSAM Yayınları, İstanbul, 2007.

İlyas Üzüm, Günümüz Aleviliği, İSAM Yayınları, İstanbul, 1997.

Mahmut Bozçalı, Alevi Bektaşi Nefeslerinde Dini Muhteva, Horasan Yayınları, İstanbul, 2007.

Mustafa Siel, “Nereden Çıktı Bu Alevilik Meselesi” 13.12.201; “Camiden Cemevine” 19.12.2014, www.haksozhaber.net

Nail Yılmaz, Kentin Alevileri, Kitabevi, İstanbul, 2005.

Necdet Subaşı, Alevi Modernleşmesi, Kitâbiyât, Ankara, 2005.

Oral Çalışlar, Hz. Ali - Muaviye Çatışması, Pencere Yayınları, İstanbul, 1992.

Oral Çalışlar, Aleviler, Doğan Kitap, İstanbul, 2009.

Sadrettin Palaoğlu, Alevi Bektaşi ve Caferi İnancında Kur’an ve Ehl-i Beyt, İştirak Yay., İstanbul, 2012.

Süleyman Ateş, İşârî Tefsir Okulu, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, 1974.

T. Olsson - E. Özdalga - C. Raudvere, Alevi Kimliği, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul, 1999.